28 Nisan 2007

Geziyordum; o dağ senin, bu bahçe benim, o bağ hepimizindi…Geziyor ve arıyordum güven duygusunu... Bulduğum her ağaca sırtımı yaslayıp bir süre nefes almadan bekliyordum... Bir yaprak kıpırdıyor ve ben vazgeçiyordum... Yemyeşil çimenlere sarılıyordum çiğ düşüyordu her birine korkuyordum…Gördüğüm her mağaraya giriyor derinlere daha derinlere yürüyordum orada olabilirdi aradığım şey... Karanlıklardan ürküyor , ormanların içerisinde ateşler yakıyordum… Yaktığım ateşlerde güveni arıyordum. Her gece , istisnasız her gece gökyüzünü ben aydınlatıyordum ama sonra bir bakıyordum ki güneş benden daha başarılı…Yitirmeyecektim umudumu aramaya devam edecektim biliyordum .
Yolculuklarımın birinden yeni dönmüştüm ama yorgundum, uyumak istiyordum. Geceyi bekleyemeyecek ateş yakamayacak, dolaşamayacak kadar yorgundum. Sahipsiz, kimsesizdim üstelik, kendimi özlüyor, güvenle beraber kendimi de kaybediyordum ki adına kültür park dedikleri kültürle uzaktan yakından ilişkisi olmayan bir yerde yeşilliklerle binaların iç içe geçtiği ama neresinden bakarsan bak yavan olduğu, yapay olduğu her halinden belli o yerde ona rastladım. Düşlerimden uyandıracak kadar gerçekti karşımda duran; benzer hikayeler yaşamış, benzer yerlerde dolaşmış, benzer insanları tanımıştık ceplerimiz bu benzerliklerle doluydu. Aramızdaki tek fark benim ne aradığımın belli olmasıydı, o ise bilmiyordu ne aradığını. Ben yürümeye devam ederken o da takılıyordu peşime, ben insan biriktiriyordum o kin, ben güneşle aşık atıyordum o güneşti , ben yüzleşiyordum o yüzüme vuruyordu, ben kayalara vuruyordum öyle öğrenmiştim o kendine vuruyordu.O güne kadar gezdiğim yerlerden topladığım çer çöpü, kırık kalpleri, eskiye dair ne varsa kıyıp da atamadığım bir bir çıkartıyordum tavanarasından, açıyordum pencerelerimi sırf hayatım havalansın diye. Tüm o gezip tozduğum bahçeleri ve biriktirdiklerimi ona vermeye başladım günden güne aklımdan geçenlere dur diyemiyordum. Tohumlarını ekmişti bir kere ben suluyordum o ısıtıyordu. Birlikteyken korkar adım başladığım gezmelere onu da yanıma katmıştım işte... Bazen o kadar hızlı koşuyorduk ki dönüp dolaşıp güvene takılıyordu bacaklarımız, üstelik amacımız onu bulmak olduğu halde. Acıydı onu göremiyor, dokunamıyor, hissedemiyorduk, şehirlerarası yolculuk böyle bişeydi demek ki; ben köylerimi özlüyordum o gidersen bende gelmek isterim diyordu. Söz vermiştik, söz vermiştik ki sırtımızdaki yükleri takas edecek ve o şekilde yol alacaktık. Yolumuz çok uzundu karar vermiştik bir kere beraber yürümeye yorulduğumuz yerde durup soluklanacaktık. Çılgınlar gibi yazıyor, yazıyorduk karşımıza çıkacak engelleri, o kadar çok yazıyorduk ki okumaya vaktimiz kalmıyordu.
Ben ondan gizli geceler boyu yeni rotalar belirliyordum güveni bulacaktık buna inanıyordum, gün ışıdığında yeni rotalarımı katlayıp gönlümün en kuytu yerine saklıyordum.sırf kimse bizden önce keşfedip o güveni bulmasın ona zarar vermesin diye. Günler geçiyordu ardı arkası kesilmeden yeni hikayeler biriktiriyor eski hikayelerin anlamlarını yitiriyorduk. Ona güldüğüm gibi başkasına gülemiyor, o güneşin peşinden gitmek istiyordum, elmastı o başkalarının cam parçası sayıp çöpe attığı, ben bir çiçektim onun gözünde o beni besleyip büyütmekte varoluyordu her santimetrekaremde, diğer yandan birlikte hayalini kurup ektiğimiz nar fidanları günden güne büyüyordu; taaa ki bulduğumuzu zannetiğimiz güvene kadar. O gün yola koyulalı çok olmamıştı , ayağım takıldı, tökezledim elini uzattı bana, işte dedim işte güven burada bak gördün mü? O ise gözlerini gözlerimin derinliğine dikerek, yüreğimin en savunmasız yerine vurdu ve yok diye haykırdı ben inanmıyorum ona güven diye bir şey yok, göz göz olan yüreğimde yaşlar birikti birden, sıyrılmam gerekiyordu duyduğum acı gerçekten, umutlarımın tükenmesine daha da kötüsü beni tüketmesine izin vermemeliydim gerçeğim oydu ki benim, ona mı kendime mi inanmalıydım bilemiyordum. Karanlığa inattı güneş, damarlarımdaki asil kanı asi yapabilecek güçtü, kan kırmızı rengimi ondan alıyordum ben, tüm o bağları, bahçeleri, yemyeşil ovaları, çayırları yok sayıyordu; bağırmak,çığlık atmak geliyordu içimden de ağzımı açtığımda ses yerine hiçlikler çıkartıyordum. Törpülemiştim bir kere en sivri yerlerimi sırf çiçek oldum diye, ben güveni bulamasam güven beni bulacaktı emindim. Ayağım takıldığı için suçluluk duydum birden o kadar ki git dedim o güneşe, bırak geceler tekrar benim olsun, ben yine yakarım ormanları, ben yine gezerim dağ dağ ,köy köy ,kasaba kasaba,bucak bucak, ben yine kendi destanımı kendim yazarım. “Bırak git!” diye bağırdım..madem ki inanmıyorsun "Bırak git! o nar ağaçlarını ,bırak git o çiçekleri bana..."
Sonra, sonra şafak vaktine çok yakın bir yerde anneannem mona lisa gülüşüyle uyandırdı beni; “Sayıklıyordun,” dedi..”Hiç durmadan nar ağacı dedin.” “Biliyordum …” ”böyle olacağını biliyordum,bile bile o ütopik hayalin peşinde koştum ben” dedim… kafamı kaldırıp yalvaran gözlerle bakıyordum saçlarımı okşayan o ellerin sahibine…beni kurtarsın istiyordum her hafta her şeyimle, her şeyimi anlattığım o yaşlı kadının, ellerin sahibi “biliyorum” demekle yetindi…”Bazen yaşamak gereklidir…”Ama unutma ki nar ağaçları aralık ayında ekildiğinde tutmaz yavrum, büyüyüp meyve veremez.”

1 kişide semmy' e anlatmış:
Yazılarını hep okurdum zaten, beğenirdim hatta bazen ilk okyan bile ben olurdum. Fotoğrafların da keza öyle ama ben senin çizdiğini bilmiyordum be büyücü yazarım.Şimdi gördüm yine beğendim, kötü yaptığın bir şey var mı söyle de bileyim:)Ama yarın söylersin nasılsa yarın yanındayım:)
Yorum Gönder