yalan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yalan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

yalanı görebilmek...

26 Şubat 2011

'bi sigara versene' dedi dişlerini sıkarak... alelacele çantamı açtım ve tek bi sigara çektim paketten... genelde uzun aramalar sonunda ulaşırdım çantamın içindekine hızıma o da şaşırdı...bir sokak arasında ahşap bir binanın önündeki merdivenlerde oturuyordu... bacaklarını iki yana açmış eteklerini de arasına doldurmuş üzerine de elindekileri koymuştu..."ateşin de mi yok senin?” dedi alaycı tavırla...”haaa var var” dedim yine çantama gitti elim... sigara çıkarmadaki ustalığım bu sefer tökezlemişti ama olsundu, ateşim vardı ve bulacaktım... yakarken sigarasını 'daha sık aşık olmalıyım’ diye başladı söze... ‘daha sık aşık olmalı unuttuğum ne varsa hatırlamalıyım... nasıl diyordu şair?”’ belki bir aşktır bu kentin belleğini geri getirecek olan” diye mırıldandım o mısrayı... ‘aynen öyle’ diye devam etti... ‘o heyecanı yaşamalıyım, korkmalıyım mesela biteceğinden, deli gibi her şeye gülmeli, olmadık fikirler icad etmeliyim öyle değil mi?’ diye sordu birden... ne diyeceğimi bilemedim öylemiydi gerçekten? o kadar yanmıştı ki canım anımsadığım tek şey buydu… “acı”… ‘bir sürü şey söylendi bak orada’ dedi … ‘bir sürü şey söylendi ve hangisinin doğru olduğunu bile artık ayrımsayamıyorum… adam gözlerimin içine bakıp yalan söyledi gördün değil mi?’ dedi… görmedim desem tüm zaman duracaktı... ve ben eğer görmedim dersem onu orada piç gibi bırakıp hayatıma devam etmem gerekecekti… susmayı tercih ettim… sigarasından daha derin bir nefes alarak ‘söylesene dedi gördün mü?’ “görmedim” dedim… “şey.. ya.. yani..yani.. ben bana ne zaman yalan söylendiğini bu yaşıma kadar hiç anlamadım ki, hiç görmedim ki…ne yapayım…” dedim… ‘yapma semmy!!!’ diye haykırdı… ‘Allah aşkına, aşk adına yapma… yalandı hepsi görmedin mi?’ diye aynı soruyu yineliyordu… sustum… en iyi yaptığım şeydi aslında susmak… çok konuşup susmayı çok iyi beceriyordum… ayağa kalktı… sol elindeki sigarayı yere bırakıp ayakkabısının ucuyla üzerini ezdi… hadi yürü gidiyoruz dedi…

görmedim dedim zaman durmadı,devam ediyordu, hayatımız da öyle… ve ben hala yalanı göremiyordum…

öldün... duyuyor musun?

11 Ekim 2009






Hayat bazen çok kolay… bazı şeyleri düşündüğünde söylememek mesela… ya da sonradan aklına geldiği için sustuğunu düşündürtmek... duş perdesinin arkasındaki yoğun gölge kadar yakın ama bir o kadar uzak durabilmek… aradaki boşluklar dolar belki diye.. ama ne zaman ne yana baksam o boşlukların asla dolduramayacağı şeyler de var elbet, olacaktır olmalıdır da… ben beceriksizim kabul ama sen de bir o kadar korkaksın ….

Hayat bazen çok yalan… sana yalan söyledim ilkinde çok dokundu kalbime ama sonra sonra alıştım … ilki zor devamı kolaydır derlerdi de inanmazdım… inandıramazdım… bu hafta senin şehrindeydim ben… sahipsiz bir köpek gibi dolaştım yollarda... ezberini unutmuş bir talebeydim , talep ettim olmadı ben de eyleme geçtim… göz yaşartıcı bombalar vardı her yanda... biber gazın genzimi yakıyordu ama yutkundum ve yola devam ettim… ben kararsızdım kabul ama sen de kolayı seçtin…

Hayat bazen çok temkinli… bunca yıl öğrendiğim tek bir şey oldu… bir binayı sıfırdan asla yapmayacaksın… gidecek , yerinde görecek , içine sinmezse araştıracaksın… üç oda bir salon mu istiyorsun , bir oda bir mutfak mı karar verecek ve alacaksın... hiçbir zaman kendi yaptığın yerde sığınamazsın… mutlaka bir aksilik çıkar, yer olsa ustalar olmaz, banyo bulunsa , fayanslar oturmaz, musluk olsa , elektriği olmaz, maz da maz…çünkü geç kaldık doğru bir yerden arsa almaya… ben temelini kazdım kabul ama sen de bir enkazdın…

Hayat bazen çok iki yüzlü… yürek kal derken dil git diyor… dil kal derken yürek siliveriyor… istenmemek başka bişeymiş anladım... sevgiden öte özlemden acı… ne verdin ne aldın hesapları karıştırdım… önce telefonunu rehberimden kaldırdım, sonra adını sol göğsümün üzerindeki cevherden kazıdım… kendime biraz da zaman tanıdım, bir sigara yaktım ve dudağımdaki son dokunuşunu da dumanla birlikte evrene saldım… ben başarabildim kabul ama sen başaramayacaksın…

Hayat bazen çok tehlikeli… bol virajlı bir sürü yol çıkıyor önüne , hangisini seçeceğin belirsiz, sollama yapamıyor, sinyal veremiyor, tabelaları okuyamıyorsun… ben bir uçurumun kenarında buluyorum kendimi, ve iyice yaklaşıp dibine; düşersem nereye tutunurum diye bakıyorum, tutunacak şey çok görüyorum ama beni taşıyacak dal yok anlıyorum… sen ise uzaktan bana bakıyorsun … ben çok cesurum kabul ama sen de bir o kadar uzaksın…

Hayat bazen çok şekilci; yine de biliyorum ki benim sevme şeklimde bir bozukluk yok… kağıt kesiği gibi seviyorum ben … nasıl, ne zaman, ne olacağı bilinmeyen … her sevgimde kağıdı kendi yüreğime sürtüyorum , kanayan bir yüreğe sahibim bu yüzden … Şimdi yazarımın da dediği gibi senin sevme şeklinin bozuk olduğunu anladım… sevme ve isteme şeklindeki bozukluk yüzünden yüzüme bakamazdın ve bunun farkındaydın… benim ilişki anlayışım bu olmadığı için de ben artık pes ediyorum… her istediğini son kez yapıyorum ve hayatından çıkıp gidiyorum… çünkü ben birinin hayatına kıyısından köşesinden dahil olma çabası veremeyecek kadar kendini ve ne istediğini bilen bir kadınım… istediğin bu değilse de hayatının tam ortasında olmalıyım… bu kez kararlıyım… kendi kendine kazdığın mezarında sana mutluluklar dilerim… ben böyle ansızın gidenlerdenim kabul ama sen de kalmamı hak etmedin….

Şimdi tut bakalım tutabilirsen ellerimden…
*fotoğraflar : birbarfilozofu (by M.Güleray)

döndüm...

10 Ağustos 2009


geceydi…
ıssızdı her yer…
sokaklar çiş kokuyordu; ben yürüyordum,
sokaklar kan kokuyordu; ben acıyordum,
sokaklar karanlıktı; korkmuyordum…
kültablasındaki izmaritten farkım yoktu;
keyifle yakıldım, lanet olsun diye söndürüldüm…
her yanım düğüm düğüm…
karanlıktı aradığım;
ışık sandım, ateşle yandım…
yıllarca sensiz olamam diyen adam bu gün evlenmişti...
umurumda bile değildi...
ve evet çok arabeskti farkındaydım…
aklıma başka sebep gelmiyordu kahırlanmak için…
olmadı… olamadı… ben yürüyordum…
tiz bir köpek uluması böldü sonra gecemi,
sonra beni,
sonra yolu,
sonra her şeyi…
denizin üzerindeki mehtaba bakıp yürüdüm…
bilmem kaç kez ölümden döndüm…
31.07.2009

hisdüşüm...

27 Şubat 2009



“merak etme korkulacak bişey yok” dedi… “bu gece evinize çıkartalım sizi, gidin, düşünün ve karar verin… yarın gerekli işlemleri başlatırız” diye ekledi yumuşak, sakin ses tonuyla…

odasından çıktığım anda nereye, nasıl, ne amaçla gidebileceğimi bulmam uzun süremi aldı… arabamın başına geldiğimde de aynı kadını görüyordu, zihnimdeki artık bir yabancıya ait olduğunu düşündüğüm gözler… güç bela eve geldim… yarınımın olmaması için dua etmek boşunaydı, bunu saatler geçtikçe daha iyi anlıyordum… bir süre bir şeyler yazabilirdim belki… kalemin kağıtla seviştiği dağınık masada şunlar yazılıydı : “Sürekli kendimle konuşmaktan çok yoruldum. Her gece minik mumlar yakıp bakalım kaç dakikada bu dört duvar alev alır diye düşünmekten de çok yoruldum. Yarını düşünerek yaşamaktan daha çok yoruldum. Aslında hep yorgundum… boşluktan olsa gerek sürekli aynı kadını görüyorum... Duvarın dibine sığınmış ellerini ovuşturuyor... ileri geri sallanıyor saçlarını çekiştiriyor ve hep aynı şeyi tekrarlıyor “geçecek biliyorum, geçecek biliyorum” … "tekrar başa dönemem” diyor... “en başa dönemem…” kliniğe yattığında da aynı şeyi tekrarlıyor… “ ……………..” doktorlar yaptıkları tüm tetkiklerde elle tutulur gözle görülür tek bir sonuca ulaşamıyorlar… kolları yediği sözde kas gevşeticiler, morfinler yüzünden artık delik deşik , mosmor… işte sürekli aynı kadını görüyorum…” işe yaramıyordu…

bu gün yaptığım görüşmede eğer doğru kararı verebilirsem bundan sonra bu tip şeyler yazamayacağıma kanaat getirdim. neden böyle şeyler yazıyordum ki ? beni görenler ile beni okuyanlar ve beni anlayabilenler diye bir gruplama yaptım aklımdan… beni anlayabilenler kısmında bir tek kişinin adı olması biraz rahatsız etse de gruplamayı tekrar yapamayacak kadar yorgun hissediyordum kendimi… vaktiyle lambadan çıkan cine isteklerimi sunmuştum o ise “bir saniye hemen döneceğim” diyerek tekrar lambaya dönmüştü... yıllar oldu ne dönen var ne de olup biten… bacaklarımı koltuğun kenarından sarkıtarak kaloriferin üzerine ayaklarımı dayadım… yanan mumun tavandaki aksini izleyerek bir süre durdum öylece… fonda leonard cohen vardı… bana benzeyen bir sürü kişi içimde kırmızı şemsiyeleriyle müziğe uygun ritmik hareketlerle dolaşıyordu… ben ise kazağımın kollarından ellerime eldiven yapmış ceplerime koymuş bakıyordum bir köşeden onlara kayıtsızca… sabah oldu…

parmaklarımı koltuğun kenarında hareket ettirdiğim sırada kendime bir piyano virtüözü süsü vererek içimdeki şarkıyı çalıyordum… telaşla aynı odaya girdi… “özür dilerim beklettim” dedi… bu odanın dünden tek farkı bendim… masasına oturdu ve gözlerini gözlerime dikerek “evet… hazır mıyız?” dedi… ben hazır mıyım? asıl doğru olan soru... yani kendime sormam gereken soru… konuyu “biz” yapmaya hiç gerek yok… “birinci tekil şahıs üzerinden devam edelim” dedim içimden… bunları anlamasını bekler gibi yüzüne dikkatle baktım… tam arkasında duran tabloya ilişti sonra gözlerim… bir kadın vardı tabloda saçlarının başladığı yerde sarı yapraklar, sarı yaprakların başladığı yerde masmavi gökyüzü, gökyüzünün başladığı yerde fırtınalı bir okyanus, okyanusun başladığı yerde hareket halindeki yunuslar vardı… ellerinde yarım açılmış bir inci istiridyesi tutan bu kadına baktım… bu kadına ve kendi çaresizliğime baktım… bu kadında dünden bir iz aradım ; sürekli aklıma gelen diğer kadını aradım… yoktu… “hazırız” dedim kendimden korkarak… kimle hazırım? Biz diye bahsettiğim şahıs kim? Ben, içimdeki ben, onun içindeki ben, daha içindeki ben… her yol bana çıkıyor galiba da ben bir yere çıkamıyorum… oysa methetmek gibi olmasın ama ömrümde çok da fazla keşke yok, telaşe yok, kararsızlık yok… tamam yalan söyledim. içimde aslında yok yok… çingenin koca boşadığı gün gibi her yerim… yüzümde geç kalmışlığın izleri bu kadar derin olmasa bu odada ne işim var değil mi? aklıma sıcak taşların üzerinde yattığım o büyülü olimpos gecesi geldi, yıldızlara dokunduğumu sandığım gece… bir yıldız kaydı o gece, yalnız benim gördüğümü, yalnız benim fark ettiğimi, bir tek bana, benim için kaydığını düşündüğüm yıldız! ve ben o gece o yerde bir kez daha fark ettim ki; benim yaşamım telaşeler üzerine, benim yaşamım ikircikler üzerine, benim yaşamım kararsızlıklar üzerine ve benim yaşamım isyanlar üzerine! çünkü yıldız kaydığında telaşeye düşen bendim, ne dileyeceğini bilemeyen ben, ne istediğini bilmeyen yine ben ve yıldızın kayışına istinaden bu halime isyan eden bendim… bu odadan çıktığımda her şey çok farklı olacak…

“şurayı imzalayın, bir de şurayı, bu kısma da adınızı soyadınızı ve adresinizi yazarak imzanızı atın lütfen” dedi… gülümsediğini zanneden ama ağzını açtığında beni içine alacağını düşündüğüm samimiyetsiz kız… denileni yaptım… bir başka odaya girdim… isteksiz bir fahişe gibi sessizce üzerimdekileri çıkarttım, bana verilen yeni kıyafetlerimi giydim ve bir süre daha bekledim… aynı telaşla yine odaya girdi “güzel hazırız …” dedi… yine yanlış … ben hazırım ben… “uyanık mı olacağım?” diye sordum… “senin kararın , çok acımayacak , olay bittiğinde daha iyi anlayacaksın zaten” dedi.. "iki yerden gireceğiz, bir beynin hizasından diğeri de kalp hizasından”

Uyanıktım… gerçekten söylediği kadar basit oldu… iki “çıt…” sesi duydum…

Böyle anlatıyordum işte arkadaşlarıma hislerimi aldırdığım o günü… herkes merakla beni izliyordu o saatler… bir ara telefonum çaldı açtım, dinledim, cevapladım, kapattım sonra… filanca ölmüştü… gelen telefon bunu söylüyordu… sanki filanca hep ölüyormuş da o gün bir daha ölmüş gibiydi benim için durum…


devam edemedim....

kafe(s)deyim...

10 Kasım 2008




garip bir kafedeyim... duvardaki tablolar çapraz duruyor. benim gibi simetri hastalığı (varsa böyle bir hastalık) olanlar için kabus ... sürekli gözün takılıyor çaktırmadan tuvalete gidiyor gibi yapsam da birini en azindan birini düzeltsem diye geçiriyorsun içinden... yazdıklarıma ve hatta okuduklarıma konsantre olamıyorum bir türlü... az önce kendime acı soslu bir dost tokadı ısmarladım...sıcak servis yapılır hazırlama süresi yirmi dakika diyordu menünün altındaki notta... elinde kara kaplı defter tutan gençten bir çocuk “yanında içecek ne alırdınız?” diye sordu. garipsiyorum bu soruyu... sormasan söylemeyeceğim sanki. “Bir bardak gözyaşı lütfen” dedim. “Buz olsun içinde, azıcık da limon ve tuz istiyorum . Hmpfhh...yok hayır sek içeceğim” dedim... ne kararsızım. buzu da iptal ettim... yan masadaki adamın gülüşü iğrenç... az evvel gülerken es kaza yüzüne baktım, içi boşalmış bir karnıyarığı andırıyordu dudakları... doğum günüm bu gün... ilk hıçkırığımı attığım günü kutluyorum cesurca... dünyanın bilmediğim bir ülkesinde (sanki hepsini biliyorum) bilmediğim bir hastanede bir bebek doğuyor...bir bebek doğuyor ve daha ilk saniyede kıçına bir şaplak yiyor. Neden ? yine dünyanın başka bir yerinde belki de ülkemde biri ölüyor aynı saniyede... hatta ben bu kafe(s)de bunları karalarken ve hatta “öldü” yazdığım saniyede (saat şu anda tam 12:00:05) biri öldü bile. 31 temmuz 2008 12:00:05’ te ...................... öldü... kayıtlara böyle geçti. 31 temmuz 2008 12:00:05’ te ...................... doğdu. kayıtlara böyle geçti.gördün mü sayın okuyucu ne kadar kolay oldu. Şimdi ölen ...................isimli şahsın kıçına yediği şaplağı düşün. Şimdi onun için belki dualar okunuyor, bilinmedik bir takım yöresel şeyler yapılıyor belki, ben aynı gün ve saatte doğuşumu kutluyorum... geriye döndüğümde otuz yaramaz yıl gördüm birden , minicik bir kız çocuğu koşturuyordu oradan oraya... otuz işe yaramaz yıl... dikkatim dağıldı... yan masadaki adam çok iğrenç gülüyor... daha önce söylemiş miydim? arkamdan gelen sese yöneliyorum. dükkan sahibi bir sineklik almış eline az evvel tablolardan birini düzeltmek isteyen birinin eline vuruverdi. Allahım ne komik... iyi ki dokunmamışım... yemeğimi zehir edemem doğrusu... bu kafe(s)ye gelirken isyan sokağından zar zor kaçtım... aslında pek kaçtığım da söylenemez ya neyse , gölge kıvamında hızlı adımlarla yürüdüm diyelim...hava çok ağır, yapış yapış oluyor koltukaltların sürekli... çok terleyen biri değilim hatta hiç terlemem ama yine de öyle olabileceği şüphesi bile rahatsız ediyor beni...hem adamı hem de duvardaki yamuk tabloları görmemek için duvar kenarındaki pencerenin karşısına geçtim iyi oldu böyle... şimdi gelen geçeni izleyebiliyorum. aslında istediğim bu değil , yazmak istiyorum ben ama bir türlü beceremiyorum...yan masadaki adam iğrenç gülüyor... daha önce söylemediysem bir daha söylemek istedim.(obsesifim ben) artık ne zaman böyle gülen birini görsem burası aklıma gelecek. buraya gelmesem bile bu gün içinde bulunduğum bu ruh sıkıntımı hep taşıyacağım zihnimde artık... yazık çok yazık bu adam güçlü bir çentik attı usuma, bir süre kanayacak sonra iyileşti zannedeceğim ama ne zaman bu gülüşü duysam aynı ruh halim beni kıskıvrak yakalayacak. demek ki artık kelepçelendim ben, asla aksini ispat edemeyeceğim bir hükümlü oldum böylece. ömrüm boyunca bu gülüşten kaçmak zorunda kalacağım şimdi...kabus...bir çift girdi içeriye. ellerini birbirinden ayırdıktan sonra ayrı ayrı üstlerine başlarına sildiler...hava sıcak da ondan... siparişleri acele ile aldı çocuk...kız sürekli bişeyler anlatıyordu. En sevmediğim tip sanki karşısındakine değil de mekandaki herkese sesini duyurmak ister gibi tavırları. “konumuza geri dönelim lütfen” dedi “tam bir saattir seni öfke caddesinde bekliyorum neden böyle yapıyorsun, de ki bana şu saatte geleceğim ben o zaman orada olayım...ama bu kaçıncı” çocuk sessizce yanıtladı(duymak için çok çabaladım ) ihanet kavşağında kaza olmuştu ne yapabilirim? nereden bilebilirdim olacağını?” parmağımı şıklattım “KADER” dedim. ikisi de döndü bana baktı...süpriz at gibi fotofinish de kendimi göstermiştim en sonunda ve hemen hızla dışarı baktım...garson çocuk siparişlerini getirdi çiftin... açık söylemem gerekirse kızın tabağındaki hüznü çok güzel süslemişler kendime de ondan söylemediğime pişman oldum... ölü balık gibi kendi tabağıma indi gözlerim... dost tokadı fazla acılı... hem ben acı yemem ki... yan masadaki adamın iğrenç gülüşü bunların sebebi... çocuk çatalına doladığı tövbeyi yemeye çalışıyordu o sıra... sıkıldım onları dinlemekten saat binüçyüzkırkbeş olmuş dedim kendi kendime...hala tek bir satır yazamadım üstelik... tango to evora....bir ara çocukla göz göze gelecek oldum...ve o an anladım ki çocuğun kalbi üç oda bir salon, herkese yer var... bir ben yokum bu evde...hızla kalktım bir dikişte gözyaşımı bitirdim ve alelacele çıktım o kafe(s)den... kalemimi orada unuttuğum yolda aklıma geldi... yeni yaşıma yaş içinde girdim, yapacak bişey yok... üstelik bir de hükümlüyüm artık...