26 Şubat 2011
Tezatliklar cumhuriyetinin bir başka şehrindeyim bana hazırlanan( ne hazırlanması, kendim hazırladım) bu hafta sonunda… yine bir yolculuk... beni bu yolculuklara mecbur kılan
nedeni arıyorum bu kez... dört yıldızı nasıl edindiğini henüz anlayamadığım bir otelin mutfaktan bozma lobisinde çaresizce resepsiyonist recebi bekledim... hem de tam bir buçuk saat...sonrasında geldi ve özür bile dilemeden rezervasyon listesini kontrol etti… bir ayağı aksak olan bu adamın hikayesi de en az benimki kadar anlaşılmaz… rezervasyon yaptırmadığımı özel olarak söylemedim ki beni bekletmenin karşılığı bu olsun ve hesaplaşalım diye… içinden konuşarak yarım saat iki adet kara kaplı defteri ve bir ajanda bozmasını kontrol etti tek tek… gözlerini devirerek ‘yok’ dedi ‘adınızı bulamadım…’ “benim adım yok zaten” dedim… “isimsizim ben… adım olmadığı gibi rezervasyonum da yok…” bir süre yüzüme baktı garip bir ses çıkartarak başını iki yana sallarken elindeki kalemi yere düşürdü ve almak üzere eğilirken yine aynı anlaşılmaz bir sesle bu kez cümle kurdu… ‘kalcaaanız mı burada?’ (pardon soru sordu) önce evet demeye yeltendiysem de yine aynı hesaplaşma mantığıyla ‘kalcam, kalcam’ dedim… arkasındaki dolaptan don lastiğine takılmış ve üzerinde kaç yazdığını anlayamadığım eski bir anahtar aldı… ‘ikinci kat’ ‘5 numra’ dedi… (numra dedi… evet, yanlış duymadım numra dedi…) girdiğim yerde neyin nerede olduğunu anlamam sadece bir sn. mi aldı... iki metreye bir metre olan odada bir yatak ve bir komidin beni bekliyordu gözlerindeki yaşlarla...çünkü ara katta olmasına rağmen tavandan akan suyun nereden geldiğini orada kaldığım süre boyunca bir türlü bulamadım... otele ilk girdiğimdeki ruh halim buydu… aradan günler geçti ve bu garip yerden bir gün bile dışarıdan çıkmadığımı itiraf etmeliyim…(hayal ettiğin gibi bir itiraf olmadığı için üzgünüm)
şimdi bekleme salonunda ya da şöyle diyelim; konuk oturma grubunda yani hepi topu bir tane olan tek kişilik koltukta bir cevap bulurum ve geleceğe dair bir plan yaparım umuduyla bekliyorum... elli santim çapında bir sehpa da bu koltuğa dolayısıyla bana eşlik etmekte… duvarda yürüyen böceklere de Pablo picassonun tabloları eşlik ediyor... bu otelde ayak sesini duymayı özlediğimi fark ediyorum birden… nasıl olduysa otel sahibi duvardan duvara hali kaplatmış bu nadide(!!!!!) yeri... iliklerime kadar yalnızım hiç bitmeyen, bitmeyecek üşümelerim bu yüzden… sanırsın ki ayaklarımda on tane ince kristal taşıyorum parmak yerine… biri dokunsa çıtır çıtır kırılacak… o derece üşüyorum… ‘benim yerime de sev’ diyor sesi bayatlamış kadın eski bir radyodan haykırarak... zaten etrafımdaki her şey eski... sürekli aynı tuşuna basılmaktan rengi solmuş olan bu radyonun orijinal rengini hayal etmiştim ilk günlerimde artık bundan vazgeçtim… (hayal bile edemiyorum... kaybettiğim özelliklerimden biri bu…) ‘benim yerime de sev sakın bekletme hayatı’..."bir insan sevme hakkını başka birine devredebilir mi?" sorusunu yazdım önümdeki boş büyük beyaz kağıda... su doku çözer gibi her bir heceyi doğru yere yerleştirme kaygısı gütmeden ve belki de ilk defa... devredebilirse elinde ne kalır? bu hak onunsa neden devretsin ki? aklıma o an geliyor vaktiyle biri de bana vermişti bu hakki sen hem kendi adına hem de benim adıma sev, çok yoğun ve yorgunum, işim başımdan aşkın bir de beni bu işle uğraştırma demişti... sanki ilk ve son şansım buymuş da sanki bu görev çok önemli bir o kadar da kolaymış gibi elimden geleni yapmıştım... ayni anda hem onu, onun yerine kendimi, ikimizin yerine de bizi yani ilişkimizi çok seviyordum... benim yerime de sev ama anneme benzeme kadınım ol... benim yerime de sev ama sen konuş ben dinleyeyim, benim yerime de sev yorulursan hazırda başka biri var zaten ona devredersin bu işi... tezatlıklar cumhuriyetinin saygıdeğer, sevgili vatandaşlarından biri olarak artik rahatlıkla diyebilirim ki hiç bir haltı beceremediğim gibi bunu da beceremedim... gitti giden...
benim yerime sevme kendi işimi kendim görürüm... yaşamak yalan belki yalan delice sevmek...

0 kişide semmy' e anlatmış:
Yorum Gönder