iç ses...

25 Kasım 2008


Eski bir binanın ikinci katındaki balkonda asılı bembeyaz ama yıkanmamış gibi görünen çamaşırların arasındaki tek hareket balkonun ışığının yanıp sönmesi, yanıp sönmesi, yanıp sönmesi, yanıp sönmesiydi. hatırı sayılır aydınlık bir saatteki bu olay bir kişinin dikkatini çekmişti. caddenin karşısında siyah montuna sol elini sokmuş bir halde bekleyen adamın. Bir de benim. Ama anlatıcı ben olduğum için kendimi saymıyorum bile. Siyah montlu adam sağ elindeki sigarasından son bir nefes alarak izmariti yere atıp sol ayağıyla üzerine bastı. Genelde öyle olmaz oysa hangi el ile atarsan onun hizasındaki ayak tamamlamalıdır bu infazı. Jargonu budur bu işin. Adam ise buna uymadı. Sigaranın sönüp sönmediğini umursamadan karşı tarafa geçmek üzere hareketlendi.
sonra? diye sordu bir ses… sonra dedim , adamın attığı sigarayı gözüne kestiren bir çocuk bir süre sönmek üzere olan izmariti alevlendirmeye çalıştı. Derken yerden bir kağıt parçası aldı onu tutuşturdu. yanan kağıdı elinde tuttu, inceledi bir süre... kağıt sonuna gelince eli yanmış olmalı ki birden yere attı yanan kadğıdı, sonra parmaklarını ağzına soktu, hızla karşı tarafa geçerek aynı apartmana girmek üzere yön değiştirdi. Merdiven başında siyah montlu adamla karşılaştı. Adam dışarı çıkarken çocuk içeri giriyordu… sıkıcı!!! dedi aynı ses… Önemli bir olay, ne bileyim bir heyecan yok farklı bişeyler anlat…

Peki dedim yine başladım…

Tiz bir kahkaha attı birden ortadaki sandalyeye oturmuş kadın. başını iki yana sallarken diğer taraftan da kendisine sürekli bişeyler anlatan öteki kadına sağ eliyle vuruyordu... pembe bluzunun rengi elmacık kemiklerine sürülmüş abartılı allığı ile abartılı bir uyum içindeydi... sarı saçları başına çeşitli yerlerinden iri tokalarla tutturulmuştu… boynundaki inci kolyenin ucuna takılmış madalyonu kulaklarındaki iri küpeler tamamlıyordu... yaşlılıktan mı yoksa sürekli ağır küpeler taktığından mıdır bilinmez kulak delikleri minik birer yarık gibi gözüküyordu... güldükçe gözaltlarındaki derin çizgiler yüzüne değişik bir anlam katıyor ama ne yaparsa yapsın attığı şuh kahkahaların içinden olmadığını saklayamıyordu... iri göğüslerinin altındaki bel katlarının üzerine abartılı bir kemer takmıştı kadın... tiz kahkahanın yerini şuh kahkahalar almıştı artık... yatak odası sırlarının ifşa edildiği saat ve mekandaydılar… sırları da verecek misin? yine yarıda kesmişti beni ses...
Hayır bekle de devam edeyim dedim.

yanında ona eşlik eden kadın sürekli bişeyler söylüyor gelen tepkilere göre de sesi bir yükseliyor bir alçalıyordu. Birden sustu… yerinden hoyratça kalktı üzerinden az evvel yemiş olduğu simitten arta kalan susamları silkeledi. "amaaan onun gibi nelerini cebimden çıkartırım ben" son cümlesi oldu… içilen sigaranın dumanı çökmüştü üzerlerine… hepi topu dört sandalye dört ayna ve dört konsoldan oluşan bir kuaför dükkanıydı burası… biraz önce herkesi cebinden çıkartacağını söyleyen kadın ise bu dükkanın sahibiydi. Adı : Leyla…
Leyla mı ? Neden Leyla? Peki ölecek mi? Hayır kesme konsantre olamıyorum diye yanıtladım... hava kararmak üzereydi diye devam ettim… Leyla tam yan sandalyedeki kadının başına sarılmış havluyu almak üzereyken kapı açıldı… oturan müşteriler hep birlikte meraklı gözlerle kapıya bakıyorlardı... iki genç kız kapının eşiğinde telaşlı bir bekleyişe girmişler gözleriyle muhatap birilerini arıyorlardı... yüzlerinde geç kalmışlığın izlerini taşıyorlardı... biri diğerinin ardında kalmıştı " bu gün cumartesi biliyorum ve yoğunsunuzdur diye tahmin ediyorum ancak şimdi yoldan geldim ve tekrar yola çıkmam gerekiyor saçlarıma şekil verebilir miyiz?" Leyla düşünceli bir şekilde dükkanı süzdü... bekleyen diğer müşterilerine yan gözle baktı iç geçirdi… madalyonunu sıvazladı arkasını döndü ve bağırdı "zehra hemen yıka bayanın saçlarını" kes artık!!!... Kadın hikayeleri de istemiyorum diye bağırdı ikide birde anlattıklarımı beğenmeyen o ses...
Eeeehh... yeter be ne yaparsan yap dedim. benden bu kadar... bıraktım kalemi kağıdı, üzerimi değiştirip dışarı çıktım... Belki o sese yeni şeyler anlatabilirdim... eve döndüğümde yüzümde itinayla polyanna süsü verilmiş garip bir gülümseme vardı... ışıkları açtığımda tekrar karşımda buldum huzursuz, mutsuz, katran karası iç sesi...
geç kaldın... gerçek hayat seni bekledi ama sen geç kaldın dedi...

görüldü...



İmkansızlık denen duygu her zaman içimi acıtmıştır… Orada hissettiğim duygunun adının olmamasından çok korktum... Çünkü bu duygunun adını bulamadığım zaman eksik kalacaktı içimde bir şey... Önce hissettiğim duyguya "zavallılık" dedim… sonra onları azıcık gözlemlediğimde belki de zavallı olan benim diye geçirdim içimden... sevmedim... Demiryolu bekçisindeki kadın geldi gözümün önüne "gözyaşı vadisi" diyordu... birden üşüdüm, gözyaşı vadisinin tam ortasında olduğumu farkettim... kaktüs çiçekleri vardı her yerde... yılda bir kere çiçek açan kaktüs çiçekleri... kendilerine verilen bir iki damla suyla yetinmeyi bilen kaktüs çiçekleri… öyle heybetli açmışlardı ki... YOKSUNLUK!!!! evet yoksunluktu hissettiğim şey... kelimenin tam anlamı buydu... Kendi dünyalarından yoksunlar, başkalarının dünyasında yeni bir dille çığlık atan gençler... Bakışları çığlık, elleri çığlık, oturmaları, kalkmaları çığlık... esir bedenlerin çığlığı karşımda dipdiri duruyordu...
Nasıl başlasam bilmem ki... Duyduklarım ve gördüklerim neden beni ikna edemedi bugün anlamıyorum... Sahte dünyanın gerçek yüzleri hangimiz bilemiyorum... ondan belki de içimdeki bu telaş... yazamıyorum… ellerime ve ayaklarıma bağlanan bu prangalara bir yenisi de dilime eklendi… Ama parmaklarımı her zaman kullanabiliyorum. Ağacın içerisine yerleştirilmiş bir kurşun (?) parçası ile dilediğim her şeyi , herkesi vurabilir, kırabilir, güldürebilir, var edebilir hatta yok edebilirim bile. İşte şimdi o anın başındayım . ellerim kalem aradı, kağıt aradı... buldum… buldum ama neden akmadı ki kalem?!?! Neye mahkum oldu? evdeyim şimdi... boğum boğum, kör-topal ve paramparça... gözümün önünden duvardaki emirler, yaşanan anlık olaylar geçiyor şimdi…

aynaların üzerindeki direktifler ; kıyafetini düzelt ...başka yolu yok !!!

kısacık saçlar, itina ile düzeltilmiş, gerek olmasa da olsun sahneye çıkacaklar...

gülümsemeleri ; titreyen dudak kenarları; ürkek mahçup ,

bakışlar; yere bakan, yerde yürek arayıp bulan ve içine içine bakan bakışlar,

terlikler; ayakkabım yok diye sahneye çıkamayacağını düşünen gencin telaşe ile ayakkabı bulması, ödünç aldığı her halinden belli olarak içeri girişi, sahneye çıkarken ayağına büyük gelen ayakkabının çıkışı, dönüp bana bakışı gördüm mü diye benim ne yapacağımı şaşırmam yere anahtarımı atışım ve eğilişim...

tedirginlik; yürüyüşlerine ne yapacağını bilememe,

dokunmak- dokunamamak...

sevmek-belli edememek...

gülmek- dozajı ayarlayamadan; aşırı… olsun diye belki de... hangisi daha içten?

bugün bir tokat daha yedim... bugün binlerce kez sorgulamama şaşmadım kendimi... bugün bin kez daha yandım... bugün camdan dünyamın elimden son kez düşüşü idi... Beynim karıncalanıyor… Bugün görev icabı X tipi kapalı cezaevindeydim…




şimdi çok değil birkaç parça eşya ile uzun ama gerçekten uzun bir yolculuğa çıkmalı mesela…

(2007 - eylül)

korkunun aşka yok bi faydası ...

20 Kasım 2008

Kafamın içinde bir sürü kelebek var. Hepsi aynı hızla değil farklı hızlarla ama aynı zamanda kanat çırpıyor. Öyle bir şey ki bu "durun" bile diyemiyorum, demek istemiyorum çoğu zaman. Bu yüzden de saçım başım dağılmış vaziyette geziyorum orada burada. İnzivaya çekilişim bile bir olay yine her türlü olayın tam orta noktasında bulunuyorum. Bu halimle onun karşısına çıkmaya çok utanıyorum. Gerçekten utanıyorum... unutmaya çalıştığım, korktuğum kaçtığım bu yüzden de hep dilime doladığım "ahh ahh" ların yerini başka ünlemler alıyor birkaç haftadır. Kelebekler bir kalbime bir beynime üşüşüyorlar. Her iki yerde de balla besliyorum onları. Ben de memnunum bu halimden, onlar da ama dışarıdan bakıldığında al al olmuş yanaklarım utancımı gizleyemiyor bir türlü.sesini unutmaktan korkuyorum . insan hiç unutmaktan korkar mı ? korkar tabi korktuğu o kadar çok şey var ki aslında kokunun, gülüşün, yüze oturan herhangi bir mimiğin, dokunma şeklinin, sözgelimi söylenen herhangi bir kelimenin veya ne bileyim akla hayale gelmeyen herhangi bir detayın iki mesafe arasına açacağı derin yarıktan korkuyorum. Yıllarca özene bezene yazdığım bazı formüller var:
Hayal x kur(ma) = kırılma,
GÜVEN(ME)-BAĞLAN(MA) = yıkılma,
SEV(ME)+(12 x ay)=acı çekme,
İLGİLEN(ME)+DÜŞÜNME = üzülme,
FARKINDA – OL(MA) = mutlu ol...
şimdi tüm bu formülleri bir çırpıda yeniden düzenleme fikrinden korkuyorum... Şu anda ürkekçe tutuyorsun ellerimden , söylediğin şarkılar filmlere konu oluyor çoğu kez, okuduğum satırlar parmaklarını oluşturuyor mesela... yavaş yavaş tamamlıyorum seni...sonra kollarını bulcağım, bacaklarını, bedenini,seni sen yapan tüm özellikleri; gözlerin kalacak bir tek geriye biliyorum ki onlara şu an çok ihtiyacım var... Sesini unutmak istemediğimden olsa gerek hafızama kazıyorum tüm sözlerini, dilediğim zaman ulaşabilmek için de en görünen yere koyuyorum sesini. Parmaklarıma minik kurdeleler çiziyorum , tersine de minik notalar yapıyorum ki sesin iyice kazınsın hafızama... yolum uzun biliyorum... ruhumun serzeniştine tıkadım kulaklarımı... istiyorum ki biraz da ben konuşayım... nicedir susmuyor muyum? masanın üzerini itinayla boşaltıyorum... bir sürü "işime ya yararsa" diye düşündüğüm şeyleri diziyorum öncelikle, ihtiyacım olan her şey elimin altında bulunmalı. Biraz cesaret almıştım geçenlerde yoldan geçerken evin yakınındaki bir mağazadan. Umarım bozulmamıştır... bir de bi liste yaptım, ihtiyaçlar listesi... şimdi kontrol ediyorum bakalım her şey tamam mı? Ne yapmaya çalıştığımın farkındasın sanırım... acele etme... sadece bu süre zarfında izin ver bir kere dokunayım sana... sen de koy başını sol göğsümün altındaki cevhere ve izle... “kabul et” her şeyin başı bu... ve ne olur ağlama ve korkma artık...

çekme! kocam boşar, çektirmem! kocam kızar...

12 Kasım 2008

dışarıda mekanın birindeyiz... içilen sigaranın haddi hesabı yok içinde bulunduğumuz mekanda…içerideki yoğun sigara dumanı üzerimize çökmüş bir hayli… o dumanla birlikte biz de hayatın içine çökmüşüz... kesif bir koku ve kasvet kaplamış üzerimizi... herkesin bir derdi bir kederi var içinde belli... mamafih biliyorum ki benim yaşadıkları bu krizi yorumlamam dertlerine meze olmayacak... 5 yıldızlı tatil köylerinde milletin kanını kaynatan şarkıların hepsi bizim kanımızda donuyor... serviste aksamalar olsa da kimse oturduğu koltuktan kıpırdamıyor... kimsenin de umurunda değil zaten... kimi gam yüklü,kimi bunalım…kimi yorgunluktan neredeyse iki sandalyeyi birleştirip uyuyacak, kiminin aklında bin bir soru işareti... ne yapacağımızı bilemiyoruz... zaten bu koşullar altında bilmemiz de gerekmiyor, “bilmesek de olur”a takmışız kafamızı... biraz hareketleniyor gibi oluyor ortam daha sonra sözcükler ağır aksak ilerliyor ...

Havalar güzelleşti değil mi? sorusuyla başlayan, hafta sonu bir yerlere gitsek ya ? ile gelişen, ne zamandır fotoğraf çekmiyoruzla can çekişen oylat'a gitmek iyi fikirle hararetlenen tartışma gölyazı' da son buluyor ... işin tuhaf yanı ertesi gün buluşma yerine gelen herkes oylat'a gitmek üzere yola çıkmış bireyler... mamafih yol bizi bir göl köyüne götürüyor... adı:gölyazı …

Yol keyifli fazla viraj yok ve fazla kötü de değil... 7 kişilik bir grubuz ... dün geceden kimsede eser kalmamış belli... 7 kişilik keyifli bir grup olmuşuz... herkes unutmak istemiş belli...

İçindeki muamele ile tezat renkte bir belediye binası,fincanları artık boşalmış köy kahveleri, köyün iki yakasını bir araya getiren köprü, iki yakasını bir araya getiremeyen köylüler, her kuşa,her çiçeğe,her börtü böceğe iğreti bir hevesle biraz da gıpta ile bakan tüketmeye meyilli şehirli gençler,bağ bahçe bozumu sebze ve meyve sandıklarının içleri dolu ;mideleri boş insanlara kucak açmış karşılıyor bizi... yazgısına çoktan boyun eğmiş üzerine yazıp çizebileceğiniz gerekirse silebileceğiniz ama ne yaparsanız yapın hafızasında her şeyi tutacak dümdüz bir göl (gölyazı adı buradan mı geliyor acaba), inişli çıkışlı yollar, duvarları eski ve yıpranmış kerpiçten, kapı ve pencereleri ona inat rengarenk içleri kara evler yığını, her yokuşun sonu yine aynı göle maya çalmış,bir dinginlik bir sessizlik hakim ...

1. vak'a

artık karaya hatta asfalta çekilmiş eski bir kayığın kıç tarafında yerde otururken gördüm onu ...bacaklarını uzatmış ama öyle usturuplucana ... taaa ayak baş parmağına bir ip takmış ip vucuduna kadar örümcek ağı gibi onu sarmış ,ilerliyor ve kollarına kadar geliyor ;ağ örüyore...elinde ilginç bir alet , iple kendine bi delik açıyor aleti içinden geçiriyor düğüm atıyor sonra çekiştiriyor ... sonra tekrar... sonra tekrar... sonra tekrar... ama bunu o kadar umarsızca yapıyor ki sanki o asfalt üzerinde doğmuş, sanki elinde o büyük çengelliiğne doğuşundan beri varmış,sanki o hayatta sadece ağ örmeliymiş, ama kadınmış... şairim geliyor ona bakınca hemen aklıma yüreğinde bir tufanın negatifleri…yankılanıyor aynı mısra defalarca defalarca... susmayacak gibi...gözleri dalgın ,bakışları ezbere...usulca yaklaşıyorum yanına “kolay gelsin teyzem” diyorum ... “sağol “ diyor … “senin bi fotoğrafını çekebilir miyim?” diye soruyorum...birden toparlanıyor aklına bir şey gelmiş gibi duraksıyor “sakın çekme!!! ” “aa aa neden yaaa?” diyorum şımarık çocuklar gibi “çektirmem!!!sakın çekme gızıııımmmm kocam boşar beni sonra” diyor...”O zaman sadece ellerini çekeyim olur mu?” diyorum uslanmayacağı her halinden belli şımarık çocuklar gibi... “e hadi bakalım” diyor... diyor ama bunu demesiyle birlikte derin bir “ahhhh...”çekiyor...”sen bilmesin gızııımmm o ne fenadıırrr “ aklımdaki ses yanılmamış

“yüreğinde bir tufanın negatifleri ölümden gelmiş, kollarıma yakışmış bırakmam kimselere”





2. vak'a

yürüyoruz... dik bir yokuşun başındayız henüz... yürüyoruz dakikalar geçiyor, yürüyoruz bizden habersiz birileri doğuyor, yürüyoruz bizden habersiz birileri kavgalar ediyor, yürüyoruz bizden habersiz birileri aşık oluyor, yürüyoruz bizden habersiz birileri kimbilir neler yapıyor... ellerimizde makinalarımız o anın tadını sonuna kadar çıkarma meyillisiyiz... yokuşu yarılıyoruz bir grup kadın kapı önünde oturmuş... aralarında geçen konuşma herneyse epey hararetli... sarı bir oğlan çocuğu koşturuyor ortalığa salınmış... yaklaştıkça kadınlara fark ediyoruz ki aralarında en az birer kuşak yaş farkı var ortalıktaki ufaklık da muhakakk ki içlerinden birisinin torunu... bunu resmetmeli diyorum kendi kendime öncelikle ufaklığı alıyorum kadraja tam parmağım deklanşöre yükleniyor ki bir ses “duuuuurrr!!! “ “Sakın çekmeeee!!!” diye bağırıyor “a aa neden?” diyorum… “çocuğun annesine sor” diyor bir kadın oradan...güleç yüzlü, utangaç bir kızcağız pencereden uzatıyor boynunu... yanakları al al... “sakın çekme, eşim kızar” diyor... çaresiz uzaklaşıyorum yokuşun diğer yarısına doğru... aklımda binbir soru işareti...

3. vak'a

yine bir kadın yine benzer bir hikaye ... aynı sorulara aldığım aynı cevaplar beni yormuyor henüz ... sadece kendime bak biri çıktı ispatı yapmaya kalkıyorum yüzsüzce ... çok geçmeden tekrarlanıyor aynı sahne “sakın çekme kızım kocam boşar beni” “siz biraz önce ağ ören teyzemisiniz acaba?”diyorum... “hangi teyze?” diye anlamsız bakışlar eşliğinde duyuyorum solgun kırılgan sorusunu... yüzüme bir tokat gibi patlıyor farklı kişilerde aynı olayın tezahür ettiği “hh..hh…hiiiççç...” diyebiliyorum sadece ... hiç ! koca bir hiçç!!! Hiçlikten anlam çıkarmak için çırpınıyorum… “teyze hepinizin mi kocası boşuyor sizi buna neden ne?” diyorum “buranın erkekleri fenadır gızım bilmezsin” son cümlesi oluyor... sanki bilmem bişeyi değiştirecekmiş gibi yaşadığımız olayın sonuçlarını...

artık vak'aları sıralamaktan sıkıldım... bunun gibi bir sürü vak'a oyuncular farklı mizansen ise aynı...

her yokuşun bir inişi, her gecenin bir gündüzü olurmuş ya hani biz şimdi o inişteyiz... yine göl ayaklarımızın altında... tanıdık ama yeni birinin dediği geliyor aklıma gölü sessizce izlerken gece olduğunda o göl okyanus oluyor...
olur mu acaba?” diye içimdeki sese soruyorum ... “görmek istediğini görür, duymak istediğini duyarsın; insan isteyince her şey olur” diyor bana... “yeni bir gezi istiyorum o zaman” diyorum yine... sonra içimle beraber gülüşüyoruz ... batmaya çalışan güneşin kızıllığı bize söz veriyor ... birden tüm o kadınları unuttuğumu ayrımsıyorum içim eziliyor... birden bu köyün erkeklerini yetiştirenlerin yine kadınlar olduğunu fark ediyorum içim daralıyor...güneş batıyor...

kafe(s)deyim...

10 Kasım 2008




garip bir kafedeyim... duvardaki tablolar çapraz duruyor. benim gibi simetri hastalığı (varsa böyle bir hastalık) olanlar için kabus ... sürekli gözün takılıyor çaktırmadan tuvalete gidiyor gibi yapsam da birini en azindan birini düzeltsem diye geçiriyorsun içinden... yazdıklarıma ve hatta okuduklarıma konsantre olamıyorum bir türlü... az önce kendime acı soslu bir dost tokadı ısmarladım...sıcak servis yapılır hazırlama süresi yirmi dakika diyordu menünün altındaki notta... elinde kara kaplı defter tutan gençten bir çocuk “yanında içecek ne alırdınız?” diye sordu. garipsiyorum bu soruyu... sormasan söylemeyeceğim sanki. “Bir bardak gözyaşı lütfen” dedim. “Buz olsun içinde, azıcık da limon ve tuz istiyorum . Hmpfhh...yok hayır sek içeceğim” dedim... ne kararsızım. buzu da iptal ettim... yan masadaki adamın gülüşü iğrenç... az evvel gülerken es kaza yüzüne baktım, içi boşalmış bir karnıyarığı andırıyordu dudakları... doğum günüm bu gün... ilk hıçkırığımı attığım günü kutluyorum cesurca... dünyanın bilmediğim bir ülkesinde (sanki hepsini biliyorum) bilmediğim bir hastanede bir bebek doğuyor...bir bebek doğuyor ve daha ilk saniyede kıçına bir şaplak yiyor. Neden ? yine dünyanın başka bir yerinde belki de ülkemde biri ölüyor aynı saniyede... hatta ben bu kafe(s)de bunları karalarken ve hatta “öldü” yazdığım saniyede (saat şu anda tam 12:00:05) biri öldü bile. 31 temmuz 2008 12:00:05’ te ...................... öldü... kayıtlara böyle geçti. 31 temmuz 2008 12:00:05’ te ...................... doğdu. kayıtlara böyle geçti.gördün mü sayın okuyucu ne kadar kolay oldu. Şimdi ölen ...................isimli şahsın kıçına yediği şaplağı düşün. Şimdi onun için belki dualar okunuyor, bilinmedik bir takım yöresel şeyler yapılıyor belki, ben aynı gün ve saatte doğuşumu kutluyorum... geriye döndüğümde otuz yaramaz yıl gördüm birden , minicik bir kız çocuğu koşturuyordu oradan oraya... otuz işe yaramaz yıl... dikkatim dağıldı... yan masadaki adam çok iğrenç gülüyor... daha önce söylemiş miydim? arkamdan gelen sese yöneliyorum. dükkan sahibi bir sineklik almış eline az evvel tablolardan birini düzeltmek isteyen birinin eline vuruverdi. Allahım ne komik... iyi ki dokunmamışım... yemeğimi zehir edemem doğrusu... bu kafe(s)ye gelirken isyan sokağından zar zor kaçtım... aslında pek kaçtığım da söylenemez ya neyse , gölge kıvamında hızlı adımlarla yürüdüm diyelim...hava çok ağır, yapış yapış oluyor koltukaltların sürekli... çok terleyen biri değilim hatta hiç terlemem ama yine de öyle olabileceği şüphesi bile rahatsız ediyor beni...hem adamı hem de duvardaki yamuk tabloları görmemek için duvar kenarındaki pencerenin karşısına geçtim iyi oldu böyle... şimdi gelen geçeni izleyebiliyorum. aslında istediğim bu değil , yazmak istiyorum ben ama bir türlü beceremiyorum...yan masadaki adam iğrenç gülüyor... daha önce söylemediysem bir daha söylemek istedim.(obsesifim ben) artık ne zaman böyle gülen birini görsem burası aklıma gelecek. buraya gelmesem bile bu gün içinde bulunduğum bu ruh sıkıntımı hep taşıyacağım zihnimde artık... yazık çok yazık bu adam güçlü bir çentik attı usuma, bir süre kanayacak sonra iyileşti zannedeceğim ama ne zaman bu gülüşü duysam aynı ruh halim beni kıskıvrak yakalayacak. demek ki artık kelepçelendim ben, asla aksini ispat edemeyeceğim bir hükümlü oldum böylece. ömrüm boyunca bu gülüşten kaçmak zorunda kalacağım şimdi...kabus...bir çift girdi içeriye. ellerini birbirinden ayırdıktan sonra ayrı ayrı üstlerine başlarına sildiler...hava sıcak da ondan... siparişleri acele ile aldı çocuk...kız sürekli bişeyler anlatıyordu. En sevmediğim tip sanki karşısındakine değil de mekandaki herkese sesini duyurmak ister gibi tavırları. “konumuza geri dönelim lütfen” dedi “tam bir saattir seni öfke caddesinde bekliyorum neden böyle yapıyorsun, de ki bana şu saatte geleceğim ben o zaman orada olayım...ama bu kaçıncı” çocuk sessizce yanıtladı(duymak için çok çabaladım ) ihanet kavşağında kaza olmuştu ne yapabilirim? nereden bilebilirdim olacağını?” parmağımı şıklattım “KADER” dedim. ikisi de döndü bana baktı...süpriz at gibi fotofinish de kendimi göstermiştim en sonunda ve hemen hızla dışarı baktım...garson çocuk siparişlerini getirdi çiftin... açık söylemem gerekirse kızın tabağındaki hüznü çok güzel süslemişler kendime de ondan söylemediğime pişman oldum... ölü balık gibi kendi tabağıma indi gözlerim... dost tokadı fazla acılı... hem ben acı yemem ki... yan masadaki adamın iğrenç gülüşü bunların sebebi... çocuk çatalına doladığı tövbeyi yemeye çalışıyordu o sıra... sıkıldım onları dinlemekten saat binüçyüzkırkbeş olmuş dedim kendi kendime...hala tek bir satır yazamadım üstelik... tango to evora....bir ara çocukla göz göze gelecek oldum...ve o an anladım ki çocuğun kalbi üç oda bir salon, herkese yer var... bir ben yokum bu evde...hızla kalktım bir dikişte gözyaşımı bitirdim ve alelacele çıktım o kafe(s)den... kalemimi orada unuttuğum yolda aklıma geldi... yeni yaşıma yaş içinde girdim, yapacak bişey yok... üstelik bir de hükümlüyüm artık...

değiş-tokuş ( bölüm I )

5 Kasım 2008





Düşünme dedim sana o kadar… çünkü sen istesen de istemesen de hayat bir yerlerde devam ediyor…

Örneğin son gecende sen birileriyle bir yerlerde içerken veya sohbet ederken veya odanda yalnız kalmışken veya kitap okuyorken veya daha bilemediğim bir şey yapıyorken ben sefil sefil sokaklarda dolaşıyordum… dolaşıyordum çünkü anlaşılmamıştım… çünkü yanlış anlaşılmıştım… oturduğum masayı yumruklayarak , kendime hakim olamayarak bir haftanın birikmişliğiyle "bi git yaaa" diyerek terk etmiş daha aşağılık cümleler savurmuştum içimden… bir haftamı ziyan etmiştim… enerjimi bir kişi için harcamak yerine kendime harcama kararı almış ama sonrasında ekipteki diğer sevdiğim insanlara haksızlık etmek istememiş ve devam etmiştim içinden çıkılamaz labirentimde tek başıma yol almaya… gitar çalarken senin yanına sinsice sokulmuş sana şarkılar çaldırmış ama sonrasında sorduğun tüm soruları havada bırakmıştık…hiç adil bir anlaşma değildi elbette… oysa en güzel iletişimle sesleniyorduk birbirimize…şarkı söyleyerek…çığlık atmak istiyordum hayat hala güzel gerçekten boşver bak benim halim daha acınası diye… harbi bir dost sohbetine , gerçek bir gülümsemeye milyarlar dökebilecek gücüm vardı…ama ne zaman elimi cebime atsam birden tüm bu istediklerime değmeyeceğini görüyor yine vazgeçiyordum… (oysa o metelikler cebimi çok yakıyordu benim) başaramadım ( neyi ki? niye ki? ) yine… kaçmış, kaçmış kaçmıştım…önce bir limandaki balıkçı amcaya sığınmıştım gecenin bir yarısında… kıçı kırık bir tabure atmıştı önüme "geç otur" diye… denizi anlattı bana ;ben sustum…dünyasını anlattı bana; ben sustum…balıkları anlattı bana; ben sustum… önümdeki uçsuz bucaksız mavi mürekkep gecenin ortasında siyaha çalıyordu kendini… duyamıyordu hiç kimse ondaki serzenişti… susuyordum çünkü balıkçıdan ziyade onu dinliyordum…(buradaki "o" mavi mürekkep aslında. daha anlaşılır cümleler kurmalısın) sonra bir sms aldım "yoğun bakımdaydı, artık değil" yaZıyordu minik ekranda… sildim onu… hayat hala devam ediyordu… amcayı orada bıraktım kendi halinde… yakarmak, yalvarmak istiyordum ne olur ölmesin diye( kime ki? olmaz ki) … bir gruba takıldım sonra; tanımadığım ama karşımda yutkunurken bulduğum, saçma bir samimiyet ve yılışma duygusu ile bana yaklaşmakta gecikmeyen grup üyeleri ile çok değil kısa bir süre muhabbet tükürdüm… ortama sahte ama olanlara en gerçek tanık yine bendim… gündüz gittiğimiz deniz kenarına yürüdüm… zifiri karanlık olmuştu artık gece… korkuyla karışık huzur büyütüyordum içimde. Hangisini daha çok beslersem bir diğerini alt edebilecek güce sahip olacaktı… huzuru seçtim (öylesine)… bir çiftin ön sevişmesini bozdum yanlışlıkla hiçbir kötü niyetim olmaksızın… çocuk duyabileceğim şekilde bana küfretti… niyetim sadece denize karşı bir sigara içmekti oysa… kız az sonra başına gelebileceklerini bildiğinden ve bunu istediğinden olsa gerek yanıma yaklaşarak bana "lütfen gider misin?" dedi (insan müsveddesi sendeki)… uzaklaştım oradan… yapabileceğim başka bişey olmamasından belki de (bundan kime ne?) bir kez daha sarıldım en sevdiğim yanıma; yalnızlığıma… bir kez daha içlendim bir başımalığıma (çok da umrumda değil aslında)…doğalı yani örüme ömür katılalı 4 saat olmuştu…(30 yitik yıl artı dört saat ) gayya kuyusunun yanında dikildim öylece…bir on kuruşluk çıkardım atıverdim kuyuya… en ağır bunalımın (yazara göre en ağır bunalım tarifi : bir gün öleceğini bile bile yaşamaya çalışmak) nereye gideceğini bilmeyen yolcularına sesleniyordum içimden şimdi "YALAN!" … Yalan diye bağırdığımı duyan gecenin sakinleri birbirlerini iterek uzaklaştırdılar yanımdan… avare mahallesinden çıkıp, ne idüğü belirsiz sokak önünden hafifçe sola kıvrılarak çaresizlik otelinin önünde bekler buldum kendimi böylece… ayakkabılarımı elime alarak, ayak parmak uçlarım üzerinde merdivenleri çıktım (asansör?) odama girecek cesaretim yoktu… soğuk otel koridorlarında çıplak gezen, ısınmak isteyen bir kediye benzettim kendimi…(kedi neden giyinmek istesindi ki? Saçma. Devam etmeliyim…) senin odanın ışığı muhtemelen açık kalmıştı gördüm… ya da sen de yeni gelmiştin ya da her neyse o olmuştu… bilemiyorum… ama terasta duramamış yine kendimi irade yokuşundan aşağı bırakmıştım… sonrası yok bende (belki de var…) koskoca bir hiç geceyi bir daha anlatmayı deneyebilirim… ama sen düşünme ne olur… çünkü sen istesen de istemesen de hayat bir yerlerde devam ediyor… değişmeyecek, değiştirmeyecek, değiştiremeyeceksin...