27 Şubat 2009
"Çözemedik gitti" yazın dedim mezar taşıma...
"neden ki ? " dediler...
ben de çözemedim o yüzden dolandım ya kendi darağacıma...
yazmazsam ne kalır ki geriye....
"Çözemedik gitti" yazın dedim mezar taşıma...
"neden ki ? " dediler...
ben de çözemedim o yüzden dolandım ya kendi darağacıma...
Kafamın içinde bir sürü kelebek var. Hepsi aynı hızla değil farklı hızlarla ama aynı zamanda kanat çırpıyor. Öyle bir şey ki bu "durun" bile diyemiyorum, demek istemiyorum çoğu zaman. Bu yüzden de saçım başım dağılmış vaziyette geziyorum orada burada. İnzivaya çekilişim bile bir olay yine her türlü olayın tam orta noktasında bulunuyorum. Bu halimle onun karşısına çıkmaya çok utanıyorum. Gerçekten utanıyorum... unutmaya çalıştığım, korktuğum kaçtığım bu yüzden de hep dilime doladığım "ahh ahh" ların yerini başka ünlemler alıyor birkaç haftadır. Kelebekler bir kalbime bir beynime üşüşüyorlar. Her iki yerde de balla besliyorum onları. Ben de memnunum bu halimden, onlar da ama dışarıdan bakıldığında al al olmuş yanaklarım utancımı gizleyemiyor bir türlü.sesini unutmaktan korkuyorum . insan hiç unutmaktan korkar mı ? korkar tabi korktuğu o kadar çok şey var ki aslında kokunun, gülüşün, yüze oturan herhangi bir mimiğin, dokunma şeklinin, sözgelimi söylenen herhangi bir kelimenin veya ne bileyim akla hayale gelmeyen herhangi bir detayın iki mesafe arasına açacağı derin yarıktan korkuyorum. Yıllarca özene bezene yazdığım bazı formüller var:
Hayal x kur(ma) = kırılma,
GÜVEN(ME)-BAĞLAN(MA) = yıkılma,
SEV(ME)+(12 x ay)=acı çekme,
İLGİLEN(ME)+DÜŞÜNME = üzülme,
FARKINDA – OL(MA) = mutlu ol... 
şimdi tüm bu formülleri bir çırpıda yeniden düzenleme fikrinden korkuyorum... Şu anda ürkekçe tutuyorsun ellerimden , söylediğin şarkılar filmlere konu oluyor çoğu kez, okuduğum satırlar parmaklarını oluşturuyor mesela... yavaş yavaş tamamlıyorum seni...sonra kollarını bulcağım, bacaklarını, bedenini,seni sen yapan tüm özellikleri; gözlerin kalacak bir tek geriye biliyorum ki onlara şu an çok ihtiyacım var... Sesini unutmak istemediğimden olsa gerek hafızama kazıyorum tüm sözlerini, dilediğim zaman ulaşabilmek için de en görünen yere koyuyorum sesini. Parmaklarıma minik kurdeleler çiziyorum , tersine de minik notalar yapıyorum ki sesin iyice kazınsın hafızama... yolum uzun biliyorum... ruhumun serzeniştine tıkadım kulaklarımı... istiyorum ki biraz da ben konuşayım... nicedir susmuyor muyum? masanın üzerini itinayla boşaltıyorum... bir sürü "işime ya yararsa" diye düşündüğüm şeyleri diziyorum öncelikle, ihtiyacım olan her şey elimin altında bulunmalı. Biraz cesaret almıştım geçenlerde yoldan geçerken evin yakınındaki bir mağazadan. Umarım bozulmamıştır... bir de bi liste yaptım, ihtiyaçlar listesi... şimdi kontrol ediyorum bakalım her şey tamam mı? Ne yapmaya çalıştığımın farkındasın sanırım... acele etme... sadece bu süre zarfında izin ver bir kere dokunayım sana... sen de koy başını sol göğsümün altındaki cevhere ve izle... “kabul et” her şeyin başı bu... ve ne olur ağlama ve korkma artık...
dışarıda mekanın birindeyiz... içilen sigaranın haddi hesabı yok içinde bulunduğumuz mekanda…içerideki yoğun sigara dumanı üzerimize çökmüş bir hayli… o dumanla birlikte biz de hayatın içine çökmüşüz... kesif bir koku ve kasvet kaplamış üzerimizi... herkesin bir derdi bir kederi var içinde belli... mamafih biliyorum ki benim yaşadıkları bu krizi yorumlamam dertlerine meze olmayacak... 5 yıldızlı tatil köylerinde milletin kanını kaynatan şarkıların hepsi bizim kanımızda donuyor... serviste aksamalar olsa da kimse oturduğu koltuktan kıpırdamıyor... kimsenin de umurunda değil zaten... kimi gam yüklü,kimi bunalım…kimi yorgunluktan neredeyse iki sandalyeyi birleştirip uyuyacak, kiminin aklında bin bir soru işareti... ne yapacağımızı bilemiyoruz... zaten bu koşullar altında bilmemiz de gerekmiyor, “bilmesek de olur”a takmışız kafamızı... biraz hareketleniyor gibi oluyor ortam daha sonra sözcükler ağır aksak ilerliyor ...
Havalar güzelleşti değil mi? sorusuyla başlayan, hafta sonu bir yerlere gitsek ya ? ile gelişen, ne zamandır fotoğraf çekmiyoruzla can çekişen oylat'a gitmek iyi fikirle hararetlenen tartışma gölyazı' da son buluyor ... işin tuhaf yanı ertesi gün buluşma yerine gelen herkes oylat'a gitmek üzere yola çıkmış bireyler... mamafih yol bizi bir göl köyüne götürüyor... adı:gölyazı …
Yol keyifli fazla viraj yok ve fazla kötü de değil... 7 kişilik bir grubuz ... dün geceden kimsede eser kalmamış belli... 7 kişilik keyifli bir grup olmuşuz... herkes unutmak istemiş belli...
İçindeki muamele ile tezat renkte bir belediye binası,fincanları artık boşalmış köy kahveleri, köyün iki yakasını bir araya getiren köprü, iki yakasını bir araya getiremeyen köylüler, her kuşa,her çiçeğe,her börtü böceğe iğreti bir hevesle biraz da gıpta ile bakan tüketmeye meyilli şehirli gençler,bağ bahçe bozumu sebze ve meyve sandıklarının içleri dolu ;mideleri boş insanlara kucak açmış karşılıyor bizi... yazgısına çoktan boyun eğmiş üzerine yazıp çizebileceğiniz gerekirse silebileceğiniz ama ne yaparsanız yapın hafızasında her şeyi tutacak dümdüz bir göl (gölyazı adı buradan mı geliyor acaba), inişli çıkışlı yollar, duvarları eski ve yıpranmış kerpiçten, kapı ve pencereleri ona inat rengarenk içleri kara evler yığını, her yokuşun sonu yine aynı göle maya çalmış,bir dinginlik bir sessizlik hakim ...
1. vak'a
artık karaya hatta asfalta çekilmiş eski bir kayığın kıç tarafında yerde otururken gördüm onu ...bacaklarını uzatmış ama öyle usturuplucana ... taaa ayak baş parmağına bir ip takmış ip vucuduna kadar örümcek ağı gibi onu sarmış ,ilerliyor ve kollarına kadar geliyor ;ağ örüyore...elinde ilginç bir alet , iple kendine bi delik açıyor aleti içinden geçiriyor düğüm atıyor sonra çekiştiriyor ... sonra tekrar... sonra tekrar... sonra tekrar... ama bunu o kadar umarsızca yapıyor ki sanki o asfalt üzerinde doğmuş, sanki elinde o büyük çengelliiğne doğuşundan beri varmış,sanki o hayatta sadece ağ örmeliymiş, ama kadınmış... şairim geliyor ona bakınca hemen aklıma yüreğinde bir tufanın negatifleri…yankılanıyor aynı mısra defalarca defalarca... susmayacak gibi...gözleri dalgın ,bakışları ezbere...usulca yaklaşıyorum yanına “kolay gelsin teyzem” diyorum ... “sağol “ diyor … “senin bi fotoğrafını çekebilir miyim?” diye soruyorum...birden toparlanıyor aklına bir şey gelmiş gibi duraksıyor “sakın çekme!!! ” “aa aa neden yaaa?” diyorum şımarık çocuklar gibi “çektirmem!!!sakın çekme gızıııımmmm kocam boşar beni sonra” diyor...”O zaman sadece ellerini çekeyim olur mu?” diyorum uslanmayacağı her halinden belli şımarık çocuklar gibi... “e hadi bakalım” diyor... diyor ama bunu demesiyle birlikte derin bir “ahhhh...”çekiyor...”sen bilmesin gızııımmm o ne fenadıırrr “ aklımdaki ses yanılmamış
“yüreğinde bir tufanın negatifleri ölümden gelmiş, kollarıma yakışmış bırakmam kimselere”

2. vak'a
yürüyoruz... dik bir yokuşun başındayız henüz... yürüyoruz dakikalar geçiyor, yürüyoruz bizden habersiz birileri doğuyor, yürüyoruz bizden habersiz birileri kavgalar ediyor, yürüyoruz bizden habersiz birileri aşık oluyor, yürüyoruz bizden habersiz birileri kimbilir neler yapıyor... ellerimizde makinalarımız o anın tadını sonuna kadar çıkarma meyillisiyiz... yokuşu yarılıyoruz bir grup kadın kapı önünde oturmuş... aralarında geçen konuşma herneyse epey hararetli... sarı bir oğlan çocuğu koşturuyor ortalığa salınmış... yaklaştıkça kadınlara fark ediyoruz ki aralarında en az birer kuşak yaş farkı var ortalıktaki ufaklık da muhakakk ki içlerinden birisinin torunu... bunu resmetmeli diyorum kendi kendime öncelikle ufaklığı alıyorum kadraja tam parmağım deklanşöre yükleniyor ki bir ses “duuuuurrr!!! “ “Sakın çekmeeee!!!” diye bağırıyor “a aa neden?” diyorum… “çocuğun annesine sor” diyor bir kadın oradan...güleç yüzlü, utangaç bir kızcağız pencereden uzatıyor boynunu... yanakları al al... “sakın çekme, eşim kızar” diyor... çaresiz uzaklaşıyorum yokuşun diğer yarısına doğru... aklımda binbir soru işareti...
3. vak'a
yine bir kadın yine benzer bir hikaye ... aynı sorulara aldığım aynı cevaplar beni yormuyor henüz ... sadece kendime bak biri çıktı ispatı yapmaya kalkıyorum yüzsüzce ... çok geçmeden tekrarlanıyor aynı sahne “sakın çekme kızım kocam boşar beni” “siz biraz önce ağ ören teyzemisiniz acaba?”diyorum... “hangi teyze?” diye anlamsız bakışlar eşliğinde duyuyorum solgun kırılgan sorusunu... yüzüme bir tokat gibi patlıyor farklı kişilerde aynı olayın tezahür ettiği “hh..hh…hiiiççç...” diyebiliyorum sadece ... hiç ! koca bir hiçç!!! Hiçlikten anlam çıkarmak için çırpınıyorum… “teyze hepinizin mi kocası boşuyor sizi buna neden ne?” diyorum “buranın erkekleri fenadır gızım bilmezsin” son cümlesi oluyor... sanki bilmem bişeyi değiştirecekmiş gibi yaşadığımız olayın sonuçlarını...
artık vak'aları sıralamaktan sıkıldım... bunun gibi bir sürü vak'a oyuncular farklı mizansen ise aynı...
her yokuşun bir inişi, her gecenin bir gündüzü olurmuş ya hani biz şimdi o inişteyiz... yine göl ayaklarımızın altında... tanıdık ama yeni birinin dediği geliyor aklıma gölü sessizce izlerken gece olduğunda o göl okyanus oluyor...
“olur mu acaba?” diye içimdeki sese soruyorum ... “görmek istediğini görür, duymak istediğini duyarsın; insan isteyince her şey olur” diyor bana... “yeni bir gezi istiyorum o zaman” diyorum yine... sonra içimle beraber gülüşüyoruz ... batmaya çalışan güneşin kızıllığı bize söz veriyor ... birden tüm o kadınları unuttuğumu ayrımsıyorum içim eziliyor... birden bu köyün erkeklerini yetiştirenlerin yine kadınlar olduğunu fark ediyorum içim daralıyor...güneş batıyor...

garip bir kafedeyim... duvardaki tablolar çapraz duruyor. benim gibi simetri hastalığı (varsa böyle bir hastalık) olanlar için kabus ... sürekli gözün takılıyor çaktırmadan tuvalete gidiyor gibi yapsam da birini en azindan birini düzeltsem diye geçiriyorsun içinden... yazdıklarıma ve hatta okuduklarıma konsantre olamıyorum bir türlü... az önce kendime acı soslu bir dost tokadı ısmarladım...sıcak servis yapılır hazırlama süresi yirmi dakika diyordu menünün altındaki notta... elinde kara kaplı defter tutan gençten bir çocuk “yanında içecek ne alırdınız?” diye sordu. garipsiyorum bu soruyu... sormasan söylemeyeceğim sanki. “Bir bardak gözyaşı lütfen” dedim. “Buz olsun içinde, azıcık da limon ve tuz istiyorum . Hmpfhh...yok hayır sek içeceğim” dedim... ne kararsızım. buzu da iptal ettim... yan masadaki adamın gülüşü iğrenç... az evvel gülerken es kaza yüzüne baktım, içi boşalmış bir karnıyarığı andırıyordu dudakları... doğum günüm bu gün... ilk hıçkırığımı attığım günü kutluyorum cesurca... dünyanın bilmediğim bir ülkesinde (sanki hepsini biliyorum) bilmediğim bir hastanede bir bebek doğuyor...bir bebek doğuyor ve daha ilk saniyede kıçına bir şaplak yiyor. Neden ? yine dünyanın başka bir yerinde belki de ülkemde biri ölüyor aynı saniyede... hatta ben bu kafe(s)de bunları karalarken ve hatta “öldü” yazdığım saniyede (saat şu anda tam 12:00:05) biri öldü bile. 31 temmuz 2008 12:00:05’ te ...................... öldü... kayıtlara böyle geçti. 31 temmuz 2008 12:00:05’ te ...................... doğdu. kayıtlara böyle geçti.gördün mü sayın okuyucu ne kadar kolay oldu. Şimdi ölen ...................isimli şahsın kıçına yediği şaplağı düşün. Şimdi onun için belki dualar okunuyor, bilinmedik bir takım yöresel şeyler yapılıyor belki, ben aynı gün ve saatte doğuşumu kutluyorum... geriye döndüğümde otuz yaramaz yıl gördüm birden , minicik bir kız çocuğu koşturuyordu oradan oraya... otuz işe yaramaz yıl... dikkatim dağıldı... yan masadaki adam çok iğrenç gülüyor... daha önce söylemiş miydim? arkamdan gelen sese yöneliyorum. dükkan sahibi bir sineklik almış eline az evvel tablolardan birini düzeltmek isteyen birinin eline vuruverdi. Allahım ne komik... iyi ki dokunmamışım... yemeğimi zehir edemem doğrusu... bu kafe(s)ye gelirken isyan sokağından zar zor kaçtım... aslında pek kaçtığım da söylenemez ya neyse , gölge kıvamında hızlı adımlarla yürüdüm diyelim...hava çok ağır, yapış yapış oluyor koltukaltların sürekli... çok terleyen biri değilim hatta hiç terlemem ama yine de öyle olabileceği şüphesi bile rahatsız ediyor beni...hem adamı hem de duvardaki yamuk tabloları görmemek için duvar kenarındaki pencerenin karşısına geçtim iyi oldu böyle... şimdi gelen geçeni izleyebiliyorum. aslında istediğim bu değil , yazmak istiyorum ben ama bir türlü beceremiyorum...yan masadaki adam iğrenç gülüyor... daha önce söylemediysem bir daha söylemek istedim.(obsesifim ben) artık ne zaman böyle gülen birini görsem burası aklıma gelecek. buraya gelmesem bile bu gün içinde bulunduğum bu ruh sıkıntımı hep taşıyacağım zihnimde artık... yazık çok yazık bu adam güçlü bir çentik attı usuma, bir süre kanayacak sonra iyileşti zannedeceğim ama ne zaman bu gülüşü duysam aynı ruh halim beni kıskıvrak yakalayacak. demek ki artık kelepçelendim ben, asla aksini ispat edemeyeceğim bir hükümlü oldum böylece. ömrüm boyunca bu gülüşten kaçmak zorunda kalacağım şimdi...kabus...bir çift girdi içeriye. ellerini birbirinden ayırdıktan sonra ayrı ayrı üstlerine başlarına sildiler...hava sıcak da ondan... siparişleri acele ile aldı çocuk...kız sürekli bişeyler anlatıyordu. En sevmediğim tip sanki karşısındakine değil de mekandaki herkese sesini duyurmak ister gibi tavırları. “konumuza geri dönelim lütfen” dedi “tam bir saattir seni öfke caddesinde bekliyorum neden böyle yapıyorsun, de ki bana şu saatte geleceğim ben o zaman orada olayım...ama bu kaçıncı” çocuk sessizce yanıtladı(duymak için çok çabaladım ) ihanet kavşağında kaza olmuştu ne yapabilirim? nereden bilebilirdim olacağını?” parmağımı şıklattım “KADER” dedim. ikisi de döndü bana baktı...süpriz at gibi fotofinish de kendimi göstermiştim en sonunda ve hemen hızla dışarı baktım...garson çocuk siparişlerini getirdi çiftin... açık söylemem gerekirse kızın tabağındaki hüznü çok güzel süslemişler kendime de ondan söylemediğime pişman oldum... ölü balık gibi kendi tabağıma indi gözlerim... dost tokadı fazla acılı... hem ben acı yemem ki... yan masadaki adamın iğrenç gülüşü bunların sebebi... çocuk çatalına doladığı tövbeyi yemeye çalışıyordu o sıra... sıkıldım onları dinlemekten saat binüçyüzkırkbeş olmuş dedim kendi kendime...hala tek bir satır yazamadım üstelik... tango to evora....bir ara çocukla göz göze gelecek oldum...ve o an anladım ki çocuğun kalbi üç oda bir salon, herkese yer var... bir ben yokum bu evde...hızla kalktım bir dikişte gözyaşımı bitirdim ve alelacele çıktım o kafe(s)den... kalemimi orada unuttuğum yolda aklıma geldi... yeni yaşıma yaş içinde girdim, yapacak bişey yok... üstelik bir de hükümlüyüm artık...
- ya , aslında korkuyorum bana eşlik eder misin?
- ne garip değil mi? olmayan bir şeyden korkuyorsun...
- e öyle de.... zaten bilinmezlik değil midir insanı korkutan?
- .......
- Bu kız burada biter...ve ben çekip giderim...
Oyundan önce sordu;
"Nasılsın?Heyecanlı mısın?" diye.
"Bomboş hissediyorum kendimi ve çok korkuyorum" dedim...
"Korkma" dedi... Yapacaklarını bir tek sen biliyorsun, yanlış bile olsa yine bir tek sen bileceksin...Zaten hayat da öyle değil midir? Bazı şeyleri bir tek sen bilirsin" dedi...
Sustum...Derin bir nefes aldım ve çıktım sahneye...Bir tek ben biliyordum ...
Keşke herkes bilseydi de paylaşsaydı acımı ... Ama Theatron "TEK KİŞİLİK" ti...
Ben
Yüzde ben...
yüzde yüz ben...
yüzde yüz benim...
yüzde yüz benim oldu...
yüzde yüz benim oldu sandım...
yüzde yüz benim oldu sandım ama...
yüzde yüz benim oldu sandım ama yanılmışım...
yüzde yüz benim oldu sandım ama yanılmışım aslında...
yüzde yüz benim oldu sandım ama yanılmışım,aslında hiç olmamış...
yüzde yüz benim oldu sandım ama yanılmışım,aslında hiç olmamış
YAZIK...
Sen...
Aynı sen...
Aynı sen gibi...
Aynı senin gibi...
Aynı senin gibi olacaktı...
Aynı senin gibi olacaktı ben sanacaktım...
Aynı senin gibi olacaktı ben sanacaktım gidecekti...
Gidecekti...
KORKTUM...
Bir çocuk… Sarı sırma saçları gözlerinin önüne düşmüş, tutuyor annesinin elinden. Annesi ivedilikle bir kalem almak istediğini söylüyor. Tezgahtar kız uyuşmuş bir vaziyette yerinden kalkmak için tenezzül ediyor. Çocuk bir kitabı göstererek almak istediğini söylüyor.”Sonra!!” cevabını işitiyor . Çocuk okumak istediğini söylüyor “Sonra!!” diyor anne. Çocuk “ama….”ile başlayacak cümlesini tamamlayamıyor bile annesinin avuç içi çocuğun yüzüyle birleşiyor. Ve o tokat beraberinde diğer tokatları izliyor. Çocuğun üst dudağının kenarından bir kılcal damar içindekini boşaltıveriyor. O tokat sesine herkes irkiliyor . Çocuk kanıyor, çocuk korku bakıyor, çocuk susuyor, çocuk ağlayamıyor bile…oradaydım , irkildim…siz olsaydınız ne yapardınız?
Bir kadın… yaşlı bir kadın…ağlıyor ve “ne olur kurtarın onu!” diye yalvarıyor. Sokak ile caddenin birleştiği kaldırıma boylu boyunca uzanmış adam. Yoldan geçenler adamın ölüp ölmediğini ona dokunarak anlıyorlar. Dokunmak fiili yerde yatan adama ayakla bir kez itekleyerek gerçekleştiriliyor. Aynı ayaklar beyine gönderdikleri emre istisnasız itaat ediyor “ölmüş, kaç! Uzaklaş oradan!!!” oradaydım, ağladım… siz olsaydınız ne yapardınız?
Bir kedi…yavru bir kedi…korkunç bir çığlık duyuyor caddenin sakinleri …pahallı marka bir otomobilde, ucuz gençler, pahalı ses sisteminin hakkını veriyorlar…”şeyk it ap şekerimmm” melodisi bile bastıramıyor yavru kedinin çığlığını. Pahalı aracın ucuz insanları tekerlek ile arabanın tamponu arasında yuvarlanan ve bağıran kediyi fark etmiyorlar. Kedi tampon ve tekerlek arasındaki görevini bitirmiş ve ölmek üzere asfalta düşüyor tekrar. Pahalı aracın yarım kalmış görevini başka bir araç devralıyor. Ölü kedi asfaltta…Trafik lambaları kırmızıyı gösteriyor. Bekleyen araçlardan ilk sırayı alan taksi şoförü ileri geri manevra yaparak kediyi ortalıyor… Lamba yeşili gösterdiğinde, sarı araç asfaltı bir kez daha kırmızıya buluyor…Oradaydım, kusmak istedim siz olsaydınız ne yapardınız?
Kurt… bir kurt doğal ortamından alınıp ne için, hangi amaç uğruna belli değil ama kafeste besleniyor… Aynı kafesin içine canlı canlı bir de eşek konuluyor. Bunun amacı da mantığı da belli… Kurt eşeği parçalasın, yesin aç karnı doysun…bu ikili “insanoğlu”na inat dost oluyorlar…Okudum, ürperdim siz olsaydınız ne yapardınız?
Sevdası uğruna açlık ve sefalet içerisinde bırakılan çocukların annelerine “ne olur gel” diye yalvarışlarını görüyorum, ufacık bedenlerin çıplaklığıyla kendi açlıklarını besleyenlere savaş açılıyor sanal alemde takip ediyor, mumlar yakıyorum,bir yudum sıvı uğruna eşeğin kıçına ağzını dayamış Afrikalı çocukların fotoğraflarına bakıyorum, çocuklarının önünde gözleri yarı açık bağlanarak kurşuna dizilen insanları izliyorum her akşam…Utanıyorum siz olsaydınız ne yapardınız?