iç ses etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iç ses etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

yalanı görebilmek...

26 Şubat 2011

'bi sigara versene' dedi dişlerini sıkarak... alelacele çantamı açtım ve tek bi sigara çektim paketten... genelde uzun aramalar sonunda ulaşırdım çantamın içindekine hızıma o da şaşırdı...bir sokak arasında ahşap bir binanın önündeki merdivenlerde oturuyordu... bacaklarını iki yana açmış eteklerini de arasına doldurmuş üzerine de elindekileri koymuştu..."ateşin de mi yok senin?” dedi alaycı tavırla...”haaa var var” dedim yine çantama gitti elim... sigara çıkarmadaki ustalığım bu sefer tökezlemişti ama olsundu, ateşim vardı ve bulacaktım... yakarken sigarasını 'daha sık aşık olmalıyım’ diye başladı söze... ‘daha sık aşık olmalı unuttuğum ne varsa hatırlamalıyım... nasıl diyordu şair?”’ belki bir aşktır bu kentin belleğini geri getirecek olan” diye mırıldandım o mısrayı... ‘aynen öyle’ diye devam etti... ‘o heyecanı yaşamalıyım, korkmalıyım mesela biteceğinden, deli gibi her şeye gülmeli, olmadık fikirler icad etmeliyim öyle değil mi?’ diye sordu birden... ne diyeceğimi bilemedim öylemiydi gerçekten? o kadar yanmıştı ki canım anımsadığım tek şey buydu… “acı”… ‘bir sürü şey söylendi bak orada’ dedi … ‘bir sürü şey söylendi ve hangisinin doğru olduğunu bile artık ayrımsayamıyorum… adam gözlerimin içine bakıp yalan söyledi gördün değil mi?’ dedi… görmedim desem tüm zaman duracaktı... ve ben eğer görmedim dersem onu orada piç gibi bırakıp hayatıma devam etmem gerekecekti… susmayı tercih ettim… sigarasından daha derin bir nefes alarak ‘söylesene dedi gördün mü?’ “görmedim” dedim… “şey.. ya.. yani..yani.. ben bana ne zaman yalan söylendiğini bu yaşıma kadar hiç anlamadım ki, hiç görmedim ki…ne yapayım…” dedim… ‘yapma semmy!!!’ diye haykırdı… ‘Allah aşkına, aşk adına yapma… yalandı hepsi görmedin mi?’ diye aynı soruyu yineliyordu… sustum… en iyi yaptığım şeydi aslında susmak… çok konuşup susmayı çok iyi beceriyordum… ayağa kalktı… sol elindeki sigarayı yere bırakıp ayakkabısının ucuyla üzerini ezdi… hadi yürü gidiyoruz dedi…

görmedim dedim zaman durmadı,devam ediyordu, hayatımız da öyle… ve ben hala yalanı göremiyordum…

bir pazar kahvaltısı...

19 Eylül 2010

Kimse üzerine hiçliklerini giymemiş… içi dışında herkesin… yüzlerde maske yok… şaşırtıcı bir ferahlık var her yerde… cohen çalıyor yine belli belirsiz… bazen acaba sadece zihnimde mi çalıyor diye düşündüğüm olmuyor değil hani… bu parçayı seviyorum diyorum yanımdakilere… bakıyorlar yüzüme ve devam ediyorlar uğraştıkları her ne ise… ben ise dudaklarımı büzerek ıslığa benzer bir ıslaklıkla cohene eşlik ediyorum… adım hüzün benim… tepeden tırnağa kahra boyanmış bedenim… bir tek göbek üstüm hariç… o zaman annem kocaman kırmızı bir çarpı yapmıştı göbeğimin hemen üstüne… tıpkı o şarkıdaki gibi… kadın oldun artık demişti… besin kaynağım hüzün benim… her giden bedende bedeni değil umudumu yitiriyorum… geceleri kalkıp hiçbir zaman yollayamadığım mektuplar yazmam da bu yüzden… kayıp ruhlara, hiç bedenlere yazıyorum… umutsuzca sabahı bekliyorum… kimse üzerine her şeyini giymemiş… dışına geçmiş içindekiler… yüzlerde belli belirsiz bir gülümseme… şaşırtıcı bir rahatlık var üzerlerinde… çok değil az bir zaman sonra herkes tekrar olması gerektiği gibi olacak ve kalabalığa karışacak...

kırmızı bülten...

20 Kasım 2009


demgüzarlık yaparak ömrümün son kırıntılarını da tükettiğim bir dönemdeyim… artık herhangi bir amacım kalmamış olmakla beraber yeni bir amaç edinme çabam da yok… olan şeyleri vaktiyle hayatımdan temizlediğim için tüm bu sürecin nasıl olacağını artık idrak ettim… bir tek son zamanlarda bana miras kalan dvd edinme ve bunları izlemek üzere, biraz da hani belki kendime bir umut olur düşüncesiyle aptal kutusunun karşısına geçtim... telefon rehberimdeki sıraya göre kendimi aradım : 0505…,0532…,0535…,0542…aradığım numaralardan biriyle aramızda şöyle bir konuşma geçti yoktu farkı diğerlerinden;

- semmy ne var ne yok?
- ne olsun, her şey var bişey yok…
- nasıl gidiyor hayat?
- aaa bayat be her sabah tazeliyorum ama geçmiş artık bizden…
- hmm e hadi bu akşam bana gel film izleyeceğim…
- ekibi topladın mı kimler var?
- aynı grup…uykusuz semmy geliyor, kaprisli semmy , zeki semmy, sulugöz semmy, acıyan semmy, acıtan semmy, kıran semmy, kırılan semmy, seven semmy, sevilmeyen semmy, inancını yitirmiş semmy, güvensiz semmy…
- ooo herkes varmış, tamam ben de gelirim…

onları beklerken daha evvel bahsettiğim koltuğun kolçaklarından ayaklarımı aşağıya sarkıtmış vaziyette oturdum… elimde her zamanki gibi sert ama tutması kolay olan uzun ince dikdörtgen alet vardı ve de sanıyordum ki yine dünyayı kontrol ediyorum… üzerindeki rakamlardan birine bastım… dudakları ceketiyle aynı renkte olan sonradan olma sarışın kadın çıktı karşıma… az evvel birkaç kişinin bedenini kafasından ayırmış ve buna rağmen hiçbir şey olmamış gibi boş bakıyordu bana… önündeki kağıtlara bakmadığı halde arada sırada en alttakini en üste, en üsttekini de en alta koyarak kendince bir hareket kazandırıyordu durağanlığına… üstelik arada sırada gülümseme çabası veriyor ama bu çaba üzerine birkaç beden büyük gelen bir elbise gibi sırıtıyordu… üst sağ köşede kendi fotoğrafımı görüyordum sürekli… buna şaşırdığımı kendime itiraf edemeyecek kadar çok şey düşünüyordum aynı anda… misal fotoğraflardan birinde dizlerimi karnıma çekmiş ve ellerimi başımın arasına almıştım… gözlerimde okunması imkansız bir cümle vardı ama dediğim gibi okuyamıyordum… diğerinde bir kürsüdeydim. ellerimle kürsünün iki yanını tutuyordum… aptal kutusuna azıcık ses yükledim boşbakan kadın şöyle diyordu :

ruh hali iniş trendinde seyretmekte... semmy haber kaynağından alınan bilgiye göre önümüzdeki günlerde de moraller mevsim normallerinin altında seyredecek... uzmanlar depresyona girerken dikkatli olunması gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor... öte yandan bir grup militan iç dünyada çatışma içerisine girdi… semmy cumhuriyeti ön tedbir olarak cep telefonunu kapattı... gelen giden çağrı umudu olmadığı için iç çatışmaların biraz dineceği konusunda hemfikir kendisiyle... başkan semmy : uzun süredir devam eden mutsuzluk militanlarının , umutsuz militanlarla bir araya gelerek inanç militanlarına karşı böyle bir çatışmaya sebep olduklarını gerekli önlemlerin alındığını belirtti…

isteksizce kadını es geçip, film izlemeye başladım… tüm ekip toplanmıştı… bir kaçı gripti bir kaçı garipti… beni hiç sorma… başka zaman anlatırım…
(fotgraphy by Mithat Güleray; birbarfilozofu&mahalleninbaskısı)

işte ben gibi sen gibi...

31 Ekim 2009


haftalardır yazmadığım yazamadığım doğru… belki bir süre daha yazamayacağım da doğru… geçenlerde ilk okuduğum mısrada ne diyeceğimi bilemediğim bir şiir geçti elime… ne diyeceğimi ve ne düşüneceğimi bilemediğim bir şiir… tam da o anı kolluyormuş gibi çıkıverdi birden ortaya “elif gibi yalnızım” diyordu ilk mısra… dikkat “elif kadar” değil, "elif gibi" yalnızım… “ne esrem var ne ötrem” diye devam ediyordu… yıllarca evvel bir daha binmemeye and içtiğim bir otobüste önce camını silmiş sonra yanağımı dayamış gidiyordum… şehrin tüm kokusu üzerime sinmişti… yanımızdan geçen başka bir otobüste aynı benim koltuğuma oturmuş ve benim gibi yanağını cama dayamış başka birini gördüğümde de bu şiir zihnimde dolanıyordu “ne beni durduran bir cezmim” otobüsün üzerinde büyük harflerle “BELEDİYE ÖZEL HALK OTOBÜSÜ” yazıyordu… kendi içinde milyonlarca ironiye sahip olan bu tanımlama ile sahipsiz bir kentte olduğumu bir kez daha fark ettim… belediye özel olabilir miydi? özel olabilen bir otobüste halkın ne işi vardı? halkın içine sıkış tepiş doldurulduğu toplu taşıma aracı olan otobüsün hangi özelliği onu özel kılıyordu bilemedim… kendi kendime gülümsediğim anda yandaki otobüsteki şahsın da gülümsediğini gördüm…aynı esanada da “ne bana ben katan bir şeddem var, ne elimi tutan bir harf” mısraları da otobüsle beraber yanımdan geçmiş oldu… tek bir an tek bir bakış ve gülümseme… zilyon şey geçerken üstelik aklımdan son geçen mısraya kaptırdım kendimi… peşinden gidiyordum…"kalakaldım sayfalar ortasında” “elif kadar yalnızım” ….gücüme de gitmiyor değildi hani bu şehri tek başına yaşamak… aklıma her geldiğinde aldığım derin nefesler bir süre sonra kafi gelmiyor yerini kesik kesik ama sık aralıklarla aldığım nefeslere bırakıyordu… yollar bitmiyordu ve ben belki de bininci kez aynı şehirde aynı istikamete giden farklı bir otobüste aynı hisleri taşıyordum…
“işte ben gibi sen gibi” dedim bir başka durakta aynı yanakla karşılaşınca…yanak tekrar güldü bana… otobüse bindiğimde tek damla yoktu burnuma düşen oysa şimdi yanağımı dayadığım pencerede gözyaşlarını görebiliyordum gökyüzünün… onu böylesine içli kılan neydi bilmiyorum… bir bulutun güneşe olan aşkı olabilirdi belki de… belki de aynı mavilikte kalıp aya bir türlü kavuşamayacak olmasındandı… işte ben gibi sen gibi… imkansızlıklar gökyüzünün canını yakıyor o da aklına geldikçe ağlıyordu belki ve biz faniler buna yağmur diyorduk olamaz mıydı? “bir okuyan bekledim, bir hıfzeden belki”“gölgesini istedim bir dostun med gibi…" diyordu şiir şimdi de zihnimde… otobüsten indim… montumun önünü ilikleyip yakalarımı kaldırdım, ellerimi cebime sokup, gemiye doğru yol aldım… yüksek sesle başladım mısraları birleştirmeye :
Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf
Ne anlam katan bir harekem…
Kalakaldım sayfalar ortasında.
İşte ben gibi, sen gibi…
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki…
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
şiirin son mısrası aklıma gelmedi…sonra “işe bak” dedim kendi kendime… “bu şiir ortaya çıktığı andan beri şiir hakkında yazmak istedim olmadı aradan haftalar geçti … kalktım şehir değiştirdim orada bunlar geliyor aklıma” dedim… sesimi bir ben bir de ben duyuyordum sadece… kendi zihnimle kendi içimle konuşuyordum yine… şehir sen kokuyordu… şehir ıslaktı… şehir beni özlemişti… şehir başka bakıyordu bana… şehir sarılmadı bu defa… şehir uzaktan yanağımı okşadı… ve son mısrası da dilimden dökülüverdi “işte bu yüzden sızım elif sızısı…”

ayrı telden...

17 Eylül 2009


"buraya kadar gelebilmem bir mucize" dedi… hızlıca sığındığı koltuktan bana bakarken… "nasıl başardın peki" diye sordum… "zor oldu aslında bazıları için yerine kullanabileceğim bişeyler bulabildim" dedi… "biliyorsun uyumuyorum geceleri... evvela dişlerimi sıkıp bir bir çıkardım yüreğimdeki yara bantlarını... söz konusu bantlar çıkarken çok acı verdi ama dezenfektan yerine biraz gözyaşı işime geldi doğrusu... önce gözyaşıyla ıslatıyor sonra yavaş yavaş kaldırıyordum hepsini… bazıları kabuk tutmuş hatta onu da fark ettim ama yine de kolay kapanacak gibi görünmüyor ne yalan söyliyeyim… yara bantlarını çıkardıktan sonra yanlışlıkla üstlerini de kapattığım çekmecelere ilişti ellerim… meğer ne çok çekmece varmış içleri ıvır zıvırla dolu olan… sonra yavaş yavaş gözlerimdeki perdeleri de araladım… koyu lacivertten kadife perdelerdi bunlar… gün ışığı çok güçlü geldi ilk başta onlar da rahatsız oldu tabi… eee haliyle yıllardır içinde yaşadığı bir karanlık var… sonra aldım makası elime kestim tutam tutam düşüncelerimi… zaten uçları kırılmıştı, her bir düşünce yeni birine çıkıyordu sanki; çatal çatal oluyordu… bir süre sonra, ben bile içine girememiş olmuştum… yüzüm gözüm açıldı... sandığım şeyleri de atmışım vakti zamanında bir sandığa… sandığı bir açtım ki ne göreyim… hepsi kocaman bedenlere bürünmüşler sanki… yanakları, dudakları, gözleri, bakışları, içlikleri, hiçlikleri, omuzları, bedenleri, yürekleri hepsi, hepsi yangın yerine dönmüş… çok pişman oldum biliyor musun? sandığım şeyler yüzünden bu hale düştüğüme… kapatıverdim kapağını bir tek ona elim değmiyor… eee sen nasılsın" dedi bana… bir eliyle başını kaşırken diğer elinde aynı anda kahve ve sigarasını tutuyordu…hiç beklemediğim anda sormuştu bunu bana… hiç susmayacak sandığım bir anda… ne güzel dinliyordum onu… hani olur ya sınava çok çalışırsın ama soruları gördüğün anda hiçbir şey bilmiyorsun gibi gelir ve birden soğuk terler birikir ya şakaklarına… sen işaret parmaklarınla onları silmeye çalışırken karşındaki seni düşünüyor sanır ya… aynen öyleydi durumum… iki sahipsiz kanat yüreğimde çırpınmaya başladı... “ hala aynı…"(*) "ne şehir değişti ne de kanalizasyonlarından akan... sadece yolculuklar oldu başka şehirlere… turist gezilerinde rehbersiz, anlamsız, sahipsiz ve kimsesiz aslında… bir logar kapağının altından, bir fare gibi şehri keşfetmeye çalışarak… sayısız mekan biriktirdim senin için… belki gideriz umuduyla… sözde sevmediğin bu şehri sana sevdirmeyi başarabilirsem kendimi de sevdireceğimi düşünüyordum… buna neden ihtiyaç duyduğumu ise sorma bana… geçti vakit… küçük deliklerden şehre şöyle bir göz atarak ya da sadece bekleyerek… küçük adımlar içten gelen bir gıdıklanma hissi yaratıyor bu şehre... içinde olmam hoşuna gidiyor biliyorum… oradan çıkmama izin vermiyor sanki... belirsiz bir bekleyiş içinde ben… ve şehri başkaları geziyor yıllardır…” dedim


ve sustum… sustuk…



(*)paganini

soru-cevap

9 Eylül 2009

her seferinde aynı soruya aynı yanıtı verenlerdenim:

-"gerçekten yaşamak istiyor musun?"

- bilmem ki...

karınca kararınca...

27 Ağustos 2009


masamın üzerinde bir sürü karınca var… nereden geldiklerine bir türlü anlam veremediğim türden… bu yazıyı yazarken de çok zorlanıyorum… bileğimin masayla birleştiği anda hemen altında bir karınca oluyor… onları ezmeden yazma mücadelesi ile boğuşuyorum… uzun dikdörtgen bir kağıda yazıyorum; işte bu yüzden çok zorlanıyorum belki de… hava da yapış yapış… insanlar var çevrede uzun uzun esniyorlar ve uzun uzun bakıyorlar birbirlerine… günler uzun… gölgeler kısa… ömür uzun… yaşam kısa… sonra uzaklara dalıyor gözlerim… ne gördüğüm ne işittiğim belirsiz… belki bir kuş kanadı sesi, belki bir çay makinesinin buhar sesi… hayır bir saniye bir saniye sanırım bir nehir sesi bu ses(anlaşılmaz cümleler kuruyorum gittikçe…) belki de bir çağlayan; evet evet çok net duyuyorum bu sesi… ama şu anda işim onunla değil yoksa sayfalarca yazabilirim (karıncalara rağmen) doğanın sesinin ne güzel olduğunu, içindeki güzellikleri, doğanın bizlere anlatmaya çalıştığı her türlü hikayeyi… pekala da yazabilirim buraya doğayı ben temiz tutuyorum diye, tüm çöpleri içimde biriktiriyorum diye… renk renk kutular var içimde diye… mesela; geri dönüşüm kutuları yürek kırıklıklarımı, umutsuzluklarımı, çaresizliklerimi, bekleyişlerimi geri dönüşümde biriktiriyorum, sonra, sonra tehlikeli atık kutum var; kızgınlıklarımı, hiçliklerimi, öfkemi, nefretimi oraya, bir de çevremde olup biten ve artık duyarlılık eşiğimin çok üstüne çıkan her şeyi orada biriktiriyorum diyebilirim… bir de ne idüğü belirsiz kutularım var; boş bakışlar, uykusuzluk nedenleri, çakı, çivi, raptiye, anahtar yarısı, kalp ağrısı nedenleri, yumak, boncuklar, küpeler, kavanoz, kavanoz kapağı, buruşuk çarşaflar, oyuncak bebekler, yastık kılıfları, kulbu kırık fincanlar, amaçsızca yırtılmış kağıtlar, bişeyler karalanmış kağıtlar, süzgeçler, boş abur cubur ambalajları, ucu kırılmış kalemler, tükenen kalemler, paslı oyuncaklar, makas, çorap teki, pinpon topu, tedavülden kalkmış bozuk paralar, çocuk kahkahaları… hepsi hepsi içimde diyebilirim… bu yüzden kırk yılda bir gönlümü açmak zorunda kalıyorum hayatım hava alsın diye… perdeleri usulca çekiyorum, sanki suyun içindeymiş gibi zor hareket edip az işitirim bu günlerde… pencerenin pervazında sinsice oturur içimdekileri görmeye çalışanları kovalayıveririm… es kaza gerçek bir çöp avcısı görürsem hemen pervazdan atlarım yanına işte o an büyük bir ışık huzmesiyle ne var ne yok açığa çıkar içimdeki çöp yığınlarının… ve küçük iskenderin dediği gibi her aşkta dönme dolaptayım ve kesiliyor elektrik ben en tepedeyken… bu dizeyi de açardım sana ama başta da belirttiğim gibi konum bu değil… az sonra masama gelecek yabancıyı düşünüyorum daha ziyade… o yabancıyla asla dirsek temasımın olmayacağından, onun içinden çıkılamaz sandığı derdin aslında ne kadar kolay aşılabileceğinden bahsedeceğim az sonra… cümlelerimi çok özenli seçmem gerektiğinin bilincinde olarak… uzak ama yakın, yakın ama soğuk, soğuk ama samimi, samimi ama yabancı davranmak zorunda kalacağım… gözlüklerimi burnumun üzerine düşürerek ve biraz da gözlüklerimin üzerinden ona bakacağım… göz göze geldiğimiz anda başımı hemen çevirmeliyim… şu anda tek kelimelik cümleler kuramayacak kadar meşgulüm… kendimi tekrar etmekten de çok sıkıldım… oysa o kadar uzun zaman oldu ki aynı masada aynı şeyleri yazdığım… beklediğim o an erken geliyor… masamda önce bir gölge ardından da bir bedenin ağırlığını hissediyorum “nasılsın?” diyor “adamına göre” diye cevaplıyorum…

geçiştirilme...

10 Temmuz 2009


“Yıllar yıllar evvel okuldan mezun olduğumda alay konusu olacağımı bildiğim halde açtım burayı… yıllarca hiç ödün vermedim gelen gidene karşı… ama artık yeter noktasındayım… cümlelerimin sonuna koyduğum üç harf devamının geleceğinin garantisi gibi görünse de aslında değil… kendi şehrimi yeniden keşfediyorum…
"hayatın dışı renkli içi boş bir balondan ibaret olmadığını bana kim kanıtlayabilir ki?" serzeniştleriyle bir günü daha tamamlıyorum… aslında önemi yok hangi yılı veya hangi ayı ve hatta haftayı yaşadığımın… önemi olan şey sadece “aslolan ne?” sorusuna verebileceğim tumturaklı bir cevap bulabilmek… bu cevabı bulamayacağımı ve asla kelimelere dökemeyeceğimi bilmek ise garip bir haz veriyor bana… hüzün ve hazzı aynı anda yaşamak öyle yorucu ki…oysa her şey mümkün olabilirdi bu ikisini aynı kefeye koymamayı başarabilseydim… çok sıkıcıyım değil mi? hatta öyle sıkıcıyım ki kendi bedenim es kaza aynada kendi aksiyle karşılaştığında hafif geriye doğru sekiyor. Bu milimetrik saniyelerde olan bir hadise…. Oysa o kadar aşinayım ki ruhunu kaybetmiş sefil bir bedene … bu durumun beni hiç rahatsız etmemesi gerek … aradabir çalı süpürgesiyle içime doldurduğum çöpleri şöyle bir köşeye yığmak gelse de içimden bunu düşündüğüm an ellerim titremeye başlıyor… kaşlarımın tam arası seğiriyor ve belli belirsiz yaşarıyor gözlerim… hemen akabinde başımı nerede bulunduğumun önemi olmayan bir yere dayıyorum derin derin solumaya başlıyorum…gözlerimi sımsıkı kapatarak içimden geçmesini diliyor, kabullendim, sus artık , tamam, bir daha olmayacak, hepsi geçti diye sayıklamaya başlıyorum…sonra bunu tekrar yapamayacak kadar yorgun buluyorum kendimi… hayır mevzuu o çöplerin örttüğü başka bir çöplüğün olması… yani işin ucu derine en derine dayanıyor. Bir çöp çıkıyor altından bir tane daha sonra bir tane daha, bir tane, bir… bu böyle sürüyor… çöpten kastımın ne olduğunu biliyorsun değil mi? yoksa içimde buruşturulmuş kağıt parçalarının, çikolata ambalajların, kullanılmış enjektörlerin, çiğnenmiş sakızların, kaçmış çorapların, teki kaybolmuş küpelerin ne işi var ?”

o kadar sıkıldım ki onu dinlemekten, “bir sn müsaade eder misin?” diye kalktım masadan… niyetim tuvalete gidip bir süre kafamı dinlemekti öyle ya tam iki saattir aynı çerçevede dönüyordu konu. ne iki saati ? tam 20 yıldır aynı çerçevede dönüyordu… ben de onun sayesinde zaman kavramımı yitirmiştim… hızla kapattım tuvaletin kapısını “ben de geleyim orada devam ederiz sohbete” diyebilecek kadar da arsızdı çünkü nezdimde… aynada kendime baktım kendimi gördüğümde bedenim hafifçe geriye doğru sekti… fark ettim ki benimle gelmiş ve devam edecekti konuşmasına…

olanaksız...

14 Haziran 2009

… tutuyor ellerimi … işaret parmağının tırnağını birden elime geçiriyor…iç çekiyor sonrasında… gözleri kapalı… arada bir bi şeyleri kovarcasına ellerini kollarını boşluğa doğru sallıyor… nefes alış verişlerini duyabiliyorum sıcacık nefesi benim nefesime karışıyor… tatlı bir ezgi misali iç çekişleri… göğüs kafesi inip kalktıkça bedenimde bir baskı oluşuyor… boynumun kulağımla birleştiği noktaya başını gömüyor kalıyor öylece…sonra yine hareketleniyor… bende ona uyuyorum ve huzurla kapatıyorum gözlerimi…sıcacık elleri hala ellerimde ve bırakmak istemiyor… nefesi hala nefesime karışıyor… bu zevk başımı döndürecek cinsten… eğer bana sorarsanız ömrünüz boyunca unutmayacağın anın nedir diye aynen bu cümleleri kurardım… kırk günlük bir bebeğin vücuduma dolanarak uyuduğu bu anı unutmam olası değil….

acımadı ki...

27 Nisan 2009




ve yine gece... içimde kocaman kocaman soru işaretleri...


cevaplarını bildiğim ama asla duymak istemediğim sorular soruyorlar bana iri cüsseleriyle... çengel şeklindeki vücutlarıyla noktaları arasına sıkıştırıyorlar beni bir mengene gibi ve ben her seferinde çığlıklar atarak kaçıp kurtuluyorum (kurtulduğumu sanıyorum onlardan) ama sorular peşimi bırakmıyor, imkansızlıklar dahilinde bir sürü cevap istiyorlar benden... çıldıracak gibi oluyorum çoklukla... her soru işareti yeni bir soru işaretini doğuruyor; cevabı ise geçmiş zaman kipine takılı kalıyor... öyle yorgunum ki takatim kalmıyor cevaplamaya hiç birini...

ve yine gece... içimde kocaman ünlemler...
her biri dokunuyor bedenime... kah vuruyor, kah itiyor, kah batıyorlar... korkuyorum onlardan... öyle büyükler ki nasıl oluyor da farkına varmıyorum daha önceleri diye hayıflanıyorum kendimce... ikisi ayrı kutuplardan çekiştirirken yüreğimi bir diğeri sürekli saplanıyor... "ah!"lar, "vah!"lar, "eyvah!"lar, "imdat!"lar kifayetsiz kalıyor yüreğimin çektikleri yanında... vaktiyle seni uyarmadık mı?, formüller yazmadık mı sana?, sakın takılma o hoyrat yüreğin peşine diye ikaz etmedik mi seni? diye bağırıyorlar hep bir ağızdan... öyle karanlığım ki takatim kalmıyor gerçekten korkmak için hiçbirinden...

ve yine gece... içimde noktalar...
benek benek kalbim... her nokta sonunda duracak sandığım örselenmiş kalbim... bitişlerin yeni başlangıç olduğuna inandırılan aciz kalbim... bir daha asla diye noktalayıp yeniden uçmaya hazırlanan kırık kanatlar... bir cümle daha bitse , bir tek cümle ile bitse de kurtulsam dediğim işkence dolu geceler... hepsi nokta nokta, nakış nakış işlenmekte... öyle umutsuzum ki takatim kalmıyor geceyi noktalamaya...

ve yine gece... içimde iki nokta üstüste...
devamını bekler gibi... açıklar gibi ne olduğunu, neden olduğunu ve ne olacağını... bir süre sessizce bekleyip öyle olacağını umuyorum en azından... diğer işaretler gelmesin diye bekliyorum hiç olarak... şairin dediği gibi belki de hiç bir şey diye bir cümlenin ortasına terkedilmiş bir kelime gibi...

böyle böyle yitip gidiyor günler... sorular, korkular, bitişler, beklenen açıklamalar... masallardaki şehrazat gibiyim artık... her gece yeni bahaneler uyduruyorum; içinden çıkılamaz , dermansız derdime… binbir geceyi bekliyorum... iki ayrı şehrin nasıl olup da bu kadar buluşma çabası vererek birbirini kandırdığına şaşırıyorum... tereyağından kıl çeker gibi çekiyorum kendimi öyle ki hissetmiyor bile yokluğumu… hala gözyaşı dökebiliyorsam bildiğimden aslında varlığım ile yokluğum arasında onun hayatında hiç bir farkın olmadığını...

sonra gün doğuyor; hiç bilmeden üç kişilik bir dünyada tek başıma varolma savaşı veriyormuşum meğerse anlıyorum... ellerimin bomboş, mosmor ve kötürüm kalması bundandır diyorum sonra... şimdilerde daha iyi tanıyorum kendimi :


ben semmy aşka her zaman kağıt üzerinde "merhaba" diyen cesur kadın... ben semmy aşktan her zaman kağıt üzerinde vazgeçen "elveda" diyebilen yanlız kadın... şimdi sana da veda ediyorum tam da burada bu sayfada... ve eğilip fısıltıyla biraz da korkarak kalbime soruyorum "acıdı mı?" cevap gecikmiyor "ne zaman acımadı ki..."

bencil...




siz bilirmisiniz dostlar içimdeki kocaman yangın yerinin ciğerlerimi nasıl kavurduğunu? ve her aldığım nefes ile o ateşin ne denli alevlendiğini? elbette bilemezsiniz... zaten yazılacak bir hadise de değil bu durum... yaşamak lazım... en azından o ateşin içindeki bir parça olmak lazım... heyhat ciğerlerim seçildi bunun için... kocaman bir şehir hayal ediyorum şimdi…öyle büyükmüş ki mesela beni oradan oraya sürüklüyormuş ama ben istediğimi bir türlü bulamıyormuşum... zaten ne istediğimi de bilmiyormuşum… misal satıcı kız soruyormuş “bir şey lazım mı?” diye ben de cevap veriyormuşum “yarın akşam otobüsüm kalkacak” …bir vapura bindiğimde çaycıya en yakın benzin istasyonunun nerede olduğunu soruyormuşum ya da... belki de sinemaya girerken büyük bir alışveriş merkezinden beraber çıktığım alışveriş arabasını içeri sokmayışlarına içerliyor dudağımı bükerek sessiz gözyaşları döküyormuşum. Olamaz mı? insanoğlunun yaşadığı ya da yaşadığı varsayıldığı her an her şey mümkün görünüyor gözüme... kinayelenme bana, hiç bakma suratıma öyle boş boş… geçenlerde elime bir karikatür geçti geçen dediğim de iki hafta evvel bir hafta sonu, tam da olay olduktan sonra, çok başka bir şehrin arabalı vapurunda, saat hesaplarken, arabanın arka koltuğunda bulmuştum onu... karikatür de aynen şu : bir tane nokta yapmışlar ve o noktaya da bir konuşma balonu çıkarmışlar. “merhaba erkekler beni tanıdınız mı? Ben sizin kız arkadaşınız size çok önemli bir konu anlatırken gözünüzü diktiğiniz tavandaki noktayım” o an için nasıl da anlamlı gelmişti bana…içine tam da o gün düşmüş olmalıyım... şimdi o kara delikten yazıyorum bunları da zaten... hiçbir zaman güneşin doğmadığı o kara şehirde karalıyorum bunları minik kara defterime... konu nereden nereye geldi değil mi? fark ettim... aslında hep bişeyleri fark ederek yaşıyorum da son zamanlarda yaşamayı boşverdim... sadece fark ediyorum ... bu da işime gelmez ise umarsızca omuz silkip uzaklaşıyorum ne varsa çevremde... beni Eminönü iskelesine taşıyan banliyöde oturuyorum sessizce... az evvel ucuza düşürdüm bu koltuğu aslına bakarsan... kısa bir sohbet sonrası sarışın kız dayanamayıp yerini bana verdi...bu sefer yanımda dikilerek önce havalar konulu önsevişme sohbetine sonra ağdalı bir kıvamda devam etmeye kadar götürdü işi... son zamanlarda hissettiği depresif ruh halinin de suçunu istanbul’a yükleyiverdi... hiç umurumda olmadığı halde dinliyor numarası yapmak beni çok yordu ve beni aslında yerini vererek kendini dinlemeye mecbur bırakmış olmasını fark edemedim bile... yaşadığımı anladım ama fark etmeyi unuttum... daha önce söylemiş miydim sana ikisini aynı anda yapamıyorum ben... yani hem yaşayıp hem fark etmeyi beceremiyorum... tıpkı merdiven çıkarken, şarkı söyleyip, sakız çiğnemeyi beceremeyen kişiler gibi (sahi var mı bunlar?) İşte böyle bir anda çıkmıştı o adam da karşıma... uzun narin ve kibar bir görüntüsü vardı... ilk gördüğümde değil ilk karşı karşıya oturduğumuzda anlamıştım; asla yan yana bir koltukta oturamayacağımızı , buna izin vermeyeceğini ve son zamanlarda tüm keşkelerimin mimarı olacağını... ama fark etmeyi bir tarafa bırakıp yaşa gitsin ne kaybedersin dedim... yağmurlu bir gece vaktinde ona gelen telefonla konuşurken sol eliyle düzeltmişti saçımın gözüne giren tutamı , sonra başımı yavaşça göğsüne bastırmış; kabullen demişti bana kendince... bak o zaman da yaşıyormuşum fark etmeyi unutarak... bu yüzden işte boş verdim yaşamayı... geride bıraktığı çöplüğü temizlemeye ne gücüm var, ne de yüreğim artık... o yüzden sadece fark ederek geçiriyorum günleri... asla güneşin doğmadığı , o kara delikten sesleniyorum şimdi... umarak, bekleyerek, gelmeyeceğini , doğmayacağını fark ederek... başka ne işim var ki artık?

hisdüşüm...

27 Şubat 2009



“merak etme korkulacak bişey yok” dedi… “bu gece evinize çıkartalım sizi, gidin, düşünün ve karar verin… yarın gerekli işlemleri başlatırız” diye ekledi yumuşak, sakin ses tonuyla…

odasından çıktığım anda nereye, nasıl, ne amaçla gidebileceğimi bulmam uzun süremi aldı… arabamın başına geldiğimde de aynı kadını görüyordu, zihnimdeki artık bir yabancıya ait olduğunu düşündüğüm gözler… güç bela eve geldim… yarınımın olmaması için dua etmek boşunaydı, bunu saatler geçtikçe daha iyi anlıyordum… bir süre bir şeyler yazabilirdim belki… kalemin kağıtla seviştiği dağınık masada şunlar yazılıydı : “Sürekli kendimle konuşmaktan çok yoruldum. Her gece minik mumlar yakıp bakalım kaç dakikada bu dört duvar alev alır diye düşünmekten de çok yoruldum. Yarını düşünerek yaşamaktan daha çok yoruldum. Aslında hep yorgundum… boşluktan olsa gerek sürekli aynı kadını görüyorum... Duvarın dibine sığınmış ellerini ovuşturuyor... ileri geri sallanıyor saçlarını çekiştiriyor ve hep aynı şeyi tekrarlıyor “geçecek biliyorum, geçecek biliyorum” … "tekrar başa dönemem” diyor... “en başa dönemem…” kliniğe yattığında da aynı şeyi tekrarlıyor… “ ……………..” doktorlar yaptıkları tüm tetkiklerde elle tutulur gözle görülür tek bir sonuca ulaşamıyorlar… kolları yediği sözde kas gevşeticiler, morfinler yüzünden artık delik deşik , mosmor… işte sürekli aynı kadını görüyorum…” işe yaramıyordu…

bu gün yaptığım görüşmede eğer doğru kararı verebilirsem bundan sonra bu tip şeyler yazamayacağıma kanaat getirdim. neden böyle şeyler yazıyordum ki ? beni görenler ile beni okuyanlar ve beni anlayabilenler diye bir gruplama yaptım aklımdan… beni anlayabilenler kısmında bir tek kişinin adı olması biraz rahatsız etse de gruplamayı tekrar yapamayacak kadar yorgun hissediyordum kendimi… vaktiyle lambadan çıkan cine isteklerimi sunmuştum o ise “bir saniye hemen döneceğim” diyerek tekrar lambaya dönmüştü... yıllar oldu ne dönen var ne de olup biten… bacaklarımı koltuğun kenarından sarkıtarak kaloriferin üzerine ayaklarımı dayadım… yanan mumun tavandaki aksini izleyerek bir süre durdum öylece… fonda leonard cohen vardı… bana benzeyen bir sürü kişi içimde kırmızı şemsiyeleriyle müziğe uygun ritmik hareketlerle dolaşıyordu… ben ise kazağımın kollarından ellerime eldiven yapmış ceplerime koymuş bakıyordum bir köşeden onlara kayıtsızca… sabah oldu…

parmaklarımı koltuğun kenarında hareket ettirdiğim sırada kendime bir piyano virtüözü süsü vererek içimdeki şarkıyı çalıyordum… telaşla aynı odaya girdi… “özür dilerim beklettim” dedi… bu odanın dünden tek farkı bendim… masasına oturdu ve gözlerini gözlerime dikerek “evet… hazır mıyız?” dedi… ben hazır mıyım? asıl doğru olan soru... yani kendime sormam gereken soru… konuyu “biz” yapmaya hiç gerek yok… “birinci tekil şahıs üzerinden devam edelim” dedim içimden… bunları anlamasını bekler gibi yüzüne dikkatle baktım… tam arkasında duran tabloya ilişti sonra gözlerim… bir kadın vardı tabloda saçlarının başladığı yerde sarı yapraklar, sarı yaprakların başladığı yerde masmavi gökyüzü, gökyüzünün başladığı yerde fırtınalı bir okyanus, okyanusun başladığı yerde hareket halindeki yunuslar vardı… ellerinde yarım açılmış bir inci istiridyesi tutan bu kadına baktım… bu kadına ve kendi çaresizliğime baktım… bu kadında dünden bir iz aradım ; sürekli aklıma gelen diğer kadını aradım… yoktu… “hazırız” dedim kendimden korkarak… kimle hazırım? Biz diye bahsettiğim şahıs kim? Ben, içimdeki ben, onun içindeki ben, daha içindeki ben… her yol bana çıkıyor galiba da ben bir yere çıkamıyorum… oysa methetmek gibi olmasın ama ömrümde çok da fazla keşke yok, telaşe yok, kararsızlık yok… tamam yalan söyledim. içimde aslında yok yok… çingenin koca boşadığı gün gibi her yerim… yüzümde geç kalmışlığın izleri bu kadar derin olmasa bu odada ne işim var değil mi? aklıma sıcak taşların üzerinde yattığım o büyülü olimpos gecesi geldi, yıldızlara dokunduğumu sandığım gece… bir yıldız kaydı o gece, yalnız benim gördüğümü, yalnız benim fark ettiğimi, bir tek bana, benim için kaydığını düşündüğüm yıldız! ve ben o gece o yerde bir kez daha fark ettim ki; benim yaşamım telaşeler üzerine, benim yaşamım ikircikler üzerine, benim yaşamım kararsızlıklar üzerine ve benim yaşamım isyanlar üzerine! çünkü yıldız kaydığında telaşeye düşen bendim, ne dileyeceğini bilemeyen ben, ne istediğini bilmeyen yine ben ve yıldızın kayışına istinaden bu halime isyan eden bendim… bu odadan çıktığımda her şey çok farklı olacak…

“şurayı imzalayın, bir de şurayı, bu kısma da adınızı soyadınızı ve adresinizi yazarak imzanızı atın lütfen” dedi… gülümsediğini zanneden ama ağzını açtığında beni içine alacağını düşündüğüm samimiyetsiz kız… denileni yaptım… bir başka odaya girdim… isteksiz bir fahişe gibi sessizce üzerimdekileri çıkarttım, bana verilen yeni kıyafetlerimi giydim ve bir süre daha bekledim… aynı telaşla yine odaya girdi “güzel hazırız …” dedi… yine yanlış … ben hazırım ben… “uyanık mı olacağım?” diye sordum… “senin kararın , çok acımayacak , olay bittiğinde daha iyi anlayacaksın zaten” dedi.. "iki yerden gireceğiz, bir beynin hizasından diğeri de kalp hizasından”

Uyanıktım… gerçekten söylediği kadar basit oldu… iki “çıt…” sesi duydum…

Böyle anlatıyordum işte arkadaşlarıma hislerimi aldırdığım o günü… herkes merakla beni izliyordu o saatler… bir ara telefonum çaldı açtım, dinledim, cevapladım, kapattım sonra… filanca ölmüştü… gelen telefon bunu söylüyordu… sanki filanca hep ölüyormuş da o gün bir daha ölmüş gibiydi benim için durum…


devam edemedim....

iç ses...

25 Kasım 2008


Eski bir binanın ikinci katındaki balkonda asılı bembeyaz ama yıkanmamış gibi görünen çamaşırların arasındaki tek hareket balkonun ışığının yanıp sönmesi, yanıp sönmesi, yanıp sönmesi, yanıp sönmesiydi. hatırı sayılır aydınlık bir saatteki bu olay bir kişinin dikkatini çekmişti. caddenin karşısında siyah montuna sol elini sokmuş bir halde bekleyen adamın. Bir de benim. Ama anlatıcı ben olduğum için kendimi saymıyorum bile. Siyah montlu adam sağ elindeki sigarasından son bir nefes alarak izmariti yere atıp sol ayağıyla üzerine bastı. Genelde öyle olmaz oysa hangi el ile atarsan onun hizasındaki ayak tamamlamalıdır bu infazı. Jargonu budur bu işin. Adam ise buna uymadı. Sigaranın sönüp sönmediğini umursamadan karşı tarafa geçmek üzere hareketlendi.
sonra? diye sordu bir ses… sonra dedim , adamın attığı sigarayı gözüne kestiren bir çocuk bir süre sönmek üzere olan izmariti alevlendirmeye çalıştı. Derken yerden bir kağıt parçası aldı onu tutuşturdu. yanan kağıdı elinde tuttu, inceledi bir süre... kağıt sonuna gelince eli yanmış olmalı ki birden yere attı yanan kadğıdı, sonra parmaklarını ağzına soktu, hızla karşı tarafa geçerek aynı apartmana girmek üzere yön değiştirdi. Merdiven başında siyah montlu adamla karşılaştı. Adam dışarı çıkarken çocuk içeri giriyordu… sıkıcı!!! dedi aynı ses… Önemli bir olay, ne bileyim bir heyecan yok farklı bişeyler anlat…

Peki dedim yine başladım…

Tiz bir kahkaha attı birden ortadaki sandalyeye oturmuş kadın. başını iki yana sallarken diğer taraftan da kendisine sürekli bişeyler anlatan öteki kadına sağ eliyle vuruyordu... pembe bluzunun rengi elmacık kemiklerine sürülmüş abartılı allığı ile abartılı bir uyum içindeydi... sarı saçları başına çeşitli yerlerinden iri tokalarla tutturulmuştu… boynundaki inci kolyenin ucuna takılmış madalyonu kulaklarındaki iri küpeler tamamlıyordu... yaşlılıktan mı yoksa sürekli ağır küpeler taktığından mıdır bilinmez kulak delikleri minik birer yarık gibi gözüküyordu... güldükçe gözaltlarındaki derin çizgiler yüzüne değişik bir anlam katıyor ama ne yaparsa yapsın attığı şuh kahkahaların içinden olmadığını saklayamıyordu... iri göğüslerinin altındaki bel katlarının üzerine abartılı bir kemer takmıştı kadın... tiz kahkahanın yerini şuh kahkahalar almıştı artık... yatak odası sırlarının ifşa edildiği saat ve mekandaydılar… sırları da verecek misin? yine yarıda kesmişti beni ses...
Hayır bekle de devam edeyim dedim.

yanında ona eşlik eden kadın sürekli bişeyler söylüyor gelen tepkilere göre de sesi bir yükseliyor bir alçalıyordu. Birden sustu… yerinden hoyratça kalktı üzerinden az evvel yemiş olduğu simitten arta kalan susamları silkeledi. "amaaan onun gibi nelerini cebimden çıkartırım ben" son cümlesi oldu… içilen sigaranın dumanı çökmüştü üzerlerine… hepi topu dört sandalye dört ayna ve dört konsoldan oluşan bir kuaför dükkanıydı burası… biraz önce herkesi cebinden çıkartacağını söyleyen kadın ise bu dükkanın sahibiydi. Adı : Leyla…
Leyla mı ? Neden Leyla? Peki ölecek mi? Hayır kesme konsantre olamıyorum diye yanıtladım... hava kararmak üzereydi diye devam ettim… Leyla tam yan sandalyedeki kadının başına sarılmış havluyu almak üzereyken kapı açıldı… oturan müşteriler hep birlikte meraklı gözlerle kapıya bakıyorlardı... iki genç kız kapının eşiğinde telaşlı bir bekleyişe girmişler gözleriyle muhatap birilerini arıyorlardı... yüzlerinde geç kalmışlığın izlerini taşıyorlardı... biri diğerinin ardında kalmıştı " bu gün cumartesi biliyorum ve yoğunsunuzdur diye tahmin ediyorum ancak şimdi yoldan geldim ve tekrar yola çıkmam gerekiyor saçlarıma şekil verebilir miyiz?" Leyla düşünceli bir şekilde dükkanı süzdü... bekleyen diğer müşterilerine yan gözle baktı iç geçirdi… madalyonunu sıvazladı arkasını döndü ve bağırdı "zehra hemen yıka bayanın saçlarını" kes artık!!!... Kadın hikayeleri de istemiyorum diye bağırdı ikide birde anlattıklarımı beğenmeyen o ses...
Eeeehh... yeter be ne yaparsan yap dedim. benden bu kadar... bıraktım kalemi kağıdı, üzerimi değiştirip dışarı çıktım... Belki o sese yeni şeyler anlatabilirdim... eve döndüğümde yüzümde itinayla polyanna süsü verilmiş garip bir gülümseme vardı... ışıkları açtığımda tekrar karşımda buldum huzursuz, mutsuz, katran karası iç sesi...
geç kaldın... gerçek hayat seni bekledi ama sen geç kaldın dedi...

sen de kimsin?

15 Ekim 2008








Her şeyin bu kadar iyi gidiyor olduğunu düşünmek galiba benim deliliğim. Uzun süredir haber alamadığım bir arkadaşım var mesela. En son bebek beklerken bırakmıştım onu. Uzun süre bekleyecekti sözüm ona geldi mi bilmiyorum. Bebek mi? Hayır nereden bileyim haber alamıyorum dedim ya sana. Nerede olduğunu bulamadığım bir kredi kartım var sonra. Ekstrelerinin nereye gittiğinden bile haberim yok. Buradan çıkartacağın sonuç ile adressiz olduğumu düşünmen üzdü beni. Ya boşuna arıyorsam o kartı? Yitik olduğum doğru da adresim var elbette. Şu an kiminle beraber olduğunu bilmediğim bir de sevgilim var. Yanlış duymadın evet bir sevgilim var. Şu an kiminle seviştiğini bilmesem de kalbim(n)de olduğum(n)dan eminim. Geçenlerde bir kitap geçti elime okudum mu anımsamıyorum okuduysam da en son nerede okudum ya da bıraktım emin değilim. Kapı çalıyor bir dakika galiba kapıcı geldi. Hay Allah bizde kapıcı yok ki. Aklıma olmadığı gelince haliyle açmaktan vazgeçtim kapıyı. O da pek ısrarcı değilmiş galiba bir kere çaldı gitti. Birbirimizin içinden çıkıp, birbirimize tutunma çabası veriyoruz. Bu çabalama boşuna oysa… Yersiz, gereksiz, değersiz... Sözde o büyük güç her yerimizde uzun zamandır . Hahayt hay hayat güleyim bari.Ben mi?

Ben ;

kar-ARSIZIM...
bu yüzden her kapıdan geçiyor ardına kadar açıkta bırakıyorum... Açıkta bıraktığım kapılar birbirlerinin içinden geçiyor bazen. kocaman dev aynalarına karışıyor sonra... her aynanın içinden bir kapı açılıyor sonra bir kapı, sonra bir kapı, sonra bir kapı daha... Çıldıracak gibi oluyorum...

karar-SIZIM...
sızım sızım sızlıyor içim... Kaç zamandır ağzımdaki bu tuzlu tat da bu yüzden işte... ağlıyor, akıyor, arınıyor, arındırıyorum... Ama bundan sana ne değil mi? Kendi kurduğun düşler ülkesinin hiçbir şeyi olmayan kralısın sen ne de olsa. Canın istediğinde beni huzuruna çağırır kendine göre aptalca çelişkilerinden bahseder ve benim de sana ayak uydurmamı istersin. Kabul et ben de bu rolü çok iyi oynuyorum. Öyle güzel pışpışlıyorum ki seni krallığından geçiyorsun bir süre sonra. (Bu sitem de nereden takıldı şimdi aklıma...ben nereye yollasam da kurtulsam bunu? Kafamda bir bilinmeyen var ve de bir bilinen..bilinmeyenle BİLENEN... bilinenle bölünmüş bilinmeyeni bekler artık bu sitem...* ı.q.)

kar-SIZIM...
Aldığımı, aldığım fiyattan veriyorum. Oysa ona çok yatırım yapıyorum ben. Adem elimde bir süre sonra ADAM oluyor. Gördüğün ve her zaman olduğu gibi ben senden daha karışık ve hatta daha kararsız, daha karsız ve daha rahatsızım... Ama duuur her şey iyiye gidiyor... Gerçekten bak. İki saattir anlatıyorum ya sana. Arkadaşımdan, kartlarımdan, kitaplarımdan ve hatta sevgilimden bahsetmedim mi? Ve kadın aldatmayı keşfetti…Birlikte olduğu kişiyle bir olarak "aynı kişiyi aldatma" sokağından geçti kadın…Artık kaldırımlarda kalçalarını daha belirgin sallayabiliyordu, özgüveni yerine gelmişti… Sonuç!?!? Okuduğum bu haber sonrasında dudağımı büktüm, bir gözümü kısarak baygın bir bakış attım tavana, "düşünüyorum" imajını itina ile oturttum sonra yüzüme. Düşünüyorum tabi sen ne sandın? Sana inat düşünebiliyorum ben.

Dağınık ama gerçekten dağınık bir odanın ortasında tam da yerde duruyorum… herkes içinde bir gitme arzusu taşıyor. Ben ise kalmak için yanıp tutuşuyorum… oturuyorum … sonradan olma sarışın biri giriyor içeriye elinde kirli bir çorap. "Bu ne biçim şey yaa… Hemen gelinir mi?" diyor yüksek sesle...Bana mı? Sanmam...

…oysa hayatımda her şey iyi gidiyor gerçekten iyi gidiyor. Hiç olmadığım kadar mutlu ve keyifliyim ne yapabilirim? Bu benim suçum mu? Ben bu satırları yazarken sonradan olma sarışın kız -ki bana benzediğini şimdi fark ettim- odada dolaşıp duruyor. Kötü bir niyeti yok fakirin... Tek derdi odayı toparlamak… İki kez çelme taktım ona maksadım burun buruna gelip yüzleşmek. "Hey hatun ben de varım bu odada…Heeeyy… İçindeyim, yanındayım, her nefesinde ben varım…Pişştt..sarışın sana diyoruuum"

Telefon çaldı. Bu da nesi. Benden önce o cevap verdi, yerimden kalkamadım bile:

sonradan olma sarışın - A .. Merhaba nasılsın??

ne dediği bilinmeyen -……………...

sonradan olma sarışın - Bok gibiyim. Ama kendimi iyi hissediyorum…

ne dediğini bilmeyen -……………...


Duymuyor beni… Oysa her şey çok iyiye gidiyor. Gerçekten...

Hangisi ayrılık?

9 Nisan 2008

Gözünden kan damlayan adamın fotoğrafı elimde… siyah beyaz bir fotoğraf bu tek renkli kısmı gözündeki a(kan)…göğsünde kalp yerine kelebek taşıyan bu adam poz vermiş öylesine... başını öne eğmiş bir suçlu gibi adam…

Fotoğraf uzun zamandır elimde… Öyle sanıyorum ki öncesinde bir takım konuşmalar geçmiş… Misal kadın sormuş adama "beraber olmasak da yaşayabilir miyiz?" diye… adam cevap vermiş "evet ama ne gerek var?" bükmüş boynunu kadın… Adam sormuş sonra "Kötü mü?" yanıt verme sırası kadındaymış… "hayır ama…. " diye bırakmış ne gerek varmış konuşmaya devamını… Sonra özür dilemiş adam… kadın "boşver demiş… yürek dediğin vasati ufak bir et(*)…. Biliyordum çıkmamalıydım karşına, o yüzden özür dileme benden… özür kırılgan bir mesafe gibi gelir bana; eskisi gibi olmayacak bir paylaşımın mürekkepsiz imzası ya da...(*)"

kalkmış sonra masadan kadın… Ayrılırken arkasına bakarak kırık, dökük, kopuk bir "görüşürüz" ü eklemiş sonrasında…

Gözünden kan damlayan adamın fotoğrafı elimde… siyah beyaz bir fotoğraf bu tek renkli kısmı gözündeki a(kan)…göğsünde kalp yerine kelebek taşıyan bu adam poz vermiş öylesine... başını öne eğmiş bir suçlu gibi adam… İnandığı, sandığı, varsaydığı ya da yaşanmışlık adına ne varsa yaptığı hepsini kendine saklamış... ka(e)derinden kaçamamış, gözleri kanlanmış adamın...belki de diğer kadının aşkı da vasati 40 çöp kadarmış...


(*)merdümgiriz'e teşekkür ederim.

Korktum

7 Ekim 2007

Ben
Yüzde ben...
yüzde yüz ben...
yüzde yüz benim...
yüzde yüz benim oldu...
yüzde yüz benim oldu sandım...
yüzde yüz benim oldu sandım ama...
yüzde yüz benim oldu sandım ama yanılmışım...
yüzde yüz benim oldu sandım ama yanılmışım aslında...
yüzde yüz benim oldu sandım ama yanılmışım,aslında hiç olmamış...
yüzde yüz benim oldu sandım ama yanılmışım,aslında hiç olmamış
YAZIK...
Sen...
Aynı sen...
Aynı sen gibi...
Aynı senin gibi...
Aynı senin gibi olacaktı...
Aynı senin gibi olacaktı ben sanacaktım...
Aynı senin gibi olacaktı ben sanacaktım gidecekti...
Gidecekti...
KORKTUM...

özür...

17 Haziran 2007


Daha fazla alkış ve popülerlik katmak için ilkokulda pencerenin dış tarafından pervazda yürüdüğüm ilkokulumun karşı binasında 3. katta oturan teyzeden özür dilerim…ben düşersem diye korkusundan saçını başını yolacak duruma gelirdi...

Anneannemden özür diliyorum büyükannemin Fransızca tuttuğu günlüğü zimmetime geçirdiğim için...bir gün onları deşifre edeceğim…

Bakkal amcaya bir adet leblebi tozu parası verip iki adet, yine bir adet düdüklü şeker parası verip 4 adet alma başarısını gösterdiğim için özür borçluyum. Allah rahmet eylesin…

Betül’den de özür dilerim belki hatırlamaz ama dağıtılan bebeklerden sırf onunkini beğendiğim için onu bana vermişler gibi yapmıştım.

İlkokul Öğretmenimden özür dilerim öğretmenler tuvaletindeki sabununu kullandığım,onu yere düşürünce kızar korkusuyla tuvaletin içine atıp rezervuarı çektiğim için...

Özellikle babamdan özür diliyorum harçlık verdiğini unutup tekrar verirken sesimi çıkarmadığım için.

Kendime verdiğim değer ve özgüven yüzünden sevmeyi beceremediğim sevgililerimden özür diliyorum.

Ve elbette çocukluğumdan özür diliyorum onu içime hapsettiğim için..


ps.bu yazı geliştirebilirdi belki ama yaşamımdan dilemem gereken özür en ağırı olacaktı...buna gerek var mıydı? yoktu...

siz olsaydınız ne yapardınız?

21 Mayıs 2007

Bir çocuk… Sarı sırma saçları gözlerinin önüne düşmüş, tutuyor annesinin elinden. Annesi ivedilikle bir kalem almak istediğini söylüyor. Tezgahtar kız uyuşmuş bir vaziyette yerinden kalkmak için tenezzül ediyor. Çocuk bir kitabı göstererek almak istediğini söylüyor.”Sonra!!” cevabını işitiyor . Çocuk okumak istediğini söylüyor “Sonra!!” diyor anne. Çocuk “ama….”ile başlayacak cümlesini tamamlayamıyor bile annesinin avuç içi çocuğun yüzüyle birleşiyor. Ve o tokat beraberinde diğer tokatları izliyor. Çocuğun üst dudağının kenarından bir kılcal damar içindekini boşaltıveriyor. O tokat sesine herkes irkiliyor . Çocuk kanıyor, çocuk korku bakıyor, çocuk susuyor, çocuk ağlayamıyor bile…oradaydım , irkildim…siz olsaydınız ne yapardınız?
Bir kadın… yaşlı bir kadın…ağlıyor ve “ne olur kurtarın onu!” diye yalvarıyor. Sokak ile caddenin birleştiği kaldırıma boylu boyunca uzanmış adam. Yoldan geçenler adamın ölüp ölmediğini ona dokunarak anlıyorlar. Dokunmak fiili yerde yatan adama ayakla bir kez itekleyerek gerçekleştiriliyor. Aynı ayaklar beyine gönderdikleri emre istisnasız itaat ediyor “ölmüş, kaç! Uzaklaş oradan!!!oradaydım, ağladım… siz olsaydınız ne yapardınız?
Bir kedi…yavru bir kedi…korkunç bir çığlık duyuyor caddenin sakinleri …pahallı marka bir otomobilde, ucuz gençler, pahalı ses sisteminin hakkını veriyorlar…”şeyk it ap şekerimmm” melodisi bile bastıramıyor yavru kedinin çığlığını. Pahalı aracın ucuz insanları tekerlek ile arabanın tamponu arasında yuvarlanan ve bağıran kediyi fark etmiyorlar. Kedi tampon ve tekerlek arasındaki görevini bitirmiş ve ölmek üzere asfalta düşüyor tekrar. Pahalı aracın yarım kalmış görevini başka bir araç devralıyor. Ölü kedi asfaltta…Trafik lambaları kırmızıyı gösteriyor. Bekleyen araçlardan ilk sırayı alan taksi şoförü ileri geri manevra yaparak kediyi ortalıyor… Lamba yeşili gösterdiğinde, sarı araç asfaltı bir kez daha kırmızıya buluyor…Oradaydım, kusmak istedim siz olsaydınız ne yapardınız?

Kurt… bir kurt doğal ortamından alınıp ne için, hangi amaç uğruna belli değil ama kafeste besleniyor… Aynı kafesin içine canlı canlı bir de eşek konuluyor. Bunun amacı da mantığı da belli… Kurt eşeği parçalasın, yesin aç karnı doysun…bu ikili “insanoğlu”na inat dost oluyorlar…Okudum, ürperdim siz olsaydınız ne yapardınız?

Sevdası uğruna açlık ve sefalet içerisinde bırakılan çocukların annelerine “ne olur gel” diye yalvarışlarını görüyorum, ufacık bedenlerin çıplaklığıyla kendi açlıklarını besleyenlere savaş açılıyor sanal alemde takip ediyor, mumlar yakıyorum,bir yudum sıvı uğruna eşeğin kıçına ağzını dayamış Afrikalı çocukların fotoğraflarına bakıyorum, çocuklarının önünde gözleri yarı açık bağlanarak kurşuna dizilen insanları izliyorum her akşam…Utanıyorum siz olsaydınız ne yapardınız?

sizofren(ce)li gün(ce)

28 Nisan 2007


oturup serkanı veya handeyi anlatamam. yanlızca ve yanlızca bana ait olan olayları hiç anlatamam çok çıplak hissederim kendimi.
düşünüyorum, düşünüyorum o kadar çok düşünüyorum ki bir sürü kurguda bir sürü başrol veriyorum kendime.yardımcı rolleri beğenmiyorum nedense.hoşuma gitmiyor.bir şeyler yapmalıyım bir
şeyler yazmalıyım...
serkan herzamanki gibi kendi kendine şehirler arası yolculuklar yapıyor. sancılı bir gece onun için hem de çok sancılı ."Elimdeki ne?" diyor birden bana susmuş dinliyorum onu. "okuyomusun yazıyı" diyor.aklımdan kocaman trenler geçiyor.içindeki insanlar bana el sallıyorlar benden kurtulduklarına o kadar seviniyorlar ki...ama o trenin geçişi beynimin canını çok yakıyor ..."aşkı soğuk ikram ediniz" yazıyormuş elindeki bira şişesinin üzerinde.kaç bedendir içiyor bilmiyorum"şişenin içinden bir kadın gülümsüyor bize donmuş dudaklarıyla.başım dönüyor boğulacak gibi oluyorum onu öperken" diyor birden.Serkan için
onu unutturacak kadar zaman geçiyor aslında ama o hala kimsenin ölmediği cinayetler işliyor,geceleri uyuyamıyor bedene hapsolmuş çığlık atan aşkların sesi yüzünden...

onun yanında değilim aslında tohumları sevgi olan narçiçekleri ekiyorum ekvatorun tam göbeğine,meridyenler bölüyor beynimi... hande geliyor sonra...kendi hayatlarımız nerede başlıyor nerede bitecek biliyoruz ama Hande'yi bilmiyoruz.ona dikkatle bakıyorum anlamak için ... "gördüm" diye haykırıyorum birden. Serkan korkuyor sesimden, bira şişesi sandığı mürekkep şişesini deviriyor..."beceriksiz herif" diyorum ona..."içinden oluk oluk iyiniyet akıyor, gördün mü nasıl temizleyeceğiz şimdi ruhumuzu bu pislikten" diye soruyorum.cevap gelmiyor Hande bana bakıyor bakışları sabit. ona dönüyorum ince narin burnunun ucundan kayan yıldızı anlatıyorum ona "hayatın" diyorum "hayatın tam burada başlıyor bak" irkiliyor birden boşlukta birşey arar gibi bakınıyor sağa sola eliyle saçlarının arasından birşey alıyormuş gibi başını yokluyor. sonra çok ünlü bir sonatı okuyacakmış gibi genzini temizliyor ve kurtuluyor boğazındaki gıcıktan ve hayatından.düğmelerini sökerek iki yana açıyor gömleğini.göğüslerinin arasındaki sanki hep orada yaşıyormuş,canlıymış ve ışıktan rahatsız olmuş gibi bana bakan örümcek dövmesini görüyorum.şaşırıyorum hem de çok "neden yapıyosun bunu" diyorum ona. "hayatım burada başlıyor" diyor.çok kızıyor o yıldıza.

cem mumcuydu galiba onu anımsıyorum
"yüksek bir binanın çatısından kollarını iki yana açarak attı kendini aşşağıya. cesedinden arta kalan tek şey mavi tulumunun ön cebindeki nottu "pervaneme kuş girdi çıkartamadım"
bir türlü evet bir türlü yazamıyorum.evet belki çok güzel şeyler yazabilirim.ama olmuyor işte. Hem zaten vaktim de kalmadı şu anda masamın etrafında çöp adamlar var. Sırasıyla masamın üzerindeki eşyaları topluyorlar. Öğüteceklermiş. Bu defteri de
istediler ama ben vermedim."ayrılmaz parçam" dedim "beni de öğütün" dedim.kabul ettiler anlaştık.şimdi karar veremiyorum kaçsam mı? öğütülsem mi? bakışlarım o yüzden böyle...

20.aralık.2006 geceyarısının diğer yarısı...