erdem...

29 Eylül 2009




Bak, birileri giderken yanında götürmüş güvenmeyi, gördün mü? hani sen daha küçükken, uçurtman vardı renkli renkli… ipini tutardın, göğe doğru sen istemezsen uçmayacağını bilmenin verdiği güvenle koşardın alabildiğine... hani sen daha özgürdün kelimelerinde… hatırladın mı? içinden geleni söylerdin, kim ne düşünür, inanır mı yoksa yalan mı der, hiç umursamazdın... bilmezdin ki yalanı o zamanlar... şimdi bu uzaklık ne? altı gün önceki yabancı, dünkü sevgilin, şimdi bu bulanık görüntü… yalan söylemeyi hala beceremeyen kocaman çocuk seni: bal gibi de aşıksın, sırılsıklamsın...


ama bir şeylerin hesapları verilmeli her zaman... geçmişin, geçmişin izlerinin, bugünün… peki, yarının hesabı verilir mi? gerçekleşmeyecek yarının hesabını kim, nasıl verecek şimdi? belki benim evde kedim ağlıyor, mavi gözleriyle... belki çiçeklerim kurumaya yüz tuttu... belki dostlarım kırıldı, nasıl, kim için, nereye diye gönül koydular... belki hayatımın arta kalanı eskittiğim sensiz kısmına hava atıyor… şimdi geçmişimizi hatırlamıyor gibi sevdiğimiz o saniyede, geçmişimizi unutamıyor gibi sevişemememizin hesabını kim verecek?


koltuğa özenlice bırakılmış bir battaniye... örtmeyi kimin daha çok hak ettiğini düşüne düşüne uyunacak lanet bir battaniye... oysa sen koalanın okaliptusa sarıldığı gibi bana sarılmadan, uyuyamamalıydın... madem hissettin şafak sökmeden sessizce gideceğimi, doğru kararı vermemi beklememeliydin... çünkü misafirler hep gider... ev sahipleriyse yatak odalarına dönerler... alışmayı reddediyorum inatla! yaşayarak öğrendim deyip uyum sağlamayacağım şeyler var benim... tekerleğinde dönen fare misali, olanlar olmamış gibi davranıyorum... battaniyeyi karşı koltuğa bırakarak değil, başka yerde yatmayayım diye saklayarak ait hissettirene kadar...


ısıtan, aydınlatan son mum yavaşça söndü... yatmak ve gitmek arasında bir karar vermem gereken zor andayım... aşk ve gurur arasındaki çizgiden biraz daha sol yandayım... seni seviyorum ben, kafam kızınca bavulumu toplamayı değil… ama “Kal de” desem, uykunun en güzel yerinde duyamayacaksın...


ısıtan, aydınlatan son mum yavaşça söndü... sabahı bekleyememiş, sabırsız bir "günaydın" fısıldayıp gidiyorum kulağına ...
m.erdem pürmüslü.
fotoğraf; mithat güleray by birbarfilozofu...



iyiyim iyi…

19 Eylül 2009

(:(:(: ... ʞoʎ ʞılsɹǝʇ ıq wıʎıʎı uǝq

ayrı telden...

17 Eylül 2009


"buraya kadar gelebilmem bir mucize" dedi… hızlıca sığındığı koltuktan bana bakarken… "nasıl başardın peki" diye sordum… "zor oldu aslında bazıları için yerine kullanabileceğim bişeyler bulabildim" dedi… "biliyorsun uyumuyorum geceleri... evvela dişlerimi sıkıp bir bir çıkardım yüreğimdeki yara bantlarını... söz konusu bantlar çıkarken çok acı verdi ama dezenfektan yerine biraz gözyaşı işime geldi doğrusu... önce gözyaşıyla ıslatıyor sonra yavaş yavaş kaldırıyordum hepsini… bazıları kabuk tutmuş hatta onu da fark ettim ama yine de kolay kapanacak gibi görünmüyor ne yalan söyliyeyim… yara bantlarını çıkardıktan sonra yanlışlıkla üstlerini de kapattığım çekmecelere ilişti ellerim… meğer ne çok çekmece varmış içleri ıvır zıvırla dolu olan… sonra yavaş yavaş gözlerimdeki perdeleri de araladım… koyu lacivertten kadife perdelerdi bunlar… gün ışığı çok güçlü geldi ilk başta onlar da rahatsız oldu tabi… eee haliyle yıllardır içinde yaşadığı bir karanlık var… sonra aldım makası elime kestim tutam tutam düşüncelerimi… zaten uçları kırılmıştı, her bir düşünce yeni birine çıkıyordu sanki; çatal çatal oluyordu… bir süre sonra, ben bile içine girememiş olmuştum… yüzüm gözüm açıldı... sandığım şeyleri de atmışım vakti zamanında bir sandığa… sandığı bir açtım ki ne göreyim… hepsi kocaman bedenlere bürünmüşler sanki… yanakları, dudakları, gözleri, bakışları, içlikleri, hiçlikleri, omuzları, bedenleri, yürekleri hepsi, hepsi yangın yerine dönmüş… çok pişman oldum biliyor musun? sandığım şeyler yüzünden bu hale düştüğüme… kapatıverdim kapağını bir tek ona elim değmiyor… eee sen nasılsın" dedi bana… bir eliyle başını kaşırken diğer elinde aynı anda kahve ve sigarasını tutuyordu…hiç beklemediğim anda sormuştu bunu bana… hiç susmayacak sandığım bir anda… ne güzel dinliyordum onu… hani olur ya sınava çok çalışırsın ama soruları gördüğün anda hiçbir şey bilmiyorsun gibi gelir ve birden soğuk terler birikir ya şakaklarına… sen işaret parmaklarınla onları silmeye çalışırken karşındaki seni düşünüyor sanır ya… aynen öyleydi durumum… iki sahipsiz kanat yüreğimde çırpınmaya başladı... “ hala aynı…"(*) "ne şehir değişti ne de kanalizasyonlarından akan... sadece yolculuklar oldu başka şehirlere… turist gezilerinde rehbersiz, anlamsız, sahipsiz ve kimsesiz aslında… bir logar kapağının altından, bir fare gibi şehri keşfetmeye çalışarak… sayısız mekan biriktirdim senin için… belki gideriz umuduyla… sözde sevmediğin bu şehri sana sevdirmeyi başarabilirsem kendimi de sevdireceğimi düşünüyordum… buna neden ihtiyaç duyduğumu ise sorma bana… geçti vakit… küçük deliklerden şehre şöyle bir göz atarak ya da sadece bekleyerek… küçük adımlar içten gelen bir gıdıklanma hissi yaratıyor bu şehre... içinde olmam hoşuna gidiyor biliyorum… oradan çıkmama izin vermiyor sanki... belirsiz bir bekleyiş içinde ben… ve şehri başkaları geziyor yıllardır…” dedim


ve sustum… sustuk…



(*)paganini

fraktal...

10 Eylül 2009


bir fotoğraf karesi…usulca yaslanmış duvara doğru bir kolunu arkasında belli belirsiz görünen bir ağaca dayamış, bir ayağını diğerinin üzerine koymuş. başı hafifçe sola düşmüş, saçları ensesinde birleşmiş… hava rüzgarlı belli; yoksa başının üzerinde uçuşan saçları olmazdı… siyah bir bluz giymiş; düz, sade, ütülü… altında yine siyah bir pantolon var bol kesimli… boynundaki kolyeyi küpeleri tamamlıyor… gülümsemiş… gülmemiş; gülümsemiş; dişleri görünmüyor… aslında hareketli bir fotoğraf…(ve fena da değil) bu fotoğraf olaydan az önce çekilmiş... neden az önce çünkü bilse az sonra olacakları kuşkusuz daha farklı bir poz verirdi… belki kolunu duvara yaslamak yerine dolardı o ağaca… başını sola düşürmez dimdik tutardı, açardı saçlarını korkusuzca rüzgarlı güne inat… az sonra olacakları bilseydi emin ol kahkahayla gülerdi… otuz iki diş tekmili birden çıkardı o beyaz kağıda… ve ben onu da yazardım emin ol… az sonra olacakları bilseydi eğer… ama bilmedi… bilemedi… öğrenemeyecek olması onun suçu değil elbette… benim suçum…

başka bir fotoğraf başka bir bakış… daha renkli bir kıyafet var üzerinde, keten bir ceket giymiş bu sefer, gülmüş belirgin bir biçimde, yan dönmüş sanki birazdan arkasındaki kalabalıktan birini çekip çıkartacak , onunla konuşacak gibi bir tavrı var… açık bir mekanda… ellerini cebine sokmuş…bacakları görünmüyor… bu fotoğraf da olaydan önce çekilmiş…(olayı sorup durma bana , olayın hiçbir önemi yok) eminim o da az sonra olacakları bilse belki sadece gülümsemekle yetinirdi… arkasındaki şahıslardan birini çekip konuşurken poz verebilirdi… az sonra olacakları bilseydi eğer…

artık ne düşündüğümün veya ne yaptığımın hiç bir önemi yok… bir sürü fraktal karakter yazıyorum burada aslında hepsi kendine benziyor ya da en azından aynı özelliği taşıyor… hepsi benimleyken bir üçüncü şahısı daha yanımızda taşıyor, hepsi de içinde hasarlı bişey taşıyor ve en önemlisi hangisine bakarsam bakayım bir süre sonra bana vereceği kandırılmışlık hissi ile dolu…

soru-cevap

9 Eylül 2009

her seferinde aynı soruya aynı yanıtı verenlerdenim:

-"gerçekten yaşamak istiyor musun?"

- bilmem ki...

fonda...

8 Eylül 2009

Titreyerek geçiyorum lobiden
Asansöre biniyorum
Fonda klasik müzik
Kamerada ben…

Usulca geçiyorum kapıdan
Bitmeyecek gibi bu dram
Fonda senin sesin,
Hayalimde sen …

Kapılar açılıyor
Sola dönüyorum
Sanki biliyorum
Fonda Guns’nRoses
Koridorda ben…

Karışıyor nefesler inceden
İnce bir ses duyuyorum bedenler titrerken
Fonda Depeche Mode,
Üzerimde sen…

Rüzgar giriyor usulca pencereden,
Kokun mu beni çıkaran çileden
Fonda Cohen
Yatakta ben…

yeter ama...

2 Eylül 2009



bir kız çocuğu en sevimli haliyle yatağında yatıyor… söylediği cümle şu “annem ve babam beni çok seviyor” illaki diyorum … bu sevimli yüz sevilmez mi? Her anne baba çocuğunu seviyordur … sonra aklıma çocuklarını terk eden babalar ve anneler geliyor, onları bir baş belası olarak gören genç bedenler geliyor, işsizlik ve parasızlık yüzünden cinnet geçirerek bilmem kaç yerinden çocuklarını bıçaklayan babalar geliyor , kaldırım kenarlarında soğuktan donmuş elleriyle titreyen dudaklarıyla bir mendil alsana abla diyen çocuklar geliyor… ekrandaki görüntü akmaya devam ediyor… minik kız yatağında yan yatarak gülümsüyor kameralara maviş gözleriyle… sonra bir cümle daha dökülüyor dudaklarından “hatta doktorlarım ve hemşirelerim de beni çok seviyor” bu sefer aklıma soğuk hastane koridorları geliyor, veya hastabakıcılar tarafından dövülerek kolları bacakları kırılan huzurevlerindeki yaşlılar geliyor… nedense izlerken hep olumsuz şeyler çağrıştırıyor izlediklerim bana… derken minik kız minik elleriyle başındaki peruğu çıkarıveriyor…demek ki diyorum devamı geliyor… peruğunu çıkartır çıkartmaz saçsız (ve bence özellikle beyazlatılmış bir yüz ile) halde kalıveriyor kameranın karşısında, yatağında ve en nazlı sesiyle “lütfen bu gece uyurken elimi siz tutarmısınız” diye soruyor… fonda acıklı bir müzik… bu nedir allahaşkına!!! lösevin başlattığı bu rezil kampanya ile bu çocuk istismarı nereye kadar vardıracak işi? Kazanacakları üç beş kuruş için bu denli vicdanımızla oynamak kimin haddine düşmüş? İlla yardım edilmesi gerekiyorsa yalvarıyorum hastanelere gidin, gidin ve kendi gözlerinizle görün oradaki insanların hallerini ve kendi ellerinizle kendi yüreğinizle verin ne vermek istiyorsanız. Bu illa bir bedel olmamalı , içten bir gülümseme, içten bir destek hissi, vereceğiniz sarı kan ile çok daha fazla şeyler yapılabilir… lösevin yaptığı benim için bir insanlık suçudur, bir istismardır… sürekli bir dayatmadır ve evlatlarını bu hastalıktan kaybeden anne ve babalar için sürekli o yarayı kaşımaktır… bir şeylere birilerine yardım yapıyor olabilirsiniz ama size yalvarıyorum bunu çocukların o bedenini kullanarak yapmayın!!!! yeter artık diyorum… yeter ve televizyonu kapatıyorum... belki de hiç açmamalıydım…