gece etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gece etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

semmy meselesi

20 Aralık 2009


uzun zamandır yokum… yaşamıyor olduğumdan dolayı da yazmıyorum… illaki bir şeylere başlıyorum ama hep yarım, hep gereksiz, hep kifayetsiz ve hep yersiz, yetersiz… tam da bu sırada uzaklarda çok uzaklarda çok sevdiğim bir dostuma kendime olan bu serzenişimden bahsediyorum… gerçekten iyi değilim diyorum… hiç değilim… sürekli birilerin canını yakıyorum ve aslında canı yanan ben oluyorum… bana Tahir ile Zühre meselesini anımsatıyor… alıyorum kağıdı kalemi elime ve yine yaşayarak yazıyorum...

"tahir olmak da ayıp değil zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş tahirle zühre olabilmekte
yani yürekte…"

ve ben yüreksizim… hem de öyle böyle değil… yanlış zamanda, yanlış toprağa ekilmiş bir tohum gibiyim… birileri ne zaman sulamaya kalksa, kendimi elime alıp, güneş gören, görmeyen, isteyen , istemeyen yerlerde gezdiriyorum ve sonra etrafımda zararlı (sandığım) otları yoluyorum teker teker… yetmiyor umutsuzca suluyorum bedenimi her gece gözyaşlarımla… çürüyor, çürütüyorum ; çiçek açmıyorum… açamıyorum… yüreksizim kabul…


"meselâ bir barikatta dövüşerek
meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken
meselâ denerken damarlarında bir serumu
ölmek ayıp olur mu?"

ölmek ayıp olmaz elbette de öldürmek ve bunu bile bile yapmak tepeden tırnağa günah… sayısız yolculuğum var oysa benim… ne zaman hayatımda bir boşluk bulsam terminallerde alıyorum soluğu… terminalin sidik kokan, is kokan, benzin kokan peronlarında… ve ne zaman bir bilet alsam mutlaka dönüşünü de alıyor buluyorum kendimi… yani hesapsızca çıkamıyorum yollara… mutlaka sağlam sebeplerim olmalı dönmek için öyle değil mi? değil işte… öyle hiç değil… geri dönüyorum çıktığım her yoldan çünkü yüreksizim ben ve damarlarımdaki serumu denemiyorum, ona muhtacım… kendi kendimi öldürüyorum… en sağlam sebebim bu ve en büyük günahım da…

"tahir olmak da ayıp değil zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil."
ölmek ayıp değil elbette de hiç uğruna yaşamak tepeden tırnağa günah…
"seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak"

mümkün mü? istemez miyim gerçekten?

"yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
yani tahir'i zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
tahir ne kaybederdi tahirliğinden?"

hani olmaz ya sırf belki beni merak ediyorsundur diye yazıyorum iyi değilim… hem
de hiç iyi değilim… her gece uyumadan önce sana iyi geceler öpücüğü vermekten de yoruldum, saçlarını okşamaktan da… sabahları bir hıçkırık gibi yanımda yatan cansız bedenine günaydın demekten de yoruldum… zavallı diyorlar artık bana sayende bunu bil… belki rahatlarsın artık… ne kaybettim kendimden ? çok şey… ne kazandım? bir hiç… çarpmada bir toplamada sıfırım… işte bu kadar da değersiz bir sayıyım… sabret seyret dünyası bu dünya… elimdeki elmaların hepsi herhangi bir masalın sonunda hiç tanımadığım insanların başına düşüyor artık… ortadan ikiye bölemeden, kesemeden, paylaşamadan...

tahir olmak da ayıp değil zühre olmak da ama kendini bir şey sanmak tepeden tırnağa günah… şimdi sen bir adamı onun ayakkabıları ile bir kilometre yürümeden yargılama ve cevap ver tahir ile zührenin aşkı gerçek miydi gerçekten?

sustaşı...

17 Aralık 2009




bir metreye bir metre yani bir metrekarelik çelik bir oda içindeyim… kapının kocaman çelik kolu haricinde hiçbir şey görmüyorum… her yanımdan sarkan kablolar ile elimdeki bir butona sürekli basmam istendi benden… ben de bunu yapıyorum… kulağımda kocaman bir kulaklık var… bu odanın sol kısmında bir de pencere var ve o pencere başka bir çelik odaya bakıyor… böyle böyle bir sürü oda olduğu kanısındayım… ama en merkezde ben varım… bir labirentin tam ortasına yerleştirilmiş peynir parçası gibi… birazdan kapılar açılacak ve bir sürü fare salıverilecek sanki labirente… pencerenin arkasında bir kadın var ve o kadının benden çok sıkıldığına eminim… verdiği hiçbir sese tam zamanında yanıt veremiyorum çünkü… tecrid edilmiş gibiyim… başımı sola çevirdiğimde pencereyi görebiliyorum… birkaç kez bakmayı denedim de sert tepkiler aldım; bakmamam için… sonra kadının çelik sesi doluyor çelik odaya(aslında her şey kendi içinde bir uyum içinde-uyumsuz olan benim- her zamanki gibi) “size bazı kelimeler söyleyeceğim , tekrar edin lütfen”… sadece başımı sallamakla yetiniyorum…
-DAL
-sal
-İP
-tip
-AÇ
-aç
-SER
-ter
-KOY
-toy
-İŞ
- iş

Ne bu bir oyun mu ? tüm bu saçma kelimelerden cümle mi yapacağım ? ne sanıyorsunuz siz beni? Sıkıldım çok sıkıldım diyorum… Kadın aynı aymazlıkla devam ediyor…


-KOŞ
-loş
-DUŞ
-kuş
-YAP
-yap
-GEL
-kel
-KET
-SIKILDIM diyorum.
yine… hızla kalkıyor yerinden odaya giriyo…kulaklarımdaki büyük kulaklığı çıkartıyor ve kafatasımı çatlatacağını düşündüğüm bir mengene takıyor bu sefer… “sıkılmanın sana faydası yok, tekrar dene” diyor… çıkıyor odadan… eski yerine oturuyor…. tükürür gibi adımı söylüyor… başlıyoruz diyor… tiz bir ses bölüyor beni ikiye susuyorum… başımı çelik duvarlara vuruyor susuyorum… oysa söylenecek ne çok şey var… ama ben susuyorum… şeytan sunar insanlar tercih edermiş… ben de bunu tercih ediyorum… bir sürü görevli geliyor sonra içeriye… ellerimi bağlıyorlar, aralık kapıdan annemle babamı görüyorum susuyorum… gözlerim yarı açık… kadın bu kez anlaşılmadık bir şeyler söylüyor onlara…oysa ben susuyorum… annemin başı babamın sağ göğsünün üstüne düşüyor… susuyorum… susuyor…susuyo… susu... sus…

öldün... duyuyor musun?

11 Ekim 2009






Hayat bazen çok kolay… bazı şeyleri düşündüğünde söylememek mesela… ya da sonradan aklına geldiği için sustuğunu düşündürtmek... duş perdesinin arkasındaki yoğun gölge kadar yakın ama bir o kadar uzak durabilmek… aradaki boşluklar dolar belki diye.. ama ne zaman ne yana baksam o boşlukların asla dolduramayacağı şeyler de var elbet, olacaktır olmalıdır da… ben beceriksizim kabul ama sen de bir o kadar korkaksın ….

Hayat bazen çok yalan… sana yalan söyledim ilkinde çok dokundu kalbime ama sonra sonra alıştım … ilki zor devamı kolaydır derlerdi de inanmazdım… inandıramazdım… bu hafta senin şehrindeydim ben… sahipsiz bir köpek gibi dolaştım yollarda... ezberini unutmuş bir talebeydim , talep ettim olmadı ben de eyleme geçtim… göz yaşartıcı bombalar vardı her yanda... biber gazın genzimi yakıyordu ama yutkundum ve yola devam ettim… ben kararsızdım kabul ama sen de kolayı seçtin…

Hayat bazen çok temkinli… bunca yıl öğrendiğim tek bir şey oldu… bir binayı sıfırdan asla yapmayacaksın… gidecek , yerinde görecek , içine sinmezse araştıracaksın… üç oda bir salon mu istiyorsun , bir oda bir mutfak mı karar verecek ve alacaksın... hiçbir zaman kendi yaptığın yerde sığınamazsın… mutlaka bir aksilik çıkar, yer olsa ustalar olmaz, banyo bulunsa , fayanslar oturmaz, musluk olsa , elektriği olmaz, maz da maz…çünkü geç kaldık doğru bir yerden arsa almaya… ben temelini kazdım kabul ama sen de bir enkazdın…

Hayat bazen çok iki yüzlü… yürek kal derken dil git diyor… dil kal derken yürek siliveriyor… istenmemek başka bişeymiş anladım... sevgiden öte özlemden acı… ne verdin ne aldın hesapları karıştırdım… önce telefonunu rehberimden kaldırdım, sonra adını sol göğsümün üzerindeki cevherden kazıdım… kendime biraz da zaman tanıdım, bir sigara yaktım ve dudağımdaki son dokunuşunu da dumanla birlikte evrene saldım… ben başarabildim kabul ama sen başaramayacaksın…

Hayat bazen çok tehlikeli… bol virajlı bir sürü yol çıkıyor önüne , hangisini seçeceğin belirsiz, sollama yapamıyor, sinyal veremiyor, tabelaları okuyamıyorsun… ben bir uçurumun kenarında buluyorum kendimi, ve iyice yaklaşıp dibine; düşersem nereye tutunurum diye bakıyorum, tutunacak şey çok görüyorum ama beni taşıyacak dal yok anlıyorum… sen ise uzaktan bana bakıyorsun … ben çok cesurum kabul ama sen de bir o kadar uzaksın…

Hayat bazen çok şekilci; yine de biliyorum ki benim sevme şeklimde bir bozukluk yok… kağıt kesiği gibi seviyorum ben … nasıl, ne zaman, ne olacağı bilinmeyen … her sevgimde kağıdı kendi yüreğime sürtüyorum , kanayan bir yüreğe sahibim bu yüzden … Şimdi yazarımın da dediği gibi senin sevme şeklinin bozuk olduğunu anladım… sevme ve isteme şeklindeki bozukluk yüzünden yüzüme bakamazdın ve bunun farkındaydın… benim ilişki anlayışım bu olmadığı için de ben artık pes ediyorum… her istediğini son kez yapıyorum ve hayatından çıkıp gidiyorum… çünkü ben birinin hayatına kıyısından köşesinden dahil olma çabası veremeyecek kadar kendini ve ne istediğini bilen bir kadınım… istediğin bu değilse de hayatının tam ortasında olmalıyım… bu kez kararlıyım… kendi kendine kazdığın mezarında sana mutluluklar dilerim… ben böyle ansızın gidenlerdenim kabul ama sen de kalmamı hak etmedin….

Şimdi tut bakalım tutabilirsen ellerimden…
*fotoğraflar : birbarfilozofu (by M.Güleray)

erdem...

29 Eylül 2009




Bak, birileri giderken yanında götürmüş güvenmeyi, gördün mü? hani sen daha küçükken, uçurtman vardı renkli renkli… ipini tutardın, göğe doğru sen istemezsen uçmayacağını bilmenin verdiği güvenle koşardın alabildiğine... hani sen daha özgürdün kelimelerinde… hatırladın mı? içinden geleni söylerdin, kim ne düşünür, inanır mı yoksa yalan mı der, hiç umursamazdın... bilmezdin ki yalanı o zamanlar... şimdi bu uzaklık ne? altı gün önceki yabancı, dünkü sevgilin, şimdi bu bulanık görüntü… yalan söylemeyi hala beceremeyen kocaman çocuk seni: bal gibi de aşıksın, sırılsıklamsın...


ama bir şeylerin hesapları verilmeli her zaman... geçmişin, geçmişin izlerinin, bugünün… peki, yarının hesabı verilir mi? gerçekleşmeyecek yarının hesabını kim, nasıl verecek şimdi? belki benim evde kedim ağlıyor, mavi gözleriyle... belki çiçeklerim kurumaya yüz tuttu... belki dostlarım kırıldı, nasıl, kim için, nereye diye gönül koydular... belki hayatımın arta kalanı eskittiğim sensiz kısmına hava atıyor… şimdi geçmişimizi hatırlamıyor gibi sevdiğimiz o saniyede, geçmişimizi unutamıyor gibi sevişemememizin hesabını kim verecek?


koltuğa özenlice bırakılmış bir battaniye... örtmeyi kimin daha çok hak ettiğini düşüne düşüne uyunacak lanet bir battaniye... oysa sen koalanın okaliptusa sarıldığı gibi bana sarılmadan, uyuyamamalıydın... madem hissettin şafak sökmeden sessizce gideceğimi, doğru kararı vermemi beklememeliydin... çünkü misafirler hep gider... ev sahipleriyse yatak odalarına dönerler... alışmayı reddediyorum inatla! yaşayarak öğrendim deyip uyum sağlamayacağım şeyler var benim... tekerleğinde dönen fare misali, olanlar olmamış gibi davranıyorum... battaniyeyi karşı koltuğa bırakarak değil, başka yerde yatmayayım diye saklayarak ait hissettirene kadar...


ısıtan, aydınlatan son mum yavaşça söndü... yatmak ve gitmek arasında bir karar vermem gereken zor andayım... aşk ve gurur arasındaki çizgiden biraz daha sol yandayım... seni seviyorum ben, kafam kızınca bavulumu toplamayı değil… ama “Kal de” desem, uykunun en güzel yerinde duyamayacaksın...


ısıtan, aydınlatan son mum yavaşça söndü... sabahı bekleyememiş, sabırsız bir "günaydın" fısıldayıp gidiyorum kulağına ...
m.erdem pürmüslü.
fotoğraf; mithat güleray by birbarfilozofu...



ayrı telden...

17 Eylül 2009


"buraya kadar gelebilmem bir mucize" dedi… hızlıca sığındığı koltuktan bana bakarken… "nasıl başardın peki" diye sordum… "zor oldu aslında bazıları için yerine kullanabileceğim bişeyler bulabildim" dedi… "biliyorsun uyumuyorum geceleri... evvela dişlerimi sıkıp bir bir çıkardım yüreğimdeki yara bantlarını... söz konusu bantlar çıkarken çok acı verdi ama dezenfektan yerine biraz gözyaşı işime geldi doğrusu... önce gözyaşıyla ıslatıyor sonra yavaş yavaş kaldırıyordum hepsini… bazıları kabuk tutmuş hatta onu da fark ettim ama yine de kolay kapanacak gibi görünmüyor ne yalan söyliyeyim… yara bantlarını çıkardıktan sonra yanlışlıkla üstlerini de kapattığım çekmecelere ilişti ellerim… meğer ne çok çekmece varmış içleri ıvır zıvırla dolu olan… sonra yavaş yavaş gözlerimdeki perdeleri de araladım… koyu lacivertten kadife perdelerdi bunlar… gün ışığı çok güçlü geldi ilk başta onlar da rahatsız oldu tabi… eee haliyle yıllardır içinde yaşadığı bir karanlık var… sonra aldım makası elime kestim tutam tutam düşüncelerimi… zaten uçları kırılmıştı, her bir düşünce yeni birine çıkıyordu sanki; çatal çatal oluyordu… bir süre sonra, ben bile içine girememiş olmuştum… yüzüm gözüm açıldı... sandığım şeyleri de atmışım vakti zamanında bir sandığa… sandığı bir açtım ki ne göreyim… hepsi kocaman bedenlere bürünmüşler sanki… yanakları, dudakları, gözleri, bakışları, içlikleri, hiçlikleri, omuzları, bedenleri, yürekleri hepsi, hepsi yangın yerine dönmüş… çok pişman oldum biliyor musun? sandığım şeyler yüzünden bu hale düştüğüme… kapatıverdim kapağını bir tek ona elim değmiyor… eee sen nasılsın" dedi bana… bir eliyle başını kaşırken diğer elinde aynı anda kahve ve sigarasını tutuyordu…hiç beklemediğim anda sormuştu bunu bana… hiç susmayacak sandığım bir anda… ne güzel dinliyordum onu… hani olur ya sınava çok çalışırsın ama soruları gördüğün anda hiçbir şey bilmiyorsun gibi gelir ve birden soğuk terler birikir ya şakaklarına… sen işaret parmaklarınla onları silmeye çalışırken karşındaki seni düşünüyor sanır ya… aynen öyleydi durumum… iki sahipsiz kanat yüreğimde çırpınmaya başladı... “ hala aynı…"(*) "ne şehir değişti ne de kanalizasyonlarından akan... sadece yolculuklar oldu başka şehirlere… turist gezilerinde rehbersiz, anlamsız, sahipsiz ve kimsesiz aslında… bir logar kapağının altından, bir fare gibi şehri keşfetmeye çalışarak… sayısız mekan biriktirdim senin için… belki gideriz umuduyla… sözde sevmediğin bu şehri sana sevdirmeyi başarabilirsem kendimi de sevdireceğimi düşünüyordum… buna neden ihtiyaç duyduğumu ise sorma bana… geçti vakit… küçük deliklerden şehre şöyle bir göz atarak ya da sadece bekleyerek… küçük adımlar içten gelen bir gıdıklanma hissi yaratıyor bu şehre... içinde olmam hoşuna gidiyor biliyorum… oradan çıkmama izin vermiyor sanki... belirsiz bir bekleyiş içinde ben… ve şehri başkaları geziyor yıllardır…” dedim


ve sustum… sustuk…



(*)paganini

döndüm...

10 Ağustos 2009


geceydi…
ıssızdı her yer…
sokaklar çiş kokuyordu; ben yürüyordum,
sokaklar kan kokuyordu; ben acıyordum,
sokaklar karanlıktı; korkmuyordum…
kültablasındaki izmaritten farkım yoktu;
keyifle yakıldım, lanet olsun diye söndürüldüm…
her yanım düğüm düğüm…
karanlıktı aradığım;
ışık sandım, ateşle yandım…
yıllarca sensiz olamam diyen adam bu gün evlenmişti...
umurumda bile değildi...
ve evet çok arabeskti farkındaydım…
aklıma başka sebep gelmiyordu kahırlanmak için…
olmadı… olamadı… ben yürüyordum…
tiz bir köpek uluması böldü sonra gecemi,
sonra beni,
sonra yolu,
sonra her şeyi…
denizin üzerindeki mehtaba bakıp yürüdüm…
bilmem kaç kez ölümden döndüm…
31.07.2009

3:48 tekrarı...

15 Mayıs 2009




3:48 # 1

gece…

… dudağımın kenarını ısırıyorum… bunu sonradan anlıyorum tabi… son zamanlarda kendi kendime gereksiz bir şekilde geliştirdiğim bir hareket bu… başucumdaki lambaya dokunuyor ve açıyorum… odamı benzi soluk bir ışık aydınlatmaya başlıyor… saate bakıyorum 3:48 günlerden bilmem ne… hissettiğim duygunun adını koymak için sanırım bu saatte yine kalktım… gerçi bunu karanlıkta da yapabilirdim ama olmadı… yeni şeyler denemem gerekiyordu şimdilik bunu deniyorum… bu kaçıncı gece saymak istemiyorum… kızgın mıyım? hayır… kırgın mıyım? hayır… çaresiz miyim? hayır… cevabı hayır olan bir sürü soru soruyorum kendime… sonra sıkılıyorum bu oyundan… bu gecenin sabahını da böyle bulacağım demek ki… bilinmezlik içerisinde… kendi kendime duyduğum inancın kırıntılarıyla son vermeye çalışıyorum kalbimin kazıntısına… açlıktan kazınıyor… ben de onu besleme çabası veriyorum… aralıksız dinlemek istediğim bir melodi gibi geliyor sesi her seferinde kulaklarıma… belki de delik deşik uykularımın sebebi o ses …


3:48 # 2

bir başka gece…

hep aynı saatte kalkıyorum… bak yine 3:48 neden acaba? bu kadar kırılmış olmam mümkün mü? gerçekten bu kadar acı çekmiş olmam mümkün mü? ne yana baksam gördüklerim, gördüklerim karşısında hissettiklerim, hissettiklerim karşısında yaşadıklarım, yaşadıklarım karşısında artık yaşamak istemiyor oluşum bir yanılgı olabilir mi? nasıl bir denklem bu beni bana düşüren… kendi kendimi; yine kendime karşı savunacak gücü bulamayışım… daha evvel kırgın olmadığını söyleyen ben değilsem kim? yazdığım her şey, yaptığım her şey, söylediğim her cümle yarım… nereden yapıştı bu yarım kalmışlık hissi üzerime? peki sana ne verirsem benden geri alırsın bu kandırılmışlık hissini? Bu mu acaba hissettiğim duygu “kandırılmışlık” ? olabilir mi?


3:48 # 3

saat şu anda sabaha karşı 3:48 ya da ona yakın bi saat ... yine bir gece…az evvel uyuyordum oysa şimdi ayaktayım... korktum biraz da ondan... uykumun en ağır yerinde ensemde nefesini hissettim... ciddi söylüyorum ürperdim... çok korktum... sonra sola döndüm ve sana sarıldım... inanılmaz sıcaktı bedenin... huzur yayıldı her yanıma... bunu da hissettim... bunun imkansız bişey olduğunu bilinç altım söylediği için anında açtım gözlerimi... sanki koşarak bir bayırı çıkmış gibiydi nefes alışverişlerim... kısmen beni anladığını düşünmek istiyorum… oysa ben hiç bir şeyi sana anlatmayı becerememişken… olur bana arada böyle... güzel giden her şey korkutur beni. neyin güzel gittiğini düşünürüm birden, ne güzel gidiyor ki zaten hayatımda bi de bu gitsin? diye sorarım… sonra hadi gitsin diye çabalarım... güzel giden bişey hayatımdan çekip gider böylece... asla doğru bişey değil... bu olmamalı... bunu belki de yazmalıyım….



3:48 # 4

saate bakmanın gereksizliği içerisindeyim… hangi günde olduğumuz kimin umurunda … bunları bilip bilmek istemediğimden bile emin değilim… yapamayacağımı düşündüğüm şeyler var... yine korkuyorum... bıktım bu korkularımdan...sana söyleyemediklerim var... istediklerim var… mesela bu gece seni güldürebilmek isterdim; seni düşündürmek değil... bu gece sana kendimi tam anlamıyla açmak isterdim; sormanı beklemek değil... bu gece gözlerimi, perdeleri, ışığı kapatmak yerine ne bileyim; birlikte izlediğimiz televizyonu kapatmak isterdim, çaydanlıktaki su daha fazla kaynamasın diye ocağı kapatmak isterdim, sonra elinden tutup seni başka bir odaya götürmek isterdim... ama sana hoşçakal demek istemezdim ben yine bu gece... yanımda olmanı isterdim belki de... bu çok mu zordu? sen bu duruma daha ne kadar tahammül edeceksin? keşke keşkelerden kurtulmuş olsaydık... bitti kelimesini duymak iyi bişey değildir. ama duymak da gereklidir çoğu zaman… bu mu acaba beni içinde bulunduğum cenderede daha da boğan? annem geliyor odama kiminle konuştuğumu soruyor… kendi kendimle konuşup konuşmadığım anlamak için ışığı açıyor…"açma!!!" diye bağırsam da geç çıkıyor yorgun, korkulu sesim… duvardaki saat yine 3:48…

3:48 # 5

"hadi bak ne göstereceğim sana" diye çekiştirdi beni elimden… hiçbir şey diyememiş, peşine takılmıştım…
oldukça sıcak bir havaydı ve gittikçe ağırlaşıyordu, muhtemelen birazdan da kararacaktı… yolun kenarında yükselen beyaz dağlar güneşin batışını görmemizi engelliyordu… yürüdükçe nemin arttığını hissediyodum… bir köprüden geçtik… nereye gideceğimi bilmiyor oluşum biraz kaygılandırsa da beni elinden tutabiliyor olmanın keyfi daha ağır basıyordu… yokuştan aşağıya indik… o kadar karanlıktı ki hiçbir yeri göremiyordum... “gel bak; senin için yaptım” diyordu sürekli... hava yağışlı değildi ama belirgin bir ıslaklık vardı yerlerde… karanlıktan artık yorulduğum sırada minik bir fener çıkarttı cebinden “işte bu bize yol gösterecek” dedi… sevinmiştim her şeyi düşünebiliyor oluşuna… sonra yol ikiye ayrıldı… biz sola dönmeyi tercih ettik … biz derken o… ben itaatkar bir biçimde peşinden sürükleniyordum sadece… hep istediğim olmuştu… biri beni çeksin sürüklesin… ben de o anın tadını çıkartayım…sıkıldığım tek bir şey vardı aynı cümleleri tekrar ediyor oluşu… “bak senin için..bizim için...yaptım… ben yaptım… …için… yaptım…yap…”
biz olalı uzun zaman önceydi gerçi haftalar sonra bırak onu görmeye tekrar biz olmaya cesaretim bile yokken o bizden bahsediyordu sürekli… dört kapı çıktı karşımıza “işte geldiiiik” dedi heyecanını bastırmaya çalışarak… ses tonundaki değişimi hissedebiliyordum “neresi burası?” dedim… ürperdiğim de yalan değildi… ilk kapıyı açarken esrik bir gülümseme eşliğinde “kalbim” dedi… “ne işimiz var ki burada?” diye sordum bu sefer... sağ eliyle yanağından akan gözyaşını saklamaya çalışarak “bak yaptım işte en sonunda” dedi dudakları titrerken “öldürdüm içimdeki pollyannayı”… kanter içinde uyandım… gördüğüm bir düşten çok öteydi... onu çok özlemiştim ve korkularım rüyalarıma böyle etki ediyordu işte... doğruldum dilim damağım kurumuş, afallamıştım...su içmeliyim dedim kendi kendime ; tam şişeyi alacaktım ki karanlıkta elim bir yere çarptı ve şişe yere düştü... ışığı açmak zorunda kaldım... niyetim şişeyi yerden almaktı oysa saate ilişti yine gözüm 3:48

Kahretsin…

acımadı ki...

27 Nisan 2009




ve yine gece... içimde kocaman kocaman soru işaretleri...


cevaplarını bildiğim ama asla duymak istemediğim sorular soruyorlar bana iri cüsseleriyle... çengel şeklindeki vücutlarıyla noktaları arasına sıkıştırıyorlar beni bir mengene gibi ve ben her seferinde çığlıklar atarak kaçıp kurtuluyorum (kurtulduğumu sanıyorum onlardan) ama sorular peşimi bırakmıyor, imkansızlıklar dahilinde bir sürü cevap istiyorlar benden... çıldıracak gibi oluyorum çoklukla... her soru işareti yeni bir soru işaretini doğuruyor; cevabı ise geçmiş zaman kipine takılı kalıyor... öyle yorgunum ki takatim kalmıyor cevaplamaya hiç birini...

ve yine gece... içimde kocaman ünlemler...
her biri dokunuyor bedenime... kah vuruyor, kah itiyor, kah batıyorlar... korkuyorum onlardan... öyle büyükler ki nasıl oluyor da farkına varmıyorum daha önceleri diye hayıflanıyorum kendimce... ikisi ayrı kutuplardan çekiştirirken yüreğimi bir diğeri sürekli saplanıyor... "ah!"lar, "vah!"lar, "eyvah!"lar, "imdat!"lar kifayetsiz kalıyor yüreğimin çektikleri yanında... vaktiyle seni uyarmadık mı?, formüller yazmadık mı sana?, sakın takılma o hoyrat yüreğin peşine diye ikaz etmedik mi seni? diye bağırıyorlar hep bir ağızdan... öyle karanlığım ki takatim kalmıyor gerçekten korkmak için hiçbirinden...

ve yine gece... içimde noktalar...
benek benek kalbim... her nokta sonunda duracak sandığım örselenmiş kalbim... bitişlerin yeni başlangıç olduğuna inandırılan aciz kalbim... bir daha asla diye noktalayıp yeniden uçmaya hazırlanan kırık kanatlar... bir cümle daha bitse , bir tek cümle ile bitse de kurtulsam dediğim işkence dolu geceler... hepsi nokta nokta, nakış nakış işlenmekte... öyle umutsuzum ki takatim kalmıyor geceyi noktalamaya...

ve yine gece... içimde iki nokta üstüste...
devamını bekler gibi... açıklar gibi ne olduğunu, neden olduğunu ve ne olacağını... bir süre sessizce bekleyip öyle olacağını umuyorum en azından... diğer işaretler gelmesin diye bekliyorum hiç olarak... şairin dediği gibi belki de hiç bir şey diye bir cümlenin ortasına terkedilmiş bir kelime gibi...

böyle böyle yitip gidiyor günler... sorular, korkular, bitişler, beklenen açıklamalar... masallardaki şehrazat gibiyim artık... her gece yeni bahaneler uyduruyorum; içinden çıkılamaz , dermansız derdime… binbir geceyi bekliyorum... iki ayrı şehrin nasıl olup da bu kadar buluşma çabası vererek birbirini kandırdığına şaşırıyorum... tereyağından kıl çeker gibi çekiyorum kendimi öyle ki hissetmiyor bile yokluğumu… hala gözyaşı dökebiliyorsam bildiğimden aslında varlığım ile yokluğum arasında onun hayatında hiç bir farkın olmadığını...

sonra gün doğuyor; hiç bilmeden üç kişilik bir dünyada tek başıma varolma savaşı veriyormuşum meğerse anlıyorum... ellerimin bomboş, mosmor ve kötürüm kalması bundandır diyorum sonra... şimdilerde daha iyi tanıyorum kendimi :


ben semmy aşka her zaman kağıt üzerinde "merhaba" diyen cesur kadın... ben semmy aşktan her zaman kağıt üzerinde vazgeçen "elveda" diyebilen yanlız kadın... şimdi sana da veda ediyorum tam da burada bu sayfada... ve eğilip fısıltıyla biraz da korkarak kalbime soruyorum "acıdı mı?" cevap gecikmiyor "ne zaman acımadı ki..."

hisdüşüm...

27 Şubat 2009



“merak etme korkulacak bişey yok” dedi… “bu gece evinize çıkartalım sizi, gidin, düşünün ve karar verin… yarın gerekli işlemleri başlatırız” diye ekledi yumuşak, sakin ses tonuyla…

odasından çıktığım anda nereye, nasıl, ne amaçla gidebileceğimi bulmam uzun süremi aldı… arabamın başına geldiğimde de aynı kadını görüyordu, zihnimdeki artık bir yabancıya ait olduğunu düşündüğüm gözler… güç bela eve geldim… yarınımın olmaması için dua etmek boşunaydı, bunu saatler geçtikçe daha iyi anlıyordum… bir süre bir şeyler yazabilirdim belki… kalemin kağıtla seviştiği dağınık masada şunlar yazılıydı : “Sürekli kendimle konuşmaktan çok yoruldum. Her gece minik mumlar yakıp bakalım kaç dakikada bu dört duvar alev alır diye düşünmekten de çok yoruldum. Yarını düşünerek yaşamaktan daha çok yoruldum. Aslında hep yorgundum… boşluktan olsa gerek sürekli aynı kadını görüyorum... Duvarın dibine sığınmış ellerini ovuşturuyor... ileri geri sallanıyor saçlarını çekiştiriyor ve hep aynı şeyi tekrarlıyor “geçecek biliyorum, geçecek biliyorum” … "tekrar başa dönemem” diyor... “en başa dönemem…” kliniğe yattığında da aynı şeyi tekrarlıyor… “ ……………..” doktorlar yaptıkları tüm tetkiklerde elle tutulur gözle görülür tek bir sonuca ulaşamıyorlar… kolları yediği sözde kas gevşeticiler, morfinler yüzünden artık delik deşik , mosmor… işte sürekli aynı kadını görüyorum…” işe yaramıyordu…

bu gün yaptığım görüşmede eğer doğru kararı verebilirsem bundan sonra bu tip şeyler yazamayacağıma kanaat getirdim. neden böyle şeyler yazıyordum ki ? beni görenler ile beni okuyanlar ve beni anlayabilenler diye bir gruplama yaptım aklımdan… beni anlayabilenler kısmında bir tek kişinin adı olması biraz rahatsız etse de gruplamayı tekrar yapamayacak kadar yorgun hissediyordum kendimi… vaktiyle lambadan çıkan cine isteklerimi sunmuştum o ise “bir saniye hemen döneceğim” diyerek tekrar lambaya dönmüştü... yıllar oldu ne dönen var ne de olup biten… bacaklarımı koltuğun kenarından sarkıtarak kaloriferin üzerine ayaklarımı dayadım… yanan mumun tavandaki aksini izleyerek bir süre durdum öylece… fonda leonard cohen vardı… bana benzeyen bir sürü kişi içimde kırmızı şemsiyeleriyle müziğe uygun ritmik hareketlerle dolaşıyordu… ben ise kazağımın kollarından ellerime eldiven yapmış ceplerime koymuş bakıyordum bir köşeden onlara kayıtsızca… sabah oldu…

parmaklarımı koltuğun kenarında hareket ettirdiğim sırada kendime bir piyano virtüözü süsü vererek içimdeki şarkıyı çalıyordum… telaşla aynı odaya girdi… “özür dilerim beklettim” dedi… bu odanın dünden tek farkı bendim… masasına oturdu ve gözlerini gözlerime dikerek “evet… hazır mıyız?” dedi… ben hazır mıyım? asıl doğru olan soru... yani kendime sormam gereken soru… konuyu “biz” yapmaya hiç gerek yok… “birinci tekil şahıs üzerinden devam edelim” dedim içimden… bunları anlamasını bekler gibi yüzüne dikkatle baktım… tam arkasında duran tabloya ilişti sonra gözlerim… bir kadın vardı tabloda saçlarının başladığı yerde sarı yapraklar, sarı yaprakların başladığı yerde masmavi gökyüzü, gökyüzünün başladığı yerde fırtınalı bir okyanus, okyanusun başladığı yerde hareket halindeki yunuslar vardı… ellerinde yarım açılmış bir inci istiridyesi tutan bu kadına baktım… bu kadına ve kendi çaresizliğime baktım… bu kadında dünden bir iz aradım ; sürekli aklıma gelen diğer kadını aradım… yoktu… “hazırız” dedim kendimden korkarak… kimle hazırım? Biz diye bahsettiğim şahıs kim? Ben, içimdeki ben, onun içindeki ben, daha içindeki ben… her yol bana çıkıyor galiba da ben bir yere çıkamıyorum… oysa methetmek gibi olmasın ama ömrümde çok da fazla keşke yok, telaşe yok, kararsızlık yok… tamam yalan söyledim. içimde aslında yok yok… çingenin koca boşadığı gün gibi her yerim… yüzümde geç kalmışlığın izleri bu kadar derin olmasa bu odada ne işim var değil mi? aklıma sıcak taşların üzerinde yattığım o büyülü olimpos gecesi geldi, yıldızlara dokunduğumu sandığım gece… bir yıldız kaydı o gece, yalnız benim gördüğümü, yalnız benim fark ettiğimi, bir tek bana, benim için kaydığını düşündüğüm yıldız! ve ben o gece o yerde bir kez daha fark ettim ki; benim yaşamım telaşeler üzerine, benim yaşamım ikircikler üzerine, benim yaşamım kararsızlıklar üzerine ve benim yaşamım isyanlar üzerine! çünkü yıldız kaydığında telaşeye düşen bendim, ne dileyeceğini bilemeyen ben, ne istediğini bilmeyen yine ben ve yıldızın kayışına istinaden bu halime isyan eden bendim… bu odadan çıktığımda her şey çok farklı olacak…

“şurayı imzalayın, bir de şurayı, bu kısma da adınızı soyadınızı ve adresinizi yazarak imzanızı atın lütfen” dedi… gülümsediğini zanneden ama ağzını açtığında beni içine alacağını düşündüğüm samimiyetsiz kız… denileni yaptım… bir başka odaya girdim… isteksiz bir fahişe gibi sessizce üzerimdekileri çıkarttım, bana verilen yeni kıyafetlerimi giydim ve bir süre daha bekledim… aynı telaşla yine odaya girdi “güzel hazırız …” dedi… yine yanlış … ben hazırım ben… “uyanık mı olacağım?” diye sordum… “senin kararın , çok acımayacak , olay bittiğinde daha iyi anlayacaksın zaten” dedi.. "iki yerden gireceğiz, bir beynin hizasından diğeri de kalp hizasından”

Uyanıktım… gerçekten söylediği kadar basit oldu… iki “çıt…” sesi duydum…

Böyle anlatıyordum işte arkadaşlarıma hislerimi aldırdığım o günü… herkes merakla beni izliyordu o saatler… bir ara telefonum çaldı açtım, dinledim, cevapladım, kapattım sonra… filanca ölmüştü… gelen telefon bunu söylüyordu… sanki filanca hep ölüyormuş da o gün bir daha ölmüş gibiydi benim için durum…


devam edemedim....

darağacı...

"Çözemedik gitti" yazın dedim mezar taşıma...
"neden ki ? " dediler...
ben de çözemedim o yüzden dolandım ya kendi darağacıma...

patchwork (kırkyama)

1 Şubat 2009

Değişik bir şey olsun istiyorum. Bugüne kadar yazılmamış, okunmamış bir şey olmalı.
İçini ısıtmalı mesela okurken, heyecandan ellerin titremeli, belki de korkmalısın okuduklarından( hiç korkmadığın kadar) , için ürpermeli, sonra üzülmelisin, istemesem de kırmalıyım seni.Kah o küçük kız çocuğu olmalısın her kelimemde ellerine hayatı verdiğim, kah kadınım olmalısın ömrüne ömür biçtiğim, kah dostum olmalısın içimi dökebildiğim…Ve bu hikayeyi bitirdiğinde yüzünde en ufak bir detay kalmamalı, terin kurumalı üzerinde, göz yaşların kurumalı yanaklarında, kalbinin sesini artık duymamalısın. Hikayeyi okumadan önceki sen ile bitirdikten sonraki sen aynı ama farklı olmalısın. Dört mevsimi bu süre zarfında yaşamalısın mesela üşümelisin sözlerimin soğukluğunda, için kıpır kıpır olmalı ilk baharda açan çiçekler gibi, bir gülüşümle yeniden ısınmalı kalbin ve gittiğimde tüm yapraklarını dökmelisin…

Başlamadan önce sadece şunu bil şu anda ikimizin de ruh hali aynı…Yani ben de en az senin kadar heyecanlı , çocuk, adam, üzgün, kırgın, mutluyum…Belki de budur bizi birbirimize çeken…


Birisi başıma vuruyor taze sıcacık bir şey akıyor boynumdan aşağıya, oradan omuzlarıma sonra yol ikiye ayrılıyor ve bir kısmı sırtımın oyuğundan kalçalarıma, bir kısmı ise göğüslerimin arasından göbeğime doğru süzülüyor…süzüldükçe donuyor besbelli ama kaynağı her ne ise devam ediyor taze, sıcak ve dikkatli bakıldığında çürümüş vişne rengini anımsatan kanın akması….O görüntüyü gördüğümde irkiliyorum ve ürküyorum…


Ellerim merkeze; acının ve kanın merkezine doğru yola çıkıyor…Tüm bu olanlar milimetrik saniyelerle ve hatta saliselerle oluyor…Artık tahammülüm kalmadığında bu acıya; birden avazım çıktığı kadar bağırıyorum,bağırıyor ve hıçkırıklarla ağlıyorum…öyle çok ağlıyorum ki nefessiz kalıyorum…ve o boşlukkkk…

Açıyorum gözlerimi terden sırılsıklam olmuşum ve fark ediyorum ki aslında ağlama sesi benim sesim değil elimdeki çalar saatin o deli edici sesi... yatağımın başına yine gözü kapalı saati almaya çalıştığım için başımı vurmuşum…Eskiden böyle değildim ben rüyalarımı bıçak gibi tek seferde kesebilirdim ve sevinçle açardım gözlerimi yeni sabahlara…heyhaaat demek ki ruhumda bişeyler değişiyor…

Saat 6:45 Sıcak yatakta yalnızlığımı gidersin diye bulduğum formüle yani rulo şekline getirdiğim küçük bir bebek battaniyesine sarılmış öyle bakıyorum etrafa..Aklımdan geçen düşünceler hiç de yabancı olmadığım şeyler…yapılacak işler , edilecek telefonlar, yeni fikirler….ve bir de kahredici özlemin... Birazdan yapacaklarımı ezbere biliyorum…


Saat 7.20 Kendi hazırladığım mini kahvaltımı (kendime göre yine) yapıyorum... Günün ilk sigarası elimde…İlk yakışımı ertelesem bile sonuç değişmiyor "hayır kullanmıyorum" cevabını veremiyor dilim… iradem yine yeniliyor buna ve sabah sabah ilk yenilgimi de alıyorum böylece…

Saat 7.25 giyiniyorum ve bazen giyinmeyi dünyanın en büyük problemi zanneden kadınları anlamıyorum..Ne fark edecek ki?! Örtünmeyi amaç zanneden ve üstündekilerle itibar veya saygınlık kazandıklarını düşünen zihniyetleri de anlamıyorum... Belki "ilk intiba önemlidir" deyimi de doğru...ama yine de gereksiz…Sabah sabah ilk çelişkimi de yaşıyorum böylece...


Saat 7.45 Servis gecikiyor her zamanki gibi... Muhabbete önsevişme "günaydın" "hava serin değil mi?" "servis ne zaman gelecek acaba?" "çalışmasak ne iyi değil mi?" soruları havada asılı kalıyor tarafımdan...



Saat ikibindörtyüzon…eve geleli çok oldu... uykularım delik deşik...

Eeee yazıma neden böyle bir giriş yaptığımı biliyor olmana rağmen yine de yazmak istiyorum; gördüğün gibi senin hayatından hiç farkı yok benim yaşadıklarımın… Yukarıda okudukların benim dünümdü, geçen hafta da aynı şeyler olmuştu, muhtemelen yarında aynı şeyler olacak… yani demem o ki sen de benzer şeyler yapıyorsun ve ortada var koskocaman bir hiç… ortamlar farklı sadece.


Mesela ben İstanbul'un içinde SEN olan herhangi bir semtinde kahvaltı yapmak isterim, belki iyi bir film izlemeyi, keyifle ve sesini özgürce açarak müzik dinlemeyi, sevdiğim dostlarımla sohbet etmeyi ya da çocuklarla uğraşmayı isterim… Sen de benzer şeyler istiyor olabilirsin… ancak ikimizin de istediği fakat olanaklarımız olsa da yapamadığımız şeyler bizi buluşturan ortak payda… işte bu azınlıkta bizleri anlayan (gerçekten) insanlar bulmayı istiyoruz fakat bu çok zor… elimizde bir ayna olduğunu varsayıyorum sen bana karşı tutuyorsun o aynayı ben de sana karşı böylece birbirimize baktığımızda yine kendimizi görüyoruz sana karşı duyduğum acizane böyle bir his bu…

hep aynı eziyet değil mi? hep suçlayan biziz suçlanan hayat... aslında öyle değil işin özü ben biliyorum ne yapmam gerektiğini ama yap(a)mıyorum... bu satırdan sonra yazdıklarımı anlayacağına eminim eğer alt yazı geçmem gerekirse yada anlayamadığın noktalar olursa paylaşman yeterli olacak benim için hemen detayları yazacağım sana; galiba kaybetmek korkusu ağır geliyor bana…geçmişimi kaybetmek, geleceğimi kaybetmek, şimdiyi kaybetmek…ya da ya da belki de SENİ KAYBETMEK… işte bu ağır geliyor olabilir bana…. Biliyorum diyeceksin ki kaybetme korkusu olan bi insan hayatta ne yapabilir ki?nasıl yaşar bu korkuyla? "Bilemem" diyeceğim ben sana arada bir uçurumun kenarından aşağıya bakar belki, belki herşeyi göze alır sıfırdan başlar, belki kendisine ayna tutan insanın yanında olmasını ister, belki yazdıkları ve yaşadıkları hep aptalca olur belki de........




Peki bu durumda elimden ne gelir ki?bir filmde izlemiştim..kapalı bir yerde kalıyorlar,her taraf cehennem , malum amerikalılar (lanet olası) her zaman kahramandır ve ülkelerini kurtarmak zorunda olan insanlardır,birileri geliyor,telsiz bağlantıları kopuyor , ağlayanlar,bağıranlar istavroz çıkararak yüce isaya dua edenler bir hengamedir gidiyor anlayacağın...., bombalar var etrafta ve patlamaması için acele etmeliler zaman çok kısa ve diyor ki birine "hadi acele et" öteki cevap veriyor "elimden geleni yapıyorum" diğeri tekrar diyor ki "hayır dostum elinden geleni yaparsan ikimizde ölürüz""elinden gelenin en iyisini yapmalısın!!!" keske sana diyebilsem doğru tel kırmızı olan onu kesersen yaşarız diye... ama o kadar arapsaçı ki her tarafım hangi telin nereye bağlı olduğunu bile bilmiyorum unuttum gitti… Sana her şeyi anlatıyorum aslında ama öyle bişey ki bu bazen aptalca bulabilirsin diye susuyorum… Sen de bir konuşsan çözüleceğim…


Semmy notu: Devam edeceğimi biliyorum…Bu yazıyı sen yazmışsın gibi her şeyi her detayı yazabilirim… ama ben bunları tahmin etmek değil senden duymak istiyorum. O yüzden de geri kalan kısmı sana bırakıyorum…ister devam et ister okumamış say. Senin tasarrufunda… ne yaparsan yap sorgulatma ama bana… bekletme de…

tut ki....

29 Ocak 2009



soru sormak bir tarafa; cevapsız sorular sormak daha çok acıtıyor sanırım... inanmak insanın hayatını kolaylaştırıyordu hani? varsayımlardan çok yoruldum... dingin, sessiz, nefessiz bir dönem bu... nefessiz çünkü tuttum nefesimi; şimdi sadece kalp atışlarımı dinleme vakti... cevapsız sorular "ne oldu?", "ne hissettin?" , "konuşmak ister misin?" .... istemem konuşmak istemem... olan bişey yok... hislerim var sadece... acıtma işte beni... içinde bulunduğum durum bir bilinmezlik, bir çok gördüm ben bunları hadisesi, ucu bucağı olmayan... sen sadece ellerimden tut... tut ki geçmiş hiç yaşanmamış... tut ki beraber doğmuşuz aslında sen küçük prensmişsin mesela çölü çok güzel bulan, içinde çiçeklerin olduğunu hayal eden... tut ki ben clementine olmuşum birden geçmiş tüm kayıtları kollarında silmek isteyen... ne çıkar? bişey çıkarmayalım gel... tut ellerimi... bak geldin gidiyorsun işte... hafızamı yine zorlayacak dakikalar silsilesi ile bırakacaksın beni az sonra... minik bir kedi penceremin dışında umutsuzca bana bakıyor... kedi umutlu aslında ( bu soğuktan kurtarır mı acaba beni? belki içeri alır ha ne dersin?)... tuhaf umutsuz olan benim... üstü açık bir arabada başıma bağladığım fuların hızla uçması gibi geçiyor yanında zaman... zaman zaman da aklımdan geçiyorsun öyle işte... tek katlı bir evin penceresinin önünden geçer gibi belli belirsiz görüyorum seni... umutsuzca geçiyor zaman... alt yazılı bir film yaşamlarımız... birbirimizin her hareketini görüyor ama senkronizasyonu tutturamıyoruz bir türlü... aslında ikinci kez izlediğimizde daha çok zevk alacağız inan buna... yönetenin olmadığı , yönetmenin bulunmadığı iki kişilik bir senaryo bizimkisi; her karesinden ayrı ayrı zevk aldığımız, alacağımız... o yüzden sorma... acıtma...tut ellerimi... tut ki en önden ayırtmışız yerlerimizi ikinci bir şans vermişiz yaşamlarımıza yanımızda patlamış mısır ve bolca tuz ; gözyaşlarımızdan birbirimize sunduğumuz... hadi sorma... acıma, acıtma... tut ellerimi...

yaş 15 ime mektup...

8 Aralık 2008





Merhaba dost,

Sana dost diyorum çünkü ben geleceğinden sesleniyorum sana... tam 15 yıl sonrandan geliyorum... yavaş yavaş sonbaharıma girmek üzere olduğun yıllardan... sen ise hala ilk baharını yaşıyorsun ve bir süre sonra biliyorum ki yaza gireceksin ben ise soğuk karanlık bir kışa...

Nereden başlayacağımı bilemiyorum... Garip bir dönemden geçiyorsun sebebini henüz sen de bilmiyorsun ama beni sevmiyorsun , benimle anlaşamıyorsun... sana dost diye hitap etmemi nasıl karşıladığının farkındayım... ama inan bana ileride sen de bana dost diyeceksin ve hatta tek dostun olacağım senin... kimsenin seni anlamadığı bir döneme girdin... en yakınındaki ikizinle bile aranızda derin uçurumlar var... böyle hissediyor , böyle düşünüyorsun...vakti gelince anlayacaksın oysa.........işe bak sana ahkam kesiyorum gibi görünüyorum değil mi? Neyse... karar verdim önce kötü haberleri vererek başlıyorum mektubuma; şu an hayallerini kurduğun genetik mühendisliğine ulaşamayacaksın buna emin ol... Öyle bir şekilde dizmişsin ki domino taşlarını , birisi bir dokunacak ve hepsi birbirini devirdiğinde gördüğün tablo hiç hoşuna gitmeyecek... çünkü kendi ellerinle kocaman harflerle “mutsuzluk” yazmışsın o taşlarla...hani hep merak ettiğin o aşk var ya işte o aşkın kapını çalmasına daha çok yıllar var buna emin ol...her sabah ekmek almaya giden karşı apartmandaki sarı pijamalı sarışın çocuğu görmek için hiç gereği yokken sabahın 7 sinde kalkıyorsun biliyorum ama inan bana hissettiğin aşk değil... Hatta pazartesi sabahı kalktın ve ona geç kaldığını fark ettin ya işte o an hissettiğin acı da aşk acısı değil...Aşkın da acının da en kralını yaşayacaksın ama biraz sabırlı olmanda fayda var...şu an okulundaki teneffüs saatlerinde aynanın karşısında en yakın arkadaşınla yanaklarını sıkıp kızartıyor ve suyla kirpiklerini kıvırıyorsun hani sözüm ona makyaj yapıp güzelleşiyorsun biliyorum...işte bu tatlı telaşı sonuna kadar yaşama lüksünü elinde tutuyorsun yine ileride göreceksin bunlara hiç gerek olmadığını...Bazen içten bir gülüşün yanaklarını ne kadar güzelleştirdiğini ve sen ne yaparsan yap kirpiklerini olduğundan farklı gösteremeyeceğini.........

Üniversiteye girmek senin için hiç zor olmayacak ama ne yalan söyliyeyim bitirmek için sarfettiğin çaba çok gereksiz...inan bana fark edeceksin ki en güzel ve en rahat meslek öğrencilik... maaşı az patronu çok bir yaşama adım attığında bunu fark etmek seni hayli yoracak... yorgunlukların bununla da kalmayacak bunu da peşinen söyliyeyim; bazen yaşam adı verilen bu yükü omuzlarında bir iki adım daha taşıyamayacak kadar yorgun hissedeceksin kendini... neyse ki bu yükü taşımana yardımcı olacak annen ve baban hep yanında yani diyeceğim o ki sakın merak etme evinde yemek masasının üzerindeki tabağın hep duracak...sen o tabağı alıp başka bir eve götürene kadar yerin hep hazır... hayallerini uçsuz bucaksız sonu olmayan yerlere dayandırıyorsun ya bunu yapmaktan vazgeç demeyeceğim çünkü vazgeçmeyeceğini biliyorum serde kocaman bir inat var... ama şimdiden öğrenmen gereken bişey var ise o da ne kadar büyük hayal kurarsan o kadar çok hayal kırıklığı biriktireceğin... hoş ben ne desem boş sen bunları yaşacak ve anlayacaksın... kötü bir dönemden geçeceksin hem de bir çok insanın aklını ve mantığını zorlayacak kadar kötü, yılmayacak savaşacaksın buna emin ol... İçindeki çocuğun ölmeyeceğine dair sana garanti verebilirim...içindeki çocuk her defasında tekrar ayağa kalkacak ve minik kır çiçekleri toplayacak; sana ve herkese yetecek kadar...aaa aklımdayken şunu da söyliyeyim sadece sana ait olduğunu sandığın dünyada senden başka insanlar da acı çekmekte...bu günlerde bir çok insan kanser adı verilen bir hastalıkla mücadele ediyor... uzmanlar bu hastalığı çernobilin meyvesi olarak tanımlıyorlar...bir de artık sadece birbirlerini öldüren insanlar yok çevremizde; insanlar artık yaşayan ne varsa öldürme, tüketme çabası içerisine girdiler...sen iran – ırak savaşını düşünüyorsundur muhtemelen ama inan bana dünya adını verdiğin küçük yuvarlağın her yanı şarapnel parçaları, mutsuz ve savaşan insanlarla dolu artık... Anlayacağın insanlar küçük şeyler için büyük hesaplar yapar oldular... Oysa senin şu anda uğraştığın tek hesap analitik geometri, logaritma ve türevler...artık postacılar da kalmadı sen sararmış sayfalara yazdığın mektubu özenle katlıyor zarfa koyuyor, zarfı yalayarak kapatıyor ve o zarflara has garip tadı duyumsuyorsun...sonra büyük umut ve heyecanlarla yazdığın mektuba cevabı bekliyor postacının yolunu gözlüyorsun...ben elektronik posta kullanıyorum senin ki kadar heyecan verici olmasa da...şimdi postacılar sadece ödenmesi gereken faturaları getiriyorlar kapımıza üstelik biz onların yolunu gözlemiyoruz bile...



eveeet......... işte olacak ve bitmeyecek, yaşadıklarını ve yaşayacaklarını kısaca özetledim sana...biraz da kendimden bahsedeyim...ben bu sonbahar günlerinde minik narçiçekleri ekiyorum penceremin önündeki saksılara...kışa hazırlık yapıyorum dersem yalan olur...artık ağır ağır çıkıyorum merdivenlerden, henüz eteklerimde bir yığın yaprak yoksa bu yolun yarısına gelmediğimdendir...daha bir dingin ruhum, daha kontrol altında düşüncelerim, daha çok huzur arıyorum çevremde...artık gürültülü kavşaklar yerine , taşlı topraklı köy patikalarını tercih ediyorum...ha bu arada hep hayalini kurardık ya seninle artık annem ve babama yalan söylemiyorum rahatlıkla dışarı çıkabiliyor, dilediğimce para harcayabiliyor, istediğim kitabı okuyabiliyorum sabahlara kadar artık elektrikli battaniyenin minik lambasında , yorganın altında kitap okuduğum günlerim gerilerde kaldı (sen hala öylesin tabi)... bir de kötü bir huy edindim en nefret ettiğin şeyi yapıyorum sigara kullanıyorum sana verdiğim zarardan dolayı da özür dilerim affet beni...bu arada ben hala aşka aşığım....senin şu anda hayallerini kurduğun aşkın gerçek olmadığını söylersem bana kızmazsın umarım... yüreklerimiz keşke bu kadar kırılgan olmasaydı...bir git , bir gellere karşı daha dirençli olabilseydi keşke...havada asılı kalan mutluluklara ulaşma çabam neden diye sorguluyor buluyorum kendimi çoğu kez...mutlu olup olmayacağımı bilmeden belki de...her seferinde hayal kırıklığı yada hayat kırıklığı bilemiyorum... sol mememin altındaki cevher artık hissiyatını kaybetsin istiyorum derken tekrar başlıyor atışları...kabul etmeliyim ki uzun sürdü...her neyse sen daha baharındasın... benim fırtınam çok bu sıralar...boşu boşuna pembe düşlerine karalar sürmeyeyim...

yavaş yavaş sonuna geliyorum mektubumun ne kadar şanslı olduğunu söylemeyi unuttum...gördüğün gibi sen en azından neler yaşayacağını artık biliyorsun...ben ise henüz bilmiyorum...birkaç tahminde bulunabilirim ikimiz adına belki ama başaramayacağım...sadece bir istekle tamamlayabilirim : LÜTFEN SEV BENİ...ÇÜNKÜ BUNA ÇOK İHTİYACIM VAR...

Hamiş: cevabını bekliyorum...

değiş-tokuş ( bölüm I )

5 Kasım 2008





Düşünme dedim sana o kadar… çünkü sen istesen de istemesen de hayat bir yerlerde devam ediyor…

Örneğin son gecende sen birileriyle bir yerlerde içerken veya sohbet ederken veya odanda yalnız kalmışken veya kitap okuyorken veya daha bilemediğim bir şey yapıyorken ben sefil sefil sokaklarda dolaşıyordum… dolaşıyordum çünkü anlaşılmamıştım… çünkü yanlış anlaşılmıştım… oturduğum masayı yumruklayarak , kendime hakim olamayarak bir haftanın birikmişliğiyle "bi git yaaa" diyerek terk etmiş daha aşağılık cümleler savurmuştum içimden… bir haftamı ziyan etmiştim… enerjimi bir kişi için harcamak yerine kendime harcama kararı almış ama sonrasında ekipteki diğer sevdiğim insanlara haksızlık etmek istememiş ve devam etmiştim içinden çıkılamaz labirentimde tek başıma yol almaya… gitar çalarken senin yanına sinsice sokulmuş sana şarkılar çaldırmış ama sonrasında sorduğun tüm soruları havada bırakmıştık…hiç adil bir anlaşma değildi elbette… oysa en güzel iletişimle sesleniyorduk birbirimize…şarkı söyleyerek…çığlık atmak istiyordum hayat hala güzel gerçekten boşver bak benim halim daha acınası diye… harbi bir dost sohbetine , gerçek bir gülümsemeye milyarlar dökebilecek gücüm vardı…ama ne zaman elimi cebime atsam birden tüm bu istediklerime değmeyeceğini görüyor yine vazgeçiyordum… (oysa o metelikler cebimi çok yakıyordu benim) başaramadım ( neyi ki? niye ki? ) yine… kaçmış, kaçmış kaçmıştım…önce bir limandaki balıkçı amcaya sığınmıştım gecenin bir yarısında… kıçı kırık bir tabure atmıştı önüme "geç otur" diye… denizi anlattı bana ;ben sustum…dünyasını anlattı bana; ben sustum…balıkları anlattı bana; ben sustum… önümdeki uçsuz bucaksız mavi mürekkep gecenin ortasında siyaha çalıyordu kendini… duyamıyordu hiç kimse ondaki serzenişti… susuyordum çünkü balıkçıdan ziyade onu dinliyordum…(buradaki "o" mavi mürekkep aslında. daha anlaşılır cümleler kurmalısın) sonra bir sms aldım "yoğun bakımdaydı, artık değil" yaZıyordu minik ekranda… sildim onu… hayat hala devam ediyordu… amcayı orada bıraktım kendi halinde… yakarmak, yalvarmak istiyordum ne olur ölmesin diye( kime ki? olmaz ki) … bir gruba takıldım sonra; tanımadığım ama karşımda yutkunurken bulduğum, saçma bir samimiyet ve yılışma duygusu ile bana yaklaşmakta gecikmeyen grup üyeleri ile çok değil kısa bir süre muhabbet tükürdüm… ortama sahte ama olanlara en gerçek tanık yine bendim… gündüz gittiğimiz deniz kenarına yürüdüm… zifiri karanlık olmuştu artık gece… korkuyla karışık huzur büyütüyordum içimde. Hangisini daha çok beslersem bir diğerini alt edebilecek güce sahip olacaktı… huzuru seçtim (öylesine)… bir çiftin ön sevişmesini bozdum yanlışlıkla hiçbir kötü niyetim olmaksızın… çocuk duyabileceğim şekilde bana küfretti… niyetim sadece denize karşı bir sigara içmekti oysa… kız az sonra başına gelebileceklerini bildiğinden ve bunu istediğinden olsa gerek yanıma yaklaşarak bana "lütfen gider misin?" dedi (insan müsveddesi sendeki)… uzaklaştım oradan… yapabileceğim başka bişey olmamasından belki de (bundan kime ne?) bir kez daha sarıldım en sevdiğim yanıma; yalnızlığıma… bir kez daha içlendim bir başımalığıma (çok da umrumda değil aslında)…doğalı yani örüme ömür katılalı 4 saat olmuştu…(30 yitik yıl artı dört saat ) gayya kuyusunun yanında dikildim öylece…bir on kuruşluk çıkardım atıverdim kuyuya… en ağır bunalımın (yazara göre en ağır bunalım tarifi : bir gün öleceğini bile bile yaşamaya çalışmak) nereye gideceğini bilmeyen yolcularına sesleniyordum içimden şimdi "YALAN!" … Yalan diye bağırdığımı duyan gecenin sakinleri birbirlerini iterek uzaklaştırdılar yanımdan… avare mahallesinden çıkıp, ne idüğü belirsiz sokak önünden hafifçe sola kıvrılarak çaresizlik otelinin önünde bekler buldum kendimi böylece… ayakkabılarımı elime alarak, ayak parmak uçlarım üzerinde merdivenleri çıktım (asansör?) odama girecek cesaretim yoktu… soğuk otel koridorlarında çıplak gezen, ısınmak isteyen bir kediye benzettim kendimi…(kedi neden giyinmek istesindi ki? Saçma. Devam etmeliyim…) senin odanın ışığı muhtemelen açık kalmıştı gördüm… ya da sen de yeni gelmiştin ya da her neyse o olmuştu… bilemiyorum… ama terasta duramamış yine kendimi irade yokuşundan aşağı bırakmıştım… sonrası yok bende (belki de var…) koskoca bir hiç geceyi bir daha anlatmayı deneyebilirim… ama sen düşünme ne olur… çünkü sen istesen de istemesen de hayat bir yerlerde devam ediyor… değişmeyecek, değiştirmeyecek, değiştiremeyeceksin...

karmakaçış...karmaşıkaçışa yeni bir bakış...

14 Ekim 2008




Artık beklemiyorum gelmeni… nasılsa istediğin zaman geleceksin bana ve benim istemem senin için hiç bir şey ifade etmeyecek… gelip gidişlerin hep ani olacak, banyomu kirleteceksin mesela, sonra hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya devam edeceksin… Saçlarını topladığın o minicik tokayı kaybedecek; her yere saçlarını dökeceksin… Özellikle yapıyorsun oysa bunu ben çok iyi biliyorum… Sanki başka birinden iz bulmak istercesine karıştıracaksın her defasında beni, çekmecelerimi, içimi, dışımı, kendini ve sonra yorulacaksın… Öğren işte bu eve ilk gelen kadın sen değilsin son da olmayacaksın… Gittiğinden beri yaptığım en iyi şey içmek… Rejimin de canı cehenneme... Gittikçe sana mı benziyorum ne ?! bir düzensizliktir çöktü üzerime… Yatağına bile dokunmadım… Yastıkları düzelttiğin gibi de bıraktım... Öylece... Bu sabah içinde biz olan bir paket aldım. Uğursuz bir yabancı getirdi onu bana. Uğursuz işte!? Yeni aldığım çaydanlık ocak üzerinde kendi kendini yakmaya uğraşıyordu o sırada. Ben sana yanmakla meşguldüm… Paketten çıkan fotoğraflarla ilgileniyordum. İstekli bir el omzumda, ben de gülmüşüm öylesine hatta esrik gülümsemeler var yüzümüzde… Eveet eveet aynen böyle… Fotoğrafı yine sen çekmiş olmalısın ki resmin sol kısmını kolunun bir kısmı kaplamış. Sol taraftaki ten rengi boşluğu başka türlü açıklayamıyorum… O anda kalmışız… O fotoğrafta varmışız… ya şimdi? Geceden kalmış olmalıyız ya da geceye varamamış... Gece bizde kalmış gibi karanlığız... Göz altlarımız koyu halkalar içeriyor. Benim gülümsememe bir de gözlerimin etrafındaki çizgiler karışmış… Kırışmış… Sen taze… Yine de bir yorgunluk var bakışlarında… Sen beyaz giymişsin, ben gri. Sen açıksın, ben ? Tekrar çıkıp gelmeni istiyorum. Belki o kareden dışarı çıkabilirsin. İstesen kendi dışına bile çıkabilirsin… Ama çıkmıyorsun… Çünkü?!?!? Yapabilirsen, başarabilirsen yanımda bile kalabilirsin. Ama yapmıyorsun … Sanki?!?!?!? Ben de sana tahammül edebilirsem yanımda kal diye yalvarabilirim uzunca bir süre… Niye?!?!? Yanık kokusu bu genzimi dolduran; geç farkettim. Pencereyi açtım senin kokun doldu odama, evime, her yerime… Anladım ki hala yanımdasın… kaçıp kurtulmamın bir yolu olmalı senden… Dışarı çıkmalıyım…
Apartmanın kapısında o uğursuzla yine karşılaştım…
Arabamda aynı kokuyu alıyorum. Geçecek biliyorum... Geçecek... Sinsi bir yılan gibi beni izlemeyi bırakacaksın günün birinde. Ah İstanbul ve sevgilisi trafik yanında... Ayrılmaz bir bütünler sanki bize inat... Kırmızı ışıkta kalakalıyorum öylece; yanımdan hızla geçen otobüste yine yüzünü görüyorum... Oysa bilirim sevmezsin otobüsleri... O halde o penceredeki yüzün sana ait olması ihtimali sıfır... Yakın ışıkları yalvarırım her yerde onun gölgesini görmekten çok sıkıldım. Kocaman şehir dört koldan üzerime geliyor. Ne bir yere ait olabiliyorum, ne birine. Anımsadın mı bu benzerliğimizi? O halde neden her şık diğer bir şıkkı iptal ediyor. Kısır döngü. Aynı döngüde şeytan... Aynı döngüde bitmeyen labirentler. Kaçıncıya buluyorum aynı labirentte seni farkında değilsin. Asla da olamayacaksın... Çünkü oraya ait değilsen bana ait olacaksın...Bana ait değilsen oraya...Peki neredeyiz şimdi? Bana kalırsa seninle uğraşmayı bırakmalıyım. Arabamdan indim... Aynı asfaltta yürüdüğümüzü düşledim bir süre... Birbirinden habersiz... Kokun hala burnumda... Yerde yatan bir fahişeye rastladım... Yanından gelip geçenler onu yok saymışlar... Tıpkı bizim gibi... Biz de bizi yok saymıştık. Sahi en son ne zaman biz olduk? Hayır onu demiyorum ben. En son ne zaman senden ve benden sonu biz ile biten bir cümle olduk. Cümlelerden olduk... Kendimizden olduk... Kovulduk o büyülü dünyadan ayrı ayrı... Peki neden aynı anda değil...Biz değil?!?! En son ne zaman ? Hangi zaman? (Z)aman mı!?!? Yaklaşıyorum fahişeye... Eğiliyorum önünde... Hayır henüz ölmemiş... Hayır yaralı... Biri de alnına bir post-it yapıştırmış. Kırmızı kalemle yazmış... Sen gibi... ihtimal bile yok... O post-iti başka bir post-it ile değiştiriyorum... Simsiyah bir kalemle yazdım: “yardan düşmüş yaraları yardan kalma”...
Kokun hala peşimde... Ya da ben onun peşindeyim... Çaydanlığa ne oldu acaba... Ben daha ne kadar yanacağım... Bilemedim...
Taksimden bir yol daha aldım... Yanıkların bile yüzkarasıyız...

Boşluk ... Bomboşluk...

23 Mayıs 2008

Boşluk... bomboşluk... içime işlemekte... hergün bir sürü şey olmakta ama hiç biri kayda değer bulunmamakta tarafımdan... o kadar...ölmeler, yaşamalar, kızgınlıklar, sevgiler, hasretler, dediydiler, demedimler, olmuşlar, olmamışlar, olamamışlar, kabullenişler, kabil gelmeyişler, gelemeyişler, yitişler, yok olmalar... tanıdık hepsi...

Boşluk hissiyatı yazmaya itmekte beni... kafamdan geçenler bir yol bulamamakta... kalem kağıtla buluştuğunda soğuk bir havada birbirbirlerine "merhaba" demekte... benden habersiz aralarında kötü şeyler olmakta ya da ben bunu böyle sanmaktayım.... ikisi başbaşa kaldıklarında kısa buz gibi bir önsevişme yaşanmakta ve ben bunu bir türlü hızlandıramamaktayım... kalemin sivri ucu kağıda zarar vermekte, kağıt kendini geri çekmekte ... herşey anlık olmakta... "cesurca bir sevişme sahnesi yazmak istiyorum" cümlemi "sevişmek istiyorum" olarak anlayan zihniyetlere karşı savaşmakta bedenim...

Budur...ve kalem kırılır... boyun bükülür...

iletişemiyoruz azizim, iletişemiyoruz...

19 Mayıs 2007


Ben merak ettim birden… Merak bu ya cep telefonu yokken ne yazıyordu sevgililer birbirine?
Nasıl buluşuyordu insanlar? Yada evdeki telefonun başında ana babaya inat sevgiliden her an gelebilecek telefonu beklerken karnımıza giren o tatlı sancıyı ne çabuk unuttuk bizler... Tarihte kaç aşk bitti acaba söylenen saatte ara(ya)mamış olmakla veya arananın bulun(a)mamasıyla?
Bizler fark ediyor muyuz acaba en güzel aşkların bile cep telefonunda ex aşktan kalan bir mesajla sekteye uğrayabildiğini? Ve eskiden insanların daha çok birbirine vakit ayırabildiklerini düşünüyor muyuz? Peki ya bizler fark ediyor muyuz acaba cevapsız kalan smslerin yürekte ne denli biriktiğini?
Hani elimizdeki ufak aletin menüsündeki mesaj yolla seçeneğine tek tuşla, kolaycacık ulaşıp, kolaycacık "seni seviyorum" yazıp, telefon rehberinden muhatabının numarasını çağırıp, tamam tuşuna bastıktan sonra hevesle cevap beklemenin ne denli adamı yorduğunu ve bu yorgunluğun duyguları nasıl örselediğini?
Kendimizi yalnız ve çaresiz hissederken zavallı telefonun ekranından medet umarak ne denli aciz olduğumuzu bin kere çivilemiyor mu beyinlerimize şu bir türlü gelmeyen "biip biip" sesi? Eskiden en azından özel günlerimizde sevdiklerimizin seslerini duymaz mıydık? Şimdi ne kadar süslü cümlelerden oluşursa oluşsun tek bir sms le geçiştirildiğimiz hissine kapılmıyor muyuz bizler? Aşklar bitmiyor mu "neden mesajıma cevap vermediiiinnn?" sorularıyla?

Kulakları çınlasın çok sevdiğim bir arkadaşım demişti ki bana vaktin birinde :
“Eğer cep telefonu olsaydı Ferhat Şirin için dağları delmez, bir mesaj atar, Şirin’e iyi geceler diler ve döner kıçını yatardı”…keşke bu kadar haklı olmasaydı…

Peki ya mektuplar? Hiç mi özlemediniz sevdiğinizin, özlediğinizin kaleminden yazılan ve sizin için özel olarak hazırlanan mektupları okumayı ? Dedemin askerden dönüşünü iki koca yıl bekleyen ve onca süre içerisinde tek dayanağı olan büyükannem kötü bir şey mi yapmış yani?

Peki nerede hata yapıyoruz? Özeleştiri yapalım; eski toprak diye nitelendirdiğimiz dedelerimiz ve büyükannelerimizin bizden farkı neydi acaba?!? Onlar da bizimle aynı dili konuşmuyorlarmıydı? nasıl iletişim kuruyorlardı peki?!? Günümüzde çoğu kez teknoloji sayesinde günden güne büyüyüp kök salan bir çok aşk evliliğe kadar gidip, çatır çatır saniyede boşanılmıyor mu? Ve yine şuç iletişimsizlikde değil mi ? Anlaşamadık ayrıldık. E hani anlaşabilmek için tüm gerekli araç-gerecin vardı ne oldu?

Teknoloji düşmanı değilim ama olaya başka bir açıdan yaklaşmak sanırım hakkım...
Çağımızda; adsl ile 7/24 dünyanın bir diğer ucuyla haberleşebilirken, sürekli bizi arayanların ulaşabileceği gsm operatörleri varken, neredeysek oranın fotoğrafını çekip sevdiğimiz birine mms atabilirken, konuşmadan sadece anlık iletişebilmek için SMS sistemini kullanabiliyorken, e-mail denen bir olayla saniyesinde bir çok işimizi uzaktan halledebiliyorken; iletişimsizlikten bahsetmek size de tuhaf gelmiyor mu?

Belki renklerden,objelerden bahsederken iletişebiliyoruz ama duygular,hisler için bir şey ,bir tanım bulmak nasıl başarılabilir? Çoğu kez hissettiğim şeyin ne olduğunu ben bile anlayamıyorken ?Nasıl tanımlarım? Gözümün içine baka baka, dolu dolu S E N İ S E V İ Y O R U M cümlesini duymanın mutluluğunu bana başka ne verebilir ?

Merak işte oturup insana saatlerce bunları yazdırıyor.

Ne için?

İletişim kurabilmek için…

sizofren(ce)li gün(ce)

28 Nisan 2007


oturup serkanı veya handeyi anlatamam. yanlızca ve yanlızca bana ait olan olayları hiç anlatamam çok çıplak hissederim kendimi.
düşünüyorum, düşünüyorum o kadar çok düşünüyorum ki bir sürü kurguda bir sürü başrol veriyorum kendime.yardımcı rolleri beğenmiyorum nedense.hoşuma gitmiyor.bir şeyler yapmalıyım bir
şeyler yazmalıyım...
serkan herzamanki gibi kendi kendine şehirler arası yolculuklar yapıyor. sancılı bir gece onun için hem de çok sancılı ."Elimdeki ne?" diyor birden bana susmuş dinliyorum onu. "okuyomusun yazıyı" diyor.aklımdan kocaman trenler geçiyor.içindeki insanlar bana el sallıyorlar benden kurtulduklarına o kadar seviniyorlar ki...ama o trenin geçişi beynimin canını çok yakıyor ..."aşkı soğuk ikram ediniz" yazıyormuş elindeki bira şişesinin üzerinde.kaç bedendir içiyor bilmiyorum"şişenin içinden bir kadın gülümsüyor bize donmuş dudaklarıyla.başım dönüyor boğulacak gibi oluyorum onu öperken" diyor birden.Serkan için
onu unutturacak kadar zaman geçiyor aslında ama o hala kimsenin ölmediği cinayetler işliyor,geceleri uyuyamıyor bedene hapsolmuş çığlık atan aşkların sesi yüzünden...

onun yanında değilim aslında tohumları sevgi olan narçiçekleri ekiyorum ekvatorun tam göbeğine,meridyenler bölüyor beynimi... hande geliyor sonra...kendi hayatlarımız nerede başlıyor nerede bitecek biliyoruz ama Hande'yi bilmiyoruz.ona dikkatle bakıyorum anlamak için ... "gördüm" diye haykırıyorum birden. Serkan korkuyor sesimden, bira şişesi sandığı mürekkep şişesini deviriyor..."beceriksiz herif" diyorum ona..."içinden oluk oluk iyiniyet akıyor, gördün mü nasıl temizleyeceğiz şimdi ruhumuzu bu pislikten" diye soruyorum.cevap gelmiyor Hande bana bakıyor bakışları sabit. ona dönüyorum ince narin burnunun ucundan kayan yıldızı anlatıyorum ona "hayatın" diyorum "hayatın tam burada başlıyor bak" irkiliyor birden boşlukta birşey arar gibi bakınıyor sağa sola eliyle saçlarının arasından birşey alıyormuş gibi başını yokluyor. sonra çok ünlü bir sonatı okuyacakmış gibi genzini temizliyor ve kurtuluyor boğazındaki gıcıktan ve hayatından.düğmelerini sökerek iki yana açıyor gömleğini.göğüslerinin arasındaki sanki hep orada yaşıyormuş,canlıymış ve ışıktan rahatsız olmuş gibi bana bakan örümcek dövmesini görüyorum.şaşırıyorum hem de çok "neden yapıyosun bunu" diyorum ona. "hayatım burada başlıyor" diyor.çok kızıyor o yıldıza.

cem mumcuydu galiba onu anımsıyorum
"yüksek bir binanın çatısından kollarını iki yana açarak attı kendini aşşağıya. cesedinden arta kalan tek şey mavi tulumunun ön cebindeki nottu "pervaneme kuş girdi çıkartamadım"
bir türlü evet bir türlü yazamıyorum.evet belki çok güzel şeyler yazabilirim.ama olmuyor işte. Hem zaten vaktim de kalmadı şu anda masamın etrafında çöp adamlar var. Sırasıyla masamın üzerindeki eşyaları topluyorlar. Öğüteceklermiş. Bu defteri de
istediler ama ben vermedim."ayrılmaz parçam" dedim "beni de öğütün" dedim.kabul ettiler anlaştık.şimdi karar veremiyorum kaçsam mı? öğütülsem mi? bakışlarım o yüzden böyle...

20.aralık.2006 geceyarısının diğer yarısı...

Sayıklamalar...


Geziyordum; o dağ senin, bu bahçe benim, o bağ hepimizindi…Geziyor ve arıyordum güven duygusunu... Bulduğum her ağaca sırtımı yaslayıp bir süre nefes almadan bekliyordum... Bir yaprak kıpırdıyor ve ben vazgeçiyordum... Yemyeşil çimenlere sarılıyordum çiğ düşüyordu her birine korkuyordum…Gördüğüm her mağaraya giriyor derinlere daha derinlere yürüyordum orada olabilirdi aradığım şey... Karanlıklardan ürküyor , ormanların içerisinde ateşler yakıyordum… Yaktığım ateşlerde güveni arıyordum. Her gece , istisnasız her gece gökyüzünü ben aydınlatıyordum ama sonra bir bakıyordum ki güneş benden daha başarılı…Yitirmeyecektim umudumu aramaya devam edecektim biliyordum .

Yolculuklarımın birinden yeni dönmüştüm ama yorgundum, uyumak istiyordum. Geceyi bekleyemeyecek ateş yakamayacak, dolaşamayacak kadar yorgundum. Sahipsiz, kimsesizdim üstelik, kendimi özlüyor, güvenle beraber kendimi de kaybediyordum ki adına kültür park dedikleri kültürle uzaktan yakından ilişkisi olmayan bir yerde yeşilliklerle binaların iç içe geçtiği ama neresinden bakarsan bak yavan olduğu, yapay olduğu her halinden belli o yerde ona rastladım. Düşlerimden uyandıracak kadar gerçekti karşımda duran; benzer hikayeler yaşamış, benzer yerlerde dolaşmış, benzer insanları tanımıştık ceplerimiz bu benzerliklerle doluydu. Aramızdaki tek fark benim ne aradığımın belli olmasıydı, o ise bilmiyordu ne aradığını. Ben yürümeye devam ederken o da takılıyordu peşime, ben insan biriktiriyordum o kin, ben güneşle aşık atıyordum o güneşti , ben yüzleşiyordum o yüzüme vuruyordu, ben kayalara vuruyordum öyle öğrenmiştim o kendine vuruyordu.O güne kadar gezdiğim yerlerden topladığım çer çöpü, kırık kalpleri, eskiye dair ne varsa kıyıp da atamadığım bir bir çıkartıyordum tavanarasından, açıyordum pencerelerimi sırf hayatım havalansın diye. Tüm o gezip tozduğum bahçeleri ve biriktirdiklerimi ona vermeye başladım günden güne aklımdan geçenlere dur diyemiyordum. Tohumlarını ekmişti bir kere ben suluyordum o ısıtıyordu. Birlikteyken korkar adım başladığım gezmelere onu da yanıma katmıştım işte... Bazen o kadar hızlı koşuyorduk ki dönüp dolaşıp güvene takılıyordu bacaklarımız, üstelik amacımız onu bulmak olduğu halde. Acıydı onu göremiyor, dokunamıyor, hissedemiyorduk, şehirlerarası yolculuk böyle bişeydi demek ki; ben köylerimi özlüyordum o gidersen bende gelmek isterim diyordu. Söz vermiştik, söz vermiştik ki sırtımızdaki yükleri takas edecek ve o şekilde yol alacaktık. Yolumuz çok uzundu karar vermiştik bir kere beraber yürümeye yorulduğumuz yerde durup soluklanacaktık. Çılgınlar gibi yazıyor, yazıyorduk karşımıza çıkacak engelleri, o kadar çok yazıyorduk ki okumaya vaktimiz kalmıyordu.

Ben ondan gizli geceler boyu yeni rotalar belirliyordum güveni bulacaktık buna inanıyordum, gün ışıdığında yeni rotalarımı katlayıp gönlümün en kuytu yerine saklıyordum.sırf kimse bizden önce keşfedip o güveni bulmasın ona zarar vermesin diye. Günler geçiyordu ardı arkası kesilmeden yeni hikayeler biriktiriyor eski hikayelerin anlamlarını yitiriyorduk. Ona güldüğüm gibi başkasına gülemiyor, o güneşin peşinden gitmek istiyordum, elmastı o başkalarının cam parçası sayıp çöpe attığı, ben bir çiçektim onun gözünde o beni besleyip büyütmekte varoluyordu her santimetrekaremde, diğer yandan birlikte hayalini kurup ektiğimiz nar fidanları günden güne büyüyordu; taaa ki bulduğumuzu zannetiğimiz güvene kadar. O gün yola koyulalı çok olmamıştı , ayağım takıldı, tökezledim elini uzattı bana, işte dedim işte güven burada bak gördün mü? O ise gözlerini gözlerimin derinliğine dikerek, yüreğimin en savunmasız yerine vurdu ve yok diye haykırdı ben inanmıyorum ona güven diye bir şey yok, göz göz olan yüreğimde yaşlar birikti birden, sıyrılmam gerekiyordu duyduğum acı gerçekten, umutlarımın tükenmesine daha da kötüsü beni tüketmesine izin vermemeliydim gerçeğim oydu ki benim, ona mı kendime mi inanmalıydım bilemiyordum. Karanlığa inattı güneş, damarlarımdaki asil kanı asi yapabilecek güçtü, kan kırmızı rengimi ondan alıyordum ben, tüm o bağları, bahçeleri, yemyeşil ovaları, çayırları yok sayıyordu; bağırmak,çığlık atmak geliyordu içimden de ağzımı açtığımda ses yerine hiçlikler çıkartıyordum. Törpülemiştim bir kere en sivri yerlerimi sırf çiçek oldum diye, ben güveni bulamasam güven beni bulacaktı emindim. Ayağım takıldığı için suçluluk duydum birden o kadar ki git dedim o güneşe, bırak geceler tekrar benim olsun, ben yine yakarım ormanları, ben yine gezerim dağ dağ ,köy köy ,kasaba kasaba,bucak bucak, ben yine kendi destanımı kendim yazarım. “Bırak git!” diye bağırdım..madem ki inanmıyorsun "Bırak git! o nar ağaçlarını ,bırak git o çiçekleri bana..."

Sonra, sonra şafak vaktine çok yakın bir yerde anneannem mona lisa gülüşüyle uyandırdı beni; “Sayıklıyordun,” dedi..”Hiç durmadan nar ağacı dedin.” “Biliyordum …” ”böyle olacağını biliyordum,bile bile o ütopik hayalin peşinde koştum ben” dedim… kafamı kaldırıp yalvaran gözlerle bakıyordum saçlarımı okşayan o ellerin sahibine…beni kurtarsın istiyordum her hafta her şeyimle, her şeyimi anlattığım o yaşlı kadının, ellerin sahibi “biliyorum” demekle yetindi…”Bazen yaşamak gereklidir…”Ama unutma ki nar ağaçları aralık ayında ekildiğinde tutmaz yavrum, büyüyüp meyve veremez.”

Belki de...


İkinci el pazardaydım. Şairin dediği gibi “Pahalı bir semtte bir Salı günü ucuz hayaller kuruyordum.” Aslında nereye gideceğimi bilmediğim günlerden sadece biriydi . “Nasıl bir şey arıyorsunuz?” dedi yan yana dizilmiş tezgahlardan birinden eğilip, yüzüme anlamsız bakan bir kadın. “Hiiiç” bakıyordum… Hiçe bakıyordum öylesine… Kadın omuz silkip umarsızca tezgahın üzerindekileri istiflemeye koyuldu sonra. “ Kullanır kullanır sıkılınca buraya getirirler, ya da sıkışırlar paraya on kuruşa elden çıkarıverirler.” Kendi kendine konuşuyordu belliydi… Ben ise hayat çöpçüsüydüm… Belki müzeye koyarlar diye sakladığım eşyaları düşündüm. Gözümün önüne bana yeniden şarkılar söyleten o adamın hayali belirdi. Aynı anda birbirine dönen sırtlar, aynı anda söylenen acı sözler, aynı anda yürekler elde, teki kalmış diğeri yok. Sevdiğim şiirin bir mısrasını çağrıştırdı bana boşluğa doğru mırıldandım. HAYAT ÇAĞRIŞIMDI BELKİ DE…

“Çoku bölüştük yoka dönüştük ayrıldık daha ilk gece. Elimize ne geçti? Kırık dökük anılar… Monalisa’ nın üzgün tarafı. Elimize ne geçti ? Monalisa’ nın mutsuz tarafı. Peki elimize ne geçti? Ağlarken gülmeyi başarabilen bir PALYAÇO MASKESİ…” AŞK KABULLENMEKTİ BELKİ DE…

Çıktım yürümeye devam ettim. Yağmur başlamış içimdeki fırtınayla kendini bir tutuyordu. Ben yürüyordum… İnsanlar telaşlıydı ben sakin, İnsanlar canlıydı ben ölü, insanlar yaşamdı ben savaş alanı, insanlar mutluydu ben nasılım bilmiyordum… Vitrinlere ilişti gözüm sonra . Ruhsuz bir mankene giydirilmiş eğreti bir kıyafete baktım. Kıyafetten çok rengine baktım belki de. Ruhsuz mankene küpe takmışlar ama tekini unutmuşlardı. Bunu bir tek benim fark ettiğimi düşünerek bir an için tebessüm ettim. Anlıktı her şey benim için. Biri dokundu omzuma –ki muhtemelen yanlışlıkla- ürperdim. Vitrindeki yansımama takıldı hemen sonra gözlerim, gördüğüm yüzü hiç sevmedim. Zoraki, adı konmamış bir sebeple yola devam ettim, dinginlikti aradığım. Soluklanayım diye bir banka iliştim , sığıntı gibi. Aynı bankı paylaştığım kişiler fark etmedi bile, konuşuyorlardı,canları sıkkındı “Yürümedi işte abi…Yapamadık, çözemedik …Sonra, ben onu aldattım o beni” dedi. “İyi olmuş hocam maç bir bir berabere bitmiş işte.” dedi erkekçe diğeri. Kendi aldanmışlığımı ve aldatılmışlığımı düşündüm o an. Kendime dönmemek adına hızla kalktım sığındığım banktan ve tekrar yola koyuldum; ALDATMAK KAÇIŞTI BELKİ DE….

Nereye gittiğini bilmediğim, ömrümün en uzun, ömrümün en kısa, ömrümün en çocuk, ömrümün en ihtiyar yolunu şairin dediği gibi yürüyordum. Nedense gördüğüm, duyduğum her şey bana yaşanmışlıklarımı çağrıştırıyordu. İlk kez kendimle yürüyordum ondandı tüm bu resmi düş geçit töreni .Caddenin başındaki kitapçı genelde yeni çıkan albümleri yedi düvele yayın yaparken, bu kez eski bir türküyü -hem de sevdiğim türküyü- dinletiyordu telaşlı kalabalığa. Karşısında kocaman bir Atatürk heykeli, heykelin hemen yanında bir meydan saati. Geçmiş, şimdiki zaman,gelecek bir aradaydı gözlerimin önünde. ilişecek yeni bir bank buldum, türkümü dinleyecektim…

Cahildim dünyanın zevkine kandım,
Hayale aldandım, boşuna yandım,
Seni ilelebet benimsin sandım,
Ölürüm sevdiğim zehirim sensin,
Evvelim sen oldun ahirim sensin.
Sözüm yok şu benden kırıldığına,
Gidip başka dala sarıldığına
Gönlüm inanmıyor ayrıldığına,
Gözyaşım sel oldu zehirim sensin,
Evvelim sen oldun,ahirim sensin.

Bir gözüm meydan saatinde, kulağım türküde, ellerim cebimde, ayaklarım hala geçmişte oyalanıyordu. “Ahirim sensin” diyordu. Bunun ne kadar güçlü bir cümle olduğunu düşündüm. Hayatımda ahirim sensin dediğim ama bir türlü ahir zamana varamadığımı gördüğüm kişiler olmuştu. İşte ilk aldatışım yüzüme tokat gibi patlıyordu. İlk değildi elbet son da olmayacaktı. O halde aldatmıştım “Seni ilelebet benimsin sandım” dediğimde ise aldatıldığımı fark ettim. Peki ben bunları neden unutamıyordum? Gün içinde, üstelik tüm bu kaos içinde her şeyi her şeyi unutuyordum da bu ilişkileri, kırgınlıkları, yaşadıklarımı, yaşayamadıklarımı neden unutamıyordum? UNUTMAK DA EN AZ YAŞAMAK KADAR ACIYDI BELKİ DE…

Ellerimi cebimden çıkarmamıştım. Cebimin en köşesinde –muhtemelen obur günlerden kalma- bir tane çekirdek dokunmuştu parmaklarıma. Yıllar yıllar evvel okuduğum cepteki mutluluk yazısı geldi bu sefer gözlerimin önüne; o çekirdeği yemeyecektim. Geçmişim, şimdi, çekirdeğim, arızalı ruhum ve sürekli kendini hatırlatmak gibi bir misyon sahibi olan anılarımla yola devam ettim. Hayatı yakalamak yerine hayat beni ıskalasın çabasındaydım. Ruhsuz mankenleri gördüm yine. Bu sefer durmadan devam ettim. Bir defa daha yansıyan yüzümü görmeye hiç niyetim yoktu. Hiç kimsenin daha evvel görmediği ve kimsenin olmadığı yerde ilk olmak istiyordum. Kendi düzensizliğim içerisinde belki bir düzen tutturabilirdim. Ne kadar çok insan o kadar çok arızaydı çünkü. Ruhumdaki arıza tamir gerektirmiyordu. Zaten tamir edilirse şu an olduğumdan daha mutsuz olacağımı biliyordum. Problemlerimdeki kaçma başarısını nedense problemli insanlarla karşılaştığımda gösteremiyordum. Onların derdini sahipleniyor, kurcalıyor, sonuna kadar gitmek istiyordum. Onlar bu dertten kurtulduklarında arkalarına bile bakmadan kaçıyorlar bana kalan ise onların artıkları oluyordu. TEDAVİ ETMEK HASTALIKTI BELKİ DE…

Yürüdükçe her şeye bir tanım bulduğumu fark ediyordum. Ne kadar da kolay yapıyordum bunu üstelik. En sonunda hayatın bu kadar basit olduğunu anladığımda üzüleceğimi biliyordum. Yokuşun dibine kadar indim. Bit pazarı yerini sıra dükkanlara bıraktı. O dükkanlardan birisinde tekrar var olduğumu düşünmek istiyordum . Bir duvar gibi, bir tezgah gibi, bir vitrin gibi, bir raf gibi ne bileyim belki de bir ruhsuz manken gibi. Belki beni cicilerle bezeyen çalışanlardan biri kulağıma taktığı küpenin diğerini unuturdu yine. Bana bakan zavallı biri tebessüm ederdi. Ben de ona gülmek isterdim ama yapamazdım. Bunu yapamadığım için birden ürperir ve yüzünü buruşturarak uzaklaşırdı yanımdan. Yaşayamadığım bir şeyler hakkında yorum yapabilmek sadece benim deliliğimdi; bunu biliyordum. Hep çalışıyordum ; gülmeye çalışıyordum örneğin. Daha iyi şeyler yapmaya, yürümeye , ruhen iyi olmaya çalışıyordum, insanlara kendimi tam olarak dökmemeye çalışıyordum, adam gibi yalan söylemeye çalışıyordum, ama olmuyordu. İçimden gülüyordum çoğunlukla, daha iyi şeyler yaparken “Neye göre iyi?” sorusunu soran birileri mutlaka karşıma çıkıyordu, kendimi dökmeyeceğim dediğim insanlar bir bir içimi boşaltıp yerine onulmaz yaralar bırakıyorlardı, gün geliyor yalan söylememek en büyük suçum oluyordu… Aklımdan geçen düşüncelerden kurtulmak istercesine başımı hızla iki yana salladım yürürken. İçimden koşmak geldi ve koşmaya başladım. Kan basıncım artıyor, kulaklarım uğulduyor, yanaklarım titriyor, kollarım kasılıyor, bacaklarım yanıyor, dudaklarım sanki başımın arkasına doğru çekiliyordu. Koşuyordum… Koşuyordum… Koşuyordum ve kendimi terk ediyordum. Tüm terk edenlere inat ben bunu başaracaktım TERK ETMEK TERK EDİLMEKTİ BELKİ DE…

Ne oldu bilmiyorum. O hızla ne kadar koştum, nerelere gittim bilmiyorum. Sadece bedenimi saran bir şeyi fark ettim, sağa sola kıpırdayamıyordum. Başımı kaldırmak istedim, başaramadım… Geceydi… Belliydi… Her zamanki aslında alışık olduğum yaşam sesini duyamıyordum. Sanki ıssız bir çölde yapayalnız kalmıştım, sadece kendi sesimi duyuyordum. Er ya da geç birilerin sesini duyacak ve yardım isteyecektim, bekliyordum… Bekliyordum… Ne kadar süre geçti bilmiyorum ama tiz bir erkek sesini duydu kulaklarım en sonunda. Birilerine sesleniyordu

“YAZARI NASIL BİLİRDİNİZ?”
“İYİ BİLİRDİK! ”

"Allaaah-u Ekberr…”
Ve anladım ki BEKLEMEK BOŞUNAYDI…
Semra ELİGÜR

*Atölye arkadaşım Neşe'ye atfen