"O" sun...

15 Temmuz 2009


dersin konusu çok saçmaydı… aslına bakarsan okula açılan bu bölümün gereksizliği üzerine o kadar çok kafa yormuş ve yorulmuştum ki sadece bana verilen kırk dakikaları doldurma telaşındaydım… kırk dakikalar birikiyor sanki kırk yıl oluyordu nezdimde… belki de bu bölüm için uygun olan eğitmen de ben değildim, ama artık çok geçti başladım… “şimdi sizlere yeni bir hikaye anlatacağım ve o hikayeyi birlikte….” diye başlamıştım geleneksel konuşmama:

“günün birinde yalnız başına yaşayan bir kadının penceresi çalınmış... gelen bir kırlangıçmış… “aç pencereni” demiş kırlangıç… “bırak yanında kalayım ve sana yoldaş olayım” “olmaz” demiş kadın sertçe… “açmam penceremi git başımdan”… ertesi gün tekrar gelmiş kırlangıç “ne olur al beni yanına, yüreğinde sana arkadaş olayım” diye yalvarmış… kadın “ben seviyorum yalnızlığımı sana ihtiyacım yok” demiş… birkaçgün sonra kırlangıç tekrar pencereyi çalmış… “bak demiş bu son gelişim…izin ver ısıtayım seni sohbetimle, bak kışda geliyor… geceleri uzun olur, soğuk olur… soğuk kış gecelerinde arkadaş olurum sana” demiş… kadın aynı ifadeyle “bir daha gelirsen yolarım kanatlarını, defol git başımdan, benim kimseye ihtiyacım yok” diyerek son kez kovmuş kırlangıcı… derken aylar geçmiş… kış bitmiş, ilkbahar olmuş, yaz gelivermiş… kadın belki dönmüştür tekrar pencereme diyerek büyük bir umutla kırlangıcı bekler olmuş… sonra onu bulmak için bir bilgeye gitmiş ve durumu anlatmış… bilge dikkatlice dinlemiş kadını… sonra acı bir tebessüm eşliğinde bilgeden şu yanıtı duymuş: “çok yazık! çok yazık etmiş, büyük bir yanlış yapmışsınız” kadın büyük bir telaşla sormuş “neden?” diye…”bilmezmisiniz?” demiş bilge “kırlangıçların ömrü altı aydır….”


hikayeyi bitirdikten sonra bu hikayedeki kadın mıyım yoksa kırlangıç mıyım bilemiyorum aslında diye iç geçirdim… bunu bir soru olarak algılayan çocuklardan biri el kaldırdı “hiç biri bence” dedi heyecanla… irkildim açıkçası böyle bir soruyu yönlettiğimin bile farkında değildim o ana kadar…sesli düşünmüş ve yakalanmıştım… sol arka çaprazda oturan kızlardan biri bilmiş bir şekilde atıldı. “hiç de değil eğer birini seçmek gerekiyorsa kadın olmayı tercih ederim yalnızlığı seçtiğime göre bir bildiğim vardır elbet” dedi. bu yaşta bu kadar kesin ve sert yargılarının olmasına içerlemiştim açıkçası... zira ben o yaşlarda hiçbir zaman yalnız olmadığımı düşünürdüm… “ne var bunda” diye atladı öteki “ömür dediğin kısaysa -ki kırlangıcın öyleymiş, neden illa bir yoldaş bulmak zorunda kalalım ki?” hafif tıknaz bir çocuk atıldı “hocam siz bence kırlangıçsınız ama her seferinde yanlış pencereyi çalmışsınız… ömrünüz yetseydi doğru pencereyi bulacağınızdan eminim” dedi… sınıfın duvarları üzerime geliyor bu çocukların ne zaman büyüyüp küçüldüğünü düşünüyordum… haklı olabilir miydi acaba? gerçekten doğru pencereyi bulamamış mıydım? yoksa o kadın gibi her gelen kırlangıcı elimin tersiyle mi itiyordum? sınıfın en haylaz çocuğunun bu konu ilgisini çekmiş olacak ki pür dikkat diğer arkadaşlarını dinliyor kendince bir şeyler yazıyordu önündeki deftere… tıknaz çocuğa usturuplu bir yanıt bulmak için epeyce uğraşan sol arka çaprazda oturan kız “bana kalırsa siz o yalnız kadınsınız baksanıza yaptığınız hareketi doğru varsaydığınız halde aklınız karışmış ve çözüm için bilgenin kapısına gitmişsiniz” dedi... tıknaz çocuk yine atıldı “ya o bilge de ona kadının kırlangıca yaptığını yapsaydı ve kapısını açıp bunları söylemeseydi o zaman bu hikaye nasıl biterdi? diye soruverdi… sınıfı belli belirsiz bir karmaşa sarmıştı… tıknaz çocuk da doğru söylüyor olabilirdi… bu tartışmaya nasıl son vermem gerektiğini düşünmeye başladım… konumuz bu değildi elbet ama bu çocuklar oturmuş resmen beni ve içinde bulunduğum durumu tartışıyorlardı… “ne yani hocamız şimdi de bilge mi oldu diyorsun?” diye sordu kız tekrar… “hayır” dedi çocuk “kırlangıç doğru pencereyi çalsaydı içeri girebilirdi, kadın doğru bir bilgeye gitmiş ki öğrenmiş işin aslını…” haylaz çocuk el kaldırdı
“hocam” dedi “siz ne o kırlangıçsınız ne de o kadın… siz o altı aysınız yani siz bir mevsimsiniz… gelip geçici …siz insansınız hocam!!!…insan…!!! ya yalnız ya değil, ya ölümlü ya değil kimin umurunda… siz ne olmak isterseniz “O” sunuz….”
kalakaldım öylece…

ben eskiden de yanlızdım...

13 Temmuz 2009




size saçma gelebilir ama ben blogumu ilk açtığım zamanlar bunun herkes tarafından okunabilidiğini bilmiyordum… dersaadet vardı beni arkadaşım o bana yorumlar yazardı ben onu cevaplardım… sonra bir gün diskurella bana bir yorum yaptı... amanın dedim beni biri daha okuyor sonra arkasından demet geldi ufak bir araştırma yaptıktan sonra ben anladım ki burada yalnız değilim… bir sürü blog var bir sürü kişi var… sonra onları okumaya başladım… kimi aşikar bir şekilde takibe alırken ( pucca, siminya, şuur fuhuşu, prince, siboreta, birbarfilozofu, malıngözü rectoa yazamadıklarım alınmasın) kimilerinin gizli takipçisi (5 posta) oldum… ama bir sürü blog bir sürü yaşam ve bir sürü insandan da ihtiyacım olan her şeyi almaya başladım… ihtiyacım olan şey gözlemdi, insan yaşayışlarıydı, gerçeğin hayalle , hayalin gerçekle kesişebilmesiydi... benimkinden farklı hayatları görmekti... ve bir projem var artık… tüm bloggerları okuduğum kadarıyla aynı kurguda toplayacağım… bu projemi buraya yazdığım için umarım pişman olmam… hayata hep geç kalırım zira… aşık olduğumu geç anlarım mesela, beni seveni fark edemem, sınav saati hep yarım saat sonradır benim için, orta yaşlı halimde gençliğimin, gençken çocukluğumun farkına varanlardanım ben… şimdi bu projeyi benden önce hayata geçirene ne yaparım bilmiyorum bu yüzden… kimi zaman birilerinin intiharına tanık oldum, kimi zaman aldığı ödüllere sevindim, kimi zaman erkek arkadaşlarını okuyarak yalnızlığımı bir kez daha sevdim, kimi zaman ise kadın blog yazarları tartışmalarına destek verdim, sansüresansür istedim, engelleri kaldırmak için çalıştım… bir de başka bloglarda gördüğüm mimlerde hep kendi ismimi aradım… her zaman olduğu gibi yine yalnızdım bu mim olaylarında… açık söylemem gerekirse bloguma bu konuya yer verebilir miyim bilmiyordum… taaa ki yazılarını okumaktan büyük keyif aldığım hatta kendisi bilmeden bazı yazılarını araklayıp kendi blogumda yayınladığım godsy beni mimleyene kadar… hemen belirteyim bloggerlar arasında kısa metrajlı tanıdığım tek kişidir kendisi… ama eğer hislerim beni yanıltmıyorsa uzun metrajlı görüşmelerimizin devam edeceği kanısındayım… özellikle iltifat matbaasında aynı dili konuştuğumuzu hissettiğim, kendi blogunda ise bir günümü yazsam aynen böyle yazardım dediğim bir yazar… onu da bir kış gecesinde keşfetmiştim zaten onu okudukça tüm yalnızlığımı paylaşıvermişti… o bilmez ama ben oku okumayı çok severim... arada sırada yorumlar ben de buradayım diye göz kırparım, yolun çok başındayız lakin eminim epey yol alacağız... neyse asıl konumuza dönelim mim konusu da çok güzel… başarabilir miyim bilmiyorum ama elimden geldiğince bir şeyler yazacağım… konusu aynen şu :



"Hangi kitabı okuduğunu gördüğünüz bir adamla/kadınla tanışmayı isterdiniz?”



bir kere bir erkeğin kitap okuyor olması bile yeterli geyiğine hiç girmek istemiyorum… bu bana nasıl bir kadın isterdiniz sorusuna "nefes alsın yeter" şeklinde cevap vermekle gibi gelir... okumak elbette büyük bir kıstas lakin sınırlarını iyi belirlemekte fayda var... sırf metroda, plaj kenarında, herhangi bir cafede , bankta , orada burada kitap okuyor ile tanışmak zorunda hissetmem kendimi... eğer şansım varsa o beni nasılsa bulur... ha bir de dönüp baktım da sevdiğim tüm yazarlar bana sevdiklerimden kalma o yüzden eteğimdeki taşları şu şekilde dökebilirim;


Boris Vian, Charles Bukowski, Ursula K.Leguin, F.Kafka okuyorsa üzerinde epey kafa yorarım… ortak noktamız çok olur, birbirimizi tamamlarız, espri anlayışımız aynı olur ve tek mimikten birbirimizin ne yapacağını biliriz eminim… uzun vadede süper kanka oluruz, harika ve keyifli zaman geçirilebilir ama ev hayatı olmaz…

Murathan Mungan, Sunay Akın, Kenan Kalecikli, Cezmi Ersöz, Küçük İskender vb. okuyorsa üzerinde çok düşünmem, beraber sürekli ağlarız, depresif mode daima on olur, minik kaprisler ve kıskançlıklar ile bir süre sonra bir de bakmışım ki sevgilim değil sahibim olmuş koşa koşa kaçarım…

Atilla İlhan, Ahmet Telli, Paul Auster, Elif Şafak, Amin Maaoluf, Alper Canıgüz okuyorsa onu çok ciddiye alırım... muhtemelen aynı kütüphanelere sahibiz diye düşünürüm…ortak noktalarımız vardır,zekidir, zevklidir, kibardır ve onu tanımaya çalışırım, çalıştıkca beceriksizleşirim, kendimi kasarım, yorumlarım , uzak dururum ve muhtemelen o gider ben onu özlerim…

Paulo Coelho, Italo Calvino, Umberto ECO okuyorsa kendimize ait bir dilimiz olacağını çok iyi bilirim, üçüncü şahısların bizi asla anlamayacağına eminimdir, onunla olmaz ama o hep vardır bir yerlerde ve ben onu her zaman anımsarım… tek kelime ile beni anlar ama o kelime asla derdimle alakalı değildir, tren derim uzaklık der uzaklık derim evren der evren derim bir de bakmışım ki kapımın önündedir... tadı başkadır bambaşka… o yüzden usul usul yanına yanaşırım…

bu mim için kimleri seçsem bilemedim... yazmak isteyen üzerine alsın lütfen... daha ilk milli oluşumda havalara girip hadi yazın yazın demeyeyim(belki link verdiklerim yazabilir)

ve bu mim de burada biter ben çekip giderim…

bana bir masal anlat semmy…içinde gerçekler olsun…

12 Temmuz 2009




bir varmış bir yokmuş… yok olan yerde varlar, var olan yerde neden yoklar aranırmış... evvel zaman içinde bir küçücük kız kalbura dönmüş bir yürekle yaşama savaşı verirmiş… develer yokmuş ama sürekli kendini dev aynasında görenlerle birlikte olurmuş bu küçücük kız… pirelerden değil sıkıntıdan kaşınır kaşındığı yerleri kanatır, kanadıkça yeni yaralar açarmış bedeninde…
annesinin beşiğinde tıngır mıngır sallanırken pembe düşler kurarmış… bir gün gelmiş ve o beşikte yatamayacak olmuş... işte masal tam da burada başlamış… masal bu ya sonları hep mutlu biter sanılır… oysa öyle olmaz kimi zaman… kimi zaman bir masalı yeniden yazma şansı istenir, külkedisinin ayakkabısının aslında ablasının ayağına olması fikri hiç de hoş gelmez kimilerine, veyahut kırmızı başlıklı kızın ölüsünü bulmak tilkinin karnında korkutucu gelebilir, uyuyan güzeli prens öpse bile asla uyanmayacağı gerçeğine ne demeli? prenses kaç kurbağa öperse öpsün hayatında hiçbir şeyin değişmeyeceğini öğrendikten sonra ve bu gerçekle bir ömür boyu yaşamak yerine bırakıverse kendini okyanusun derin sularına? söz gelimi masal prenses ölmüş ve ailesi bir daha hiç mutlu olamamış şeklinde bitse kaç kişi mutlu yaşayabilir? İşte bu masal da o türden…

bu küçük kız gün gelmiş ilk kaybını yaşamış… tüm gece ertesi gün giyme hayali kurduğu bayramlık kırmızı ayakkabasını gittiği bir evin kapısının önünde bir başkasına çaldırmış… ve o gün anlamış ki aslında yaşam dediği kayıp ve kazançların olduğu kocaman bir terazi…kefelerinin asla eşit olamayacağı… sonra tekrar devam etse de kaldığı yerden bu sefer de ilk korkusunu yaşamış… pembe düşlerinde gördüğü adam çıkıvermiş bir gün karşısına onun olmasını o kadar çok istemiş ki korkar olmuş bir daha aşık olamamaktan… sonra o adam bir gün sebepsiz yere gidivermiş ve o gün anlamış ki aslında yaşam dediği korkuların ve yanılgıların olduğu kocaman bir elma şekeri… tadının hep damakta aynı kalacağı sanılan… derin bir nefes almış küçük kız pembe düşleri yerini kara sabahlara bırakmış… büyümüş sonra belki de büyütmüşler onu… her yeni başlangıcında yeni sonlar görmüş yeni sonlar yeni başlangıçlara gebe kalmış… gelen gitmiş, giden dönmemiş… bu masal da burada bitmemiş… gökten elma düştüğü hiç görülmemiş lakin bu küçücük kızın aklına hiçbir zaman mutlu bitmeyeceğini bildiği masallar düşmüş…kendini anlatmak istemiş becerememiş…

geçiştirilme...

10 Temmuz 2009


“Yıllar yıllar evvel okuldan mezun olduğumda alay konusu olacağımı bildiğim halde açtım burayı… yıllarca hiç ödün vermedim gelen gidene karşı… ama artık yeter noktasındayım… cümlelerimin sonuna koyduğum üç harf devamının geleceğinin garantisi gibi görünse de aslında değil… kendi şehrimi yeniden keşfediyorum…
"hayatın dışı renkli içi boş bir balondan ibaret olmadığını bana kim kanıtlayabilir ki?" serzeniştleriyle bir günü daha tamamlıyorum… aslında önemi yok hangi yılı veya hangi ayı ve hatta haftayı yaşadığımın… önemi olan şey sadece “aslolan ne?” sorusuna verebileceğim tumturaklı bir cevap bulabilmek… bu cevabı bulamayacağımı ve asla kelimelere dökemeyeceğimi bilmek ise garip bir haz veriyor bana… hüzün ve hazzı aynı anda yaşamak öyle yorucu ki…oysa her şey mümkün olabilirdi bu ikisini aynı kefeye koymamayı başarabilseydim… çok sıkıcıyım değil mi? hatta öyle sıkıcıyım ki kendi bedenim es kaza aynada kendi aksiyle karşılaştığında hafif geriye doğru sekiyor. Bu milimetrik saniyelerde olan bir hadise…. Oysa o kadar aşinayım ki ruhunu kaybetmiş sefil bir bedene … bu durumun beni hiç rahatsız etmemesi gerek … aradabir çalı süpürgesiyle içime doldurduğum çöpleri şöyle bir köşeye yığmak gelse de içimden bunu düşündüğüm an ellerim titremeye başlıyor… kaşlarımın tam arası seğiriyor ve belli belirsiz yaşarıyor gözlerim… hemen akabinde başımı nerede bulunduğumun önemi olmayan bir yere dayıyorum derin derin solumaya başlıyorum…gözlerimi sımsıkı kapatarak içimden geçmesini diliyor, kabullendim, sus artık , tamam, bir daha olmayacak, hepsi geçti diye sayıklamaya başlıyorum…sonra bunu tekrar yapamayacak kadar yorgun buluyorum kendimi… hayır mevzuu o çöplerin örttüğü başka bir çöplüğün olması… yani işin ucu derine en derine dayanıyor. Bir çöp çıkıyor altından bir tane daha sonra bir tane daha, bir tane, bir… bu böyle sürüyor… çöpten kastımın ne olduğunu biliyorsun değil mi? yoksa içimde buruşturulmuş kağıt parçalarının, çikolata ambalajların, kullanılmış enjektörlerin, çiğnenmiş sakızların, kaçmış çorapların, teki kaybolmuş küpelerin ne işi var ?”

o kadar sıkıldım ki onu dinlemekten, “bir sn müsaade eder misin?” diye kalktım masadan… niyetim tuvalete gidip bir süre kafamı dinlemekti öyle ya tam iki saattir aynı çerçevede dönüyordu konu. ne iki saati ? tam 20 yıldır aynı çerçevede dönüyordu… ben de onun sayesinde zaman kavramımı yitirmiştim… hızla kapattım tuvaletin kapısını “ben de geleyim orada devam ederiz sohbete” diyebilecek kadar da arsızdı çünkü nezdimde… aynada kendime baktım kendimi gördüğümde bedenim hafifçe geriye doğru sekti… fark ettim ki benimle gelmiş ve devam edecekti konuşmasına…