dokunmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dokunmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

fraktal...

10 Eylül 2009


bir fotoğraf karesi…usulca yaslanmış duvara doğru bir kolunu arkasında belli belirsiz görünen bir ağaca dayamış, bir ayağını diğerinin üzerine koymuş. başı hafifçe sola düşmüş, saçları ensesinde birleşmiş… hava rüzgarlı belli; yoksa başının üzerinde uçuşan saçları olmazdı… siyah bir bluz giymiş; düz, sade, ütülü… altında yine siyah bir pantolon var bol kesimli… boynundaki kolyeyi küpeleri tamamlıyor… gülümsemiş… gülmemiş; gülümsemiş; dişleri görünmüyor… aslında hareketli bir fotoğraf…(ve fena da değil) bu fotoğraf olaydan az önce çekilmiş... neden az önce çünkü bilse az sonra olacakları kuşkusuz daha farklı bir poz verirdi… belki kolunu duvara yaslamak yerine dolardı o ağaca… başını sola düşürmez dimdik tutardı, açardı saçlarını korkusuzca rüzgarlı güne inat… az sonra olacakları bilseydi emin ol kahkahayla gülerdi… otuz iki diş tekmili birden çıkardı o beyaz kağıda… ve ben onu da yazardım emin ol… az sonra olacakları bilseydi eğer… ama bilmedi… bilemedi… öğrenemeyecek olması onun suçu değil elbette… benim suçum…

başka bir fotoğraf başka bir bakış… daha renkli bir kıyafet var üzerinde, keten bir ceket giymiş bu sefer, gülmüş belirgin bir biçimde, yan dönmüş sanki birazdan arkasındaki kalabalıktan birini çekip çıkartacak , onunla konuşacak gibi bir tavrı var… açık bir mekanda… ellerini cebine sokmuş…bacakları görünmüyor… bu fotoğraf da olaydan önce çekilmiş…(olayı sorup durma bana , olayın hiçbir önemi yok) eminim o da az sonra olacakları bilse belki sadece gülümsemekle yetinirdi… arkasındaki şahıslardan birini çekip konuşurken poz verebilirdi… az sonra olacakları bilseydi eğer…

artık ne düşündüğümün veya ne yaptığımın hiç bir önemi yok… bir sürü fraktal karakter yazıyorum burada aslında hepsi kendine benziyor ya da en azından aynı özelliği taşıyor… hepsi benimleyken bir üçüncü şahısı daha yanımızda taşıyor, hepsi de içinde hasarlı bişey taşıyor ve en önemlisi hangisine bakarsam bakayım bir süre sonra bana vereceği kandırılmışlık hissi ile dolu…

olanaksız...

14 Haziran 2009

… tutuyor ellerimi … işaret parmağının tırnağını birden elime geçiriyor…iç çekiyor sonrasında… gözleri kapalı… arada bir bi şeyleri kovarcasına ellerini kollarını boşluğa doğru sallıyor… nefes alış verişlerini duyabiliyorum sıcacık nefesi benim nefesime karışıyor… tatlı bir ezgi misali iç çekişleri… göğüs kafesi inip kalktıkça bedenimde bir baskı oluşuyor… boynumun kulağımla birleştiği noktaya başını gömüyor kalıyor öylece…sonra yine hareketleniyor… bende ona uyuyorum ve huzurla kapatıyorum gözlerimi…sıcacık elleri hala ellerimde ve bırakmak istemiyor… nefesi hala nefesime karışıyor… bu zevk başımı döndürecek cinsten… eğer bana sorarsanız ömrünüz boyunca unutmayacağın anın nedir diye aynen bu cümleleri kurardım… kırk günlük bir bebeğin vücuduma dolanarak uyuduğu bu anı unutmam olası değil….

DOKUNSAM HİSSEDEBİLİR MİSİN SATIRLARIMDA?

1 Mart 2008

Aslında ben kozmik güçlere inanmam… inanırır görünürüm sadece…

Şimdi bu inanır görünmek ile inanmak arasındaki bağı bir kerede kesecek ve kurtulacağım günden güne içimdeki huzursuzluğu besleyen kordondan….

Ellerim…ellerimiz…milimetrik mesafede avuç içlerimi kanatan o ısıya geleceğim sonra…ne olduğunu ve neden olduğunu asla bilemeyeceğim… Bilmek istemeyeceğim belki de ve tez zamanda bu doğum sancısından kurtulacağım…Nur topu gibi huzur olacak bu kez kollarımda… içimde huzursuzluk veren şey dışarı çıktığında huzura kavuşacak belki de…

Hafta sonlarımı dolduran boşluktan kurtulduğum günden beri belli bir amac güderek ama bu amaca hiç hizmet etmeyerek günlerimi geçiriyorum. Haftanın belirli gecelerini de bu günlere ekledim şimdilerde…Bu gecelerden birinde sırtımda taşıdığım yükü hemen kapı girişine bırakarak ama aynı ağırlıkta evin içinde dolaşmaya başlıyorum… Bir süre sonra da kendimi bir zamanlar keyif aldığımı düşündüğüm için ev eşyalarına dahil olmasını istediğim tek kişilik koltukta oturur buluyorum… Ayaklarımı koltuğun kolçaklarından aşağıya sarkıtmış vaziyette hem de… oldum bittim bir yerlere tünemeyi sevmişimdir zaten…elimdeki sert ama tutması kolay olan uzun ince dikdörtgen alet ile de sanıyorum ki dünyayı kontrol ediyorum. Aslında yaptığım hiç bir şey yok.Sadece üzerinde rakamları olan tuşlara basıyorum ve sahte dünyanın gerçek olduğu idda edilen yüzleri çıkıyor karşıma… anlamsız ve boş baktığımı fark ediyorum sonra… sonra birilerinin öldüğünü, öldürüldüğünü, kaçırıldığını, trenlerin çarpıştığını, istediği şarkıyı söylerken sevgilisinin gözlerine baktı diye vurulan sözde sanatçıları görüyorum… güzel şeyler olmalı bu aptal kutusu denen alette… bunca zamandır karşısına oturmuyordum çünkü… kendini değiştirmiş geliştirmiş olmalı… hani orta yaşlı bir kadın gibi mesela…
Misal eski sevgilisi ile bir gün ansızın karşılaşır. Bakar ki ikisi de yalnız… ikisinin de açlıktan yürekleri kazınır. “Bana yemeğe gel eski günleri analım” der hafifçe kadın. Yılların ağırlığını taşımayı bilmiş olmasının verdiği güçle. Adam hemen kabullenir bu fikri. “Uzun zaman sonra kapımı kendim açmayacağım, başkasının olsa bile biri bana kapıyı açacak ve hoş geldin diyecek” hevesiyle… Hani o kadın saatlerce aynada yıllara karşı yaptığı meydan savaşından ne kadar sağlam çıktığını ispat etmek için uğraşır ya işte bu da o hesap… bu kutu da yıllar sonra bana kendini ispat etmeli diye düşünüyorum. Ama olmuyor…hangi tuşa bassam aynı yüzler…hangi tuşa bassam bir eskiyle bir eski yer değişiyor hiçbir yenilik yok…

Sonra mı? Sonrası belki de bir düş...

Bir tuşa daha basıyorum... alt yazılı bir dizi bu... bir çocuk köpeğiyle bir yamaçtan aşağıya koşuyor... isteksizce baktığım ekranda birden hep hayallerimde olan yamacı gördüğümü ayrımsıyorum. Biraz daha dikkatlice baktığımda yeşilin,sarının her tonunun olduğunu fark ediyorum. Hatta çayır çimen kokusu burnuma kadar geliyor... birden köpeğe bir araba çarpıyor ve o anda irkiliyorum. Yüzüm gözüm allak bullak oluyor . Bu ne şimdi? diyorum kendi kendime...
sonra artık tam karar vermişken bu kutuyu kapatmaya parmağım kırmızı düğmedeyken çocuk hızla köpeğin yanına gidiyor ve ona dokunuyor köpek yaşamaya başlıyor...
Bilim kurgu!!! Vazgeçemediğim şey...parmağım kırmızı düğmenin üzerinde...gözlerim ekranda takılı... sahneler ilerliyor... Çocuğa verilen bir yetenek var ortada...çocuk ölen birine dokunduğu anda ölen kişi tekrar yaşamaya başlıyor...bu harika bir şey diyorum kendi kendime...ama her güzelliğin bir bedeli var... ya da öyle sanılır...işin ilginç yanı bu sanrı her gün teyid edilir yine ka(e)der tarafından... yani bir şey alırken bir şey vermek şart olmuştur...işte bu harika olayın iki bedeli var। İlki dokunduğun kişiye, hayvana, bitkiye tekrar dokunursan o gerçekten ölüyor ... diğeri hayata döndürdüğün kişiyi dokunarak bir dakika içinde tekrar öldürmez isen o kişinin yerine yakında olan başka bir kişi ölüyor...Vay canına diyorum ne zor şey... Nedendir bilinmez bu yetenek ile bir de sınav çıkartıyorlar karşısına..Çocuk karşı komşunun kızına o kadar aşık ki "Aşk Nedir?" diye sorsalar kızın adını verecek...Sonra o çocuk ADAM oluyor...Bağlanmaktan, sevmekten, dokunmaktan korkan, kaçan bir adam oluyor...Belleğindeki tek isim ise karşı komşu kızı...Sınav bu ya kız ölüyor ve adam kızın yanağına dokunarak hayata döndürüyor tekrar...Belki de ölmek gerçekten yaşamaya başlamak için iyi bir neden ikisi için...

Sebep? Sevgisi...
Sonuç? Kız ile bir ömür birlikte yaşamaya and içiyorlar...
Bedel? Sevdiğine asla dokunamayacak olman...

İşte bedeli... Biliyorum aslında her sevginin bir bedeli olduğunu... Biliyordum da dokunmadan bu bedelin ödenebildiğini bilmiyordum işte... Olayı birden öyle bir karmaşık hale getiriyorum ki ben bile şaşırıyorum... Beynim karıncalanmaya başlıyor... Aynı emir kipi tekrar tekrar vuruyor bedenimin her santimine "do-kun-ma" "do-kun-ma" dokunma!! Oturduğum koltuktan kalkıyorum... Elimde iğreti duran kumandayı bırakıyorum ilk aldığım yere usulca...
Sonra gecenin karanlığında dışarısını izlemeye başlıyorum... Aklıma birden gecenin en zifir yerinde Ankara'nın ışıkları geliyor... Otelin camından baktığımda Los Angeles' a benzettiğim geliyor Ankara'yı.... Los Angeles'i görmüşlüğümden, görmek istediğimden değil... Şuursuzluğumdan sadece...
Sonra pencere camına dokunuyor parmaklarım...Parmaklarımla dokunduğum yerde buz kesiyorum...Aksimi görüyorum şehrin en ışıklı yerinde, en göbeğinde, en derininde bir yerde...Aksime dokunuyorum bu sefer korkmadan, üşümeden, düşümden... Düşümden geçen ama gerçekte olmayan yerlerime dokunuyorum... Dokunmak hissetmektir diyorum ama nedense kendimi hissedemiyorum...
"dostluğun bana yetmiyor,
konuşurken düşlüyorum ellerini,
özlüyorum...
sevmek dokunmak demiştin,
biliyorum sürmese de eskiye benzemese de
hala benim tek ezberim:
dokun bana...ne olur dokun banaaa"

Bu şarkı dolanıyor usumun içindeki küçük klübelerde...Her eve giriyor arıyor, aradığını bulamıyor ve sonra çıkıyor,başka yere giriyor...ama hep aynı tını...
Do-kunnnnnn-maaaaaa....
Dokunduğumda ölecek sevdiklerimi görüyor parmaklarım, pencere camının buğusunda ve üşüyor...Ve düşünürken, düşümden düşüyorum....Bu kez kulaklarım kendi sesimi duyuyor; dokunduğum tek şey gözyaşlarım; sesimi duyuyorum hep aynı cümlede, hep aynı tekrarla :
Dokumayı çok ama çok istediğim ama bir türlü dokunamadığım mutluluğumsun sen ...biliyorum ki dokunduğum an yok olacaksın...çünkü seni zaten ben varettim...