
“merak etme korkulacak bişey yok” dedi… “bu gece evinize çıkartalım sizi, gidin, düşünün ve karar verin… yarın gerekli işlemleri başlatırız” diye ekledi yumuşak, sakin ses tonuyla…
odasından çıktığım anda nereye, nasıl, ne amaçla gidebileceğimi bulmam uzun süremi aldı… arabamın başına geldiğimde de aynı kadını görüyordu, zihnimdeki artık bir yabancıya ait olduğunu düşündüğüm gözler… güç bela eve geldim… yarınımın olmaması için dua etmek boşunaydı, bunu saatler geçtikçe daha iyi anlıyordum… bir süre bir şeyler yazabilirdim belki… kalemin kağıtla seviştiği dağınık masada şunlar yazılıydı : “Sürekli kendimle konuşmaktan çok yoruldum. Her gece minik mumlar yakıp bakalım kaç dakikada bu dört duvar alev alır diye düşünmekten de çok yoruldum. Yarını düşünerek yaşamaktan daha çok yoruldum. Aslında hep yorgundum… boşluktan olsa gerek sürekli aynı kadını görüyorum... Duvarın dibine sığınmış ellerini ovuşturuyor... ileri geri sallanıyor saçlarını çekiştiriyor ve hep aynı şeyi tekrarlıyor “geçecek biliyorum, geçecek biliyorum” … "tekrar başa dönemem” diyor... “en başa dönemem…” kliniğe yattığında da aynı şeyi tekrarlıyor… “ ……………..” doktorlar yaptıkları tüm tetkiklerde elle tutulur gözle görülür tek bir sonuca ulaşamıyorlar… kolları yediği sözde kas gevşeticiler, morfinler yüzünden artık delik deşik , mosmor… işte sürekli aynı kadını görüyorum…” işe yaramıyordu…
bu gün yaptığım görüşmede eğer doğru kararı verebilirsem bundan sonra bu tip şeyler yazamayacağıma kanaat getirdim. neden böyle şeyler yazıyordum ki ? beni görenler ile beni okuyanlar ve beni anlayabilenler diye bir gruplama yaptım aklımdan… beni anlayabilenler kısmında bir tek kişinin adı olması biraz rahatsız etse de gruplamayı tekrar yapamayacak kadar yorgun hissediyordum kendimi… vaktiyle lambadan çıkan cine isteklerimi sunmuştum o ise “bir saniye hemen döneceğim” diyerek tekrar lambaya dönmüştü... yıllar oldu ne dönen var ne de olup biten… bacaklarımı koltuğun kenarından sarkıtarak kaloriferin üzerine ayaklarımı dayadım… yanan mumun tavandaki aksini izleyerek bir süre durdum öylece… fonda leonard cohen vardı… bana benzeyen bir sürü kişi içimde kırmızı şemsiyeleriyle müziğe uygun ritmik hareketlerle dolaşıyordu… ben ise kazağımın kollarından ellerime eldiven yapmış ceplerime koymuş bakıyordum bir köşeden onlara kayıtsızca… sabah oldu…
parmaklarımı koltuğun kenarında hareket ettirdiğim sırada kendime bir piyano virtüözü süsü vererek içimdeki şarkıyı çalıyordum… telaşla aynı odaya girdi… “özür dilerim beklettim” dedi… bu odanın dünden tek farkı bendim… masasına oturdu ve gözlerini gözlerime dikerek “evet… hazır mıyız?” dedi… ben hazır mıyım? asıl doğru olan soru... yani kendime sormam gereken soru… konuyu “biz” yapmaya hiç gerek yok… “birinci tekil şahıs üzerinden devam edelim” dedim içimden… bunları anlamasını bekler gibi yüzüne dikkatle baktım… tam arkasında duran tabloya ilişti sonra gözlerim… bir kadın vardı tabloda saçlarının başladığı yerde sarı yapraklar, sarı yaprakların başladığı yerde masmavi gökyüzü, gökyüzünün başladığı yerde fırtınalı bir okyanus, okyanusun başladığı yerde hareket halindeki yunuslar vardı… ellerinde yarım açılmış bir inci istiridyesi tutan bu kadına baktım… bu kadına ve kendi çaresizliğime baktım… bu kadında dünden bir iz aradım ; sürekli aklıma gelen diğer kadını aradım… yoktu… “hazırız” dedim kendimden korkarak… kimle hazırım? Biz diye bahsettiğim şahıs kim? Ben, içimdeki ben, onun içindeki ben, daha içindeki ben… her yol bana çıkıyor galiba da ben bir yere çıkamıyorum… oysa methetmek gibi olmasın ama ömrümde çok da fazla keşke yok, telaşe yok, kararsızlık yok… tamam yalan söyledim. içimde aslında yok yok… çingenin koca boşadığı gün gibi her yerim… yüzümde geç kalmışlığın izleri bu kadar derin olmasa bu odada ne işim var değil mi? aklıma sıcak taşların üzerinde yattığım o büyülü olimpos gecesi geldi, yıldızlara dokunduğumu sandığım gece… bir yıldız kaydı o gece, yalnız benim gördüğümü, yalnız benim fark ettiğimi, bir tek bana, benim için kaydığını düşündüğüm yıldız! ve ben o gece o yerde bir kez daha fark ettim ki; benim yaşamım telaşeler üzerine, benim yaşamım ikircikler üzerine, benim yaşamım kararsızlıklar üzerine ve benim yaşamım isyanlar üzerine! çünkü yıldız kaydığında telaşeye düşen bendim, ne dileyeceğini bilemeyen ben, ne istediğini bilmeyen yine ben ve yıldızın kayışına istinaden bu halime isyan eden bendim… bu odadan çıktığımda her şey çok farklı olacak…
“şurayı imzalayın, bir de şurayı, bu kısma da adınızı soyadınızı ve adresinizi yazarak imzanızı atın lütfen” dedi… gülümsediğini zanneden ama ağzını açtığında beni içine alacağını düşündüğüm samimiyetsiz kız… denileni yaptım… bir başka odaya girdim… isteksiz bir fahişe gibi sessizce üzerimdekileri çıkarttım, bana verilen yeni kıyafetlerimi giydim ve bir süre daha bekledim… aynı telaşla yine odaya girdi “güzel hazırız …” dedi… yine yanlış … ben hazırım ben… “uyanık mı olacağım?” diye sordum… “senin kararın , çok acımayacak , olay bittiğinde daha iyi anlayacaksın zaten” dedi.. "iki yerden gireceğiz, bir beynin hizasından diğeri de kalp hizasından” …
Uyanıktım… gerçekten söylediği kadar basit oldu… iki “çıt…” sesi duydum…
Böyle anlatıyordum işte arkadaşlarıma hislerimi aldırdığım o günü… herkes merakla beni izliyordu o saatler… bir ara telefonum çaldı açtım, dinledim, cevapladım, kapattım sonra… filanca ölmüştü… gelen telefon bunu söylüyordu… sanki filanca hep ölüyormuş da o gün bir daha ölmüş gibiydi benim için durum…
devam edemedim....