acımadı ki...

27 Nisan 2009




ve yine gece... içimde kocaman kocaman soru işaretleri...


cevaplarını bildiğim ama asla duymak istemediğim sorular soruyorlar bana iri cüsseleriyle... çengel şeklindeki vücutlarıyla noktaları arasına sıkıştırıyorlar beni bir mengene gibi ve ben her seferinde çığlıklar atarak kaçıp kurtuluyorum (kurtulduğumu sanıyorum onlardan) ama sorular peşimi bırakmıyor, imkansızlıklar dahilinde bir sürü cevap istiyorlar benden... çıldıracak gibi oluyorum çoklukla... her soru işareti yeni bir soru işaretini doğuruyor; cevabı ise geçmiş zaman kipine takılı kalıyor... öyle yorgunum ki takatim kalmıyor cevaplamaya hiç birini...

ve yine gece... içimde kocaman ünlemler...
her biri dokunuyor bedenime... kah vuruyor, kah itiyor, kah batıyorlar... korkuyorum onlardan... öyle büyükler ki nasıl oluyor da farkına varmıyorum daha önceleri diye hayıflanıyorum kendimce... ikisi ayrı kutuplardan çekiştirirken yüreğimi bir diğeri sürekli saplanıyor... "ah!"lar, "vah!"lar, "eyvah!"lar, "imdat!"lar kifayetsiz kalıyor yüreğimin çektikleri yanında... vaktiyle seni uyarmadık mı?, formüller yazmadık mı sana?, sakın takılma o hoyrat yüreğin peşine diye ikaz etmedik mi seni? diye bağırıyorlar hep bir ağızdan... öyle karanlığım ki takatim kalmıyor gerçekten korkmak için hiçbirinden...

ve yine gece... içimde noktalar...
benek benek kalbim... her nokta sonunda duracak sandığım örselenmiş kalbim... bitişlerin yeni başlangıç olduğuna inandırılan aciz kalbim... bir daha asla diye noktalayıp yeniden uçmaya hazırlanan kırık kanatlar... bir cümle daha bitse , bir tek cümle ile bitse de kurtulsam dediğim işkence dolu geceler... hepsi nokta nokta, nakış nakış işlenmekte... öyle umutsuzum ki takatim kalmıyor geceyi noktalamaya...

ve yine gece... içimde iki nokta üstüste...
devamını bekler gibi... açıklar gibi ne olduğunu, neden olduğunu ve ne olacağını... bir süre sessizce bekleyip öyle olacağını umuyorum en azından... diğer işaretler gelmesin diye bekliyorum hiç olarak... şairin dediği gibi belki de hiç bir şey diye bir cümlenin ortasına terkedilmiş bir kelime gibi...

böyle böyle yitip gidiyor günler... sorular, korkular, bitişler, beklenen açıklamalar... masallardaki şehrazat gibiyim artık... her gece yeni bahaneler uyduruyorum; içinden çıkılamaz , dermansız derdime… binbir geceyi bekliyorum... iki ayrı şehrin nasıl olup da bu kadar buluşma çabası vererek birbirini kandırdığına şaşırıyorum... tereyağından kıl çeker gibi çekiyorum kendimi öyle ki hissetmiyor bile yokluğumu… hala gözyaşı dökebiliyorsam bildiğimden aslında varlığım ile yokluğum arasında onun hayatında hiç bir farkın olmadığını...

sonra gün doğuyor; hiç bilmeden üç kişilik bir dünyada tek başıma varolma savaşı veriyormuşum meğerse anlıyorum... ellerimin bomboş, mosmor ve kötürüm kalması bundandır diyorum sonra... şimdilerde daha iyi tanıyorum kendimi :


ben semmy aşka her zaman kağıt üzerinde "merhaba" diyen cesur kadın... ben semmy aşktan her zaman kağıt üzerinde vazgeçen "elveda" diyebilen yanlız kadın... şimdi sana da veda ediyorum tam da burada bu sayfada... ve eğilip fısıltıyla biraz da korkarak kalbime soruyorum "acıdı mı?" cevap gecikmiyor "ne zaman acımadı ki..."

bencil...




siz bilirmisiniz dostlar içimdeki kocaman yangın yerinin ciğerlerimi nasıl kavurduğunu? ve her aldığım nefes ile o ateşin ne denli alevlendiğini? elbette bilemezsiniz... zaten yazılacak bir hadise de değil bu durum... yaşamak lazım... en azından o ateşin içindeki bir parça olmak lazım... heyhat ciğerlerim seçildi bunun için... kocaman bir şehir hayal ediyorum şimdi…öyle büyükmüş ki mesela beni oradan oraya sürüklüyormuş ama ben istediğimi bir türlü bulamıyormuşum... zaten ne istediğimi de bilmiyormuşum… misal satıcı kız soruyormuş “bir şey lazım mı?” diye ben de cevap veriyormuşum “yarın akşam otobüsüm kalkacak” …bir vapura bindiğimde çaycıya en yakın benzin istasyonunun nerede olduğunu soruyormuşum ya da... belki de sinemaya girerken büyük bir alışveriş merkezinden beraber çıktığım alışveriş arabasını içeri sokmayışlarına içerliyor dudağımı bükerek sessiz gözyaşları döküyormuşum. Olamaz mı? insanoğlunun yaşadığı ya da yaşadığı varsayıldığı her an her şey mümkün görünüyor gözüme... kinayelenme bana, hiç bakma suratıma öyle boş boş… geçenlerde elime bir karikatür geçti geçen dediğim de iki hafta evvel bir hafta sonu, tam da olay olduktan sonra, çok başka bir şehrin arabalı vapurunda, saat hesaplarken, arabanın arka koltuğunda bulmuştum onu... karikatür de aynen şu : bir tane nokta yapmışlar ve o noktaya da bir konuşma balonu çıkarmışlar. “merhaba erkekler beni tanıdınız mı? Ben sizin kız arkadaşınız size çok önemli bir konu anlatırken gözünüzü diktiğiniz tavandaki noktayım” o an için nasıl da anlamlı gelmişti bana…içine tam da o gün düşmüş olmalıyım... şimdi o kara delikten yazıyorum bunları da zaten... hiçbir zaman güneşin doğmadığı o kara şehirde karalıyorum bunları minik kara defterime... konu nereden nereye geldi değil mi? fark ettim... aslında hep bişeyleri fark ederek yaşıyorum da son zamanlarda yaşamayı boşverdim... sadece fark ediyorum ... bu da işime gelmez ise umarsızca omuz silkip uzaklaşıyorum ne varsa çevremde... beni Eminönü iskelesine taşıyan banliyöde oturuyorum sessizce... az evvel ucuza düşürdüm bu koltuğu aslına bakarsan... kısa bir sohbet sonrası sarışın kız dayanamayıp yerini bana verdi...bu sefer yanımda dikilerek önce havalar konulu önsevişme sohbetine sonra ağdalı bir kıvamda devam etmeye kadar götürdü işi... son zamanlarda hissettiği depresif ruh halinin de suçunu istanbul’a yükleyiverdi... hiç umurumda olmadığı halde dinliyor numarası yapmak beni çok yordu ve beni aslında yerini vererek kendini dinlemeye mecbur bırakmış olmasını fark edemedim bile... yaşadığımı anladım ama fark etmeyi unuttum... daha önce söylemiş miydim sana ikisini aynı anda yapamıyorum ben... yani hem yaşayıp hem fark etmeyi beceremiyorum... tıpkı merdiven çıkarken, şarkı söyleyip, sakız çiğnemeyi beceremeyen kişiler gibi (sahi var mı bunlar?) İşte böyle bir anda çıkmıştı o adam da karşıma... uzun narin ve kibar bir görüntüsü vardı... ilk gördüğümde değil ilk karşı karşıya oturduğumuzda anlamıştım; asla yan yana bir koltukta oturamayacağımızı , buna izin vermeyeceğini ve son zamanlarda tüm keşkelerimin mimarı olacağını... ama fark etmeyi bir tarafa bırakıp yaşa gitsin ne kaybedersin dedim... yağmurlu bir gece vaktinde ona gelen telefonla konuşurken sol eliyle düzeltmişti saçımın gözüne giren tutamı , sonra başımı yavaşça göğsüne bastırmış; kabullen demişti bana kendince... bak o zaman da yaşıyormuşum fark etmeyi unutarak... bu yüzden işte boş verdim yaşamayı... geride bıraktığı çöplüğü temizlemeye ne gücüm var, ne de yüreğim artık... o yüzden sadece fark ederek geçiriyorum günleri... asla güneşin doğmadığı , o kara delikten sesleniyorum şimdi... umarak, bekleyerek, gelmeyeceğini , doğmayacağını fark ederek... başka ne işim var ki artık?

?

11 Nisan 2009

yoktan varedecekken yok olduk...

aramıza düşen çığı ısıtıp eritemeyecek kadar yorgunum artık...

hem yaratmak Allah'ın işi

ne diye burnumuzu soktuk ki?