elveda blog... al sana veda...

31 Aralık 2009

derin bir soluk aldım… "bu hafta da diğeriyle aynı olmalı… aslında değil ama belki de aynı… ne diyorsam boş …" "doktor bey" dedim "ben artık yazamıyorum…" "nasıl?" dedi "yazmıyor musunuz?" "hayır yazamıyorum" dedim... "nasıl olur? bunun üzerinde çalışmıştık..." "çalıştık doğru ama tüm ezberlerim gitti… artık yazamıyorum… ne yazayım? nasıl yazayım? yazmalı mıyım? öyle bir zorunluluğum yok hatta bazen zoruma bile gidiyor…" "çok ilginç" dedi… "daha evvel bu gibi durumlarla karşılaştığım olmuştu ama sizden bunu hiç beklemezdim… belki son çare gereklidir… ama önce bazı sorulara net cevaplar istiyorum" dedi… "olmaz!!" dedim "net cevaplar veremem size çünkü benim içimde aylardır bir sürü küçük semmy bir sürü cevapsız soru soruyor zaten... bunlara bir yenisini de siz eklemeyin ne olur" diye ekledim… "yine de deneyelim" dedi... isteksizce kabul ettim... daha o ağzını açmadan ben hemen başladım konuşmaya "bence ben bu akşam saçlarımı boyayayım, kendimle uğraşmak çok zevkli bir şey… hahayy insanın uğraşacak başka bir şeyi kalmayınca böyle kendine sarıyor işte… sonra da zevkli zannediyor… oysa senin zevk dediğin çaresizlik güzelim… aslında şöyle başlasam da olur yazıya dağıtmam gerekiyor… Öyle boş ki her şey… çok sıkıldım… sıkılmak hakkında bir şeyler yazmalıyım… o konu hakkında yaz bu konu hakkında yaz derken elde var sıfır… anti depresanlar üzerine de yazmalıyım… şimdi sence daha iyi mi… nasıl kilo aldırdıklarına en iyi tanık benim… duygular bana o kadar basit ve o kadar komik geliyor ki artık… söz gelimi okuduğum hiçbir yazıya hiçbir duygu belirtisine tepki vermiyorum bir türlü… ve sürekli aşk üzerine, terk edilişlerim üzerine, yaşadığım duygular üzerine yazmak da istemiyorum… garip bir mesaj kaygısı var üzerimde… ilk zamanki gibi değilim, canım yandıkça, can yakmaya çalışıyorum ve bu durumu başta ben olmak üzere hiç kimse hak etmiyor… hatta uzun zamandır okumuyorum bile... aşka olan inancımı yitirdim ondan belki bilemiyorum… kendime bile inanmıyorum ki artık… doktor bey tedavi edeceğim derken hasta olsanız ne yapardınız?" "burada soruları ben soracaktım unuttunuz herhalde bu detayı" dedi hazırlıksız yakalandığı bu soru karşısında… "unutmadım da" dedim "hazır değilim yanıtlamaya… gerçekten tedavi edeceğim derken hasta olsanız ne yapardınız?" "bilemiyorum" diye kestirip attı beni… bilemiyorum demesi inanılmaz rahatlık verdi bana… öyle ya ben de bilemiyordum… uzun bir sessizlik oldu sonra aramızda… önündeki kağıtlara notlar aldı… çelik gözleriyle bana baktı… "son çareyi uygulamak zorundayız hazır mısın ?" dedi… bu soru ürpertti beni… genzimi temizledim "sanırım bedeli ağır olacak" dedim gözlerimi önümde duran sehpanın cılız bacaklarından birine dikerek… "ama, ama kendi kendimi sürekli tekrar etmektense bu bedele de hazırım" diye devam ettim… "peki öyleyse anlaştık" dedi… yazdığı kağıdı uzattı bana… bir süre nefes alamıyorum sandım… yutkundum… imzaladım… bir nüshasını da karşımdaki adama uzattım…
“ben semmy… açtığım bu blogun artık ömrünü tamamladığını, bu yüzden hiç gözümü kırpmadan eşyalarımı toplayıp buradan taşınacağımı, bundan sonra hiçbir yazımı bu blogda yayınlamayacağımı ; kabul ve taahhüt ederim”

İmza: semmy…

semmy meselesi

20 Aralık 2009


uzun zamandır yokum… yaşamıyor olduğumdan dolayı da yazmıyorum… illaki bir şeylere başlıyorum ama hep yarım, hep gereksiz, hep kifayetsiz ve hep yersiz, yetersiz… tam da bu sırada uzaklarda çok uzaklarda çok sevdiğim bir dostuma kendime olan bu serzenişimden bahsediyorum… gerçekten iyi değilim diyorum… hiç değilim… sürekli birilerin canını yakıyorum ve aslında canı yanan ben oluyorum… bana Tahir ile Zühre meselesini anımsatıyor… alıyorum kağıdı kalemi elime ve yine yaşayarak yazıyorum...

"tahir olmak da ayıp değil zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş tahirle zühre olabilmekte
yani yürekte…"

ve ben yüreksizim… hem de öyle böyle değil… yanlış zamanda, yanlış toprağa ekilmiş bir tohum gibiyim… birileri ne zaman sulamaya kalksa, kendimi elime alıp, güneş gören, görmeyen, isteyen , istemeyen yerlerde gezdiriyorum ve sonra etrafımda zararlı (sandığım) otları yoluyorum teker teker… yetmiyor umutsuzca suluyorum bedenimi her gece gözyaşlarımla… çürüyor, çürütüyorum ; çiçek açmıyorum… açamıyorum… yüreksizim kabul…


"meselâ bir barikatta dövüşerek
meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken
meselâ denerken damarlarında bir serumu
ölmek ayıp olur mu?"

ölmek ayıp olmaz elbette de öldürmek ve bunu bile bile yapmak tepeden tırnağa günah… sayısız yolculuğum var oysa benim… ne zaman hayatımda bir boşluk bulsam terminallerde alıyorum soluğu… terminalin sidik kokan, is kokan, benzin kokan peronlarında… ve ne zaman bir bilet alsam mutlaka dönüşünü de alıyor buluyorum kendimi… yani hesapsızca çıkamıyorum yollara… mutlaka sağlam sebeplerim olmalı dönmek için öyle değil mi? değil işte… öyle hiç değil… geri dönüyorum çıktığım her yoldan çünkü yüreksizim ben ve damarlarımdaki serumu denemiyorum, ona muhtacım… kendi kendimi öldürüyorum… en sağlam sebebim bu ve en büyük günahım da…

"tahir olmak da ayıp değil zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil."
ölmek ayıp değil elbette de hiç uğruna yaşamak tepeden tırnağa günah…
"seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak"

mümkün mü? istemez miyim gerçekten?

"yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
yani tahir'i zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
tahir ne kaybederdi tahirliğinden?"

hani olmaz ya sırf belki beni merak ediyorsundur diye yazıyorum iyi değilim… hem
de hiç iyi değilim… her gece uyumadan önce sana iyi geceler öpücüğü vermekten de yoruldum, saçlarını okşamaktan da… sabahları bir hıçkırık gibi yanımda yatan cansız bedenine günaydın demekten de yoruldum… zavallı diyorlar artık bana sayende bunu bil… belki rahatlarsın artık… ne kaybettim kendimden ? çok şey… ne kazandım? bir hiç… çarpmada bir toplamada sıfırım… işte bu kadar da değersiz bir sayıyım… sabret seyret dünyası bu dünya… elimdeki elmaların hepsi herhangi bir masalın sonunda hiç tanımadığım insanların başına düşüyor artık… ortadan ikiye bölemeden, kesemeden, paylaşamadan...

tahir olmak da ayıp değil zühre olmak da ama kendini bir şey sanmak tepeden tırnağa günah… şimdi sen bir adamı onun ayakkabıları ile bir kilometre yürümeden yargılama ve cevap ver tahir ile zührenin aşkı gerçek miydi gerçekten?

sustaşı...

17 Aralık 2009




bir metreye bir metre yani bir metrekarelik çelik bir oda içindeyim… kapının kocaman çelik kolu haricinde hiçbir şey görmüyorum… her yanımdan sarkan kablolar ile elimdeki bir butona sürekli basmam istendi benden… ben de bunu yapıyorum… kulağımda kocaman bir kulaklık var… bu odanın sol kısmında bir de pencere var ve o pencere başka bir çelik odaya bakıyor… böyle böyle bir sürü oda olduğu kanısındayım… ama en merkezde ben varım… bir labirentin tam ortasına yerleştirilmiş peynir parçası gibi… birazdan kapılar açılacak ve bir sürü fare salıverilecek sanki labirente… pencerenin arkasında bir kadın var ve o kadının benden çok sıkıldığına eminim… verdiği hiçbir sese tam zamanında yanıt veremiyorum çünkü… tecrid edilmiş gibiyim… başımı sola çevirdiğimde pencereyi görebiliyorum… birkaç kez bakmayı denedim de sert tepkiler aldım; bakmamam için… sonra kadının çelik sesi doluyor çelik odaya(aslında her şey kendi içinde bir uyum içinde-uyumsuz olan benim- her zamanki gibi) “size bazı kelimeler söyleyeceğim , tekrar edin lütfen”… sadece başımı sallamakla yetiniyorum…
-DAL
-sal
-İP
-tip
-AÇ
-aç
-SER
-ter
-KOY
-toy
-İŞ
- iş

Ne bu bir oyun mu ? tüm bu saçma kelimelerden cümle mi yapacağım ? ne sanıyorsunuz siz beni? Sıkıldım çok sıkıldım diyorum… Kadın aynı aymazlıkla devam ediyor…


-KOŞ
-loş
-DUŞ
-kuş
-YAP
-yap
-GEL
-kel
-KET
-SIKILDIM diyorum.
yine… hızla kalkıyor yerinden odaya giriyo…kulaklarımdaki büyük kulaklığı çıkartıyor ve kafatasımı çatlatacağını düşündüğüm bir mengene takıyor bu sefer… “sıkılmanın sana faydası yok, tekrar dene” diyor… çıkıyor odadan… eski yerine oturuyor…. tükürür gibi adımı söylüyor… başlıyoruz diyor… tiz bir ses bölüyor beni ikiye susuyorum… başımı çelik duvarlara vuruyor susuyorum… oysa söylenecek ne çok şey var… ama ben susuyorum… şeytan sunar insanlar tercih edermiş… ben de bunu tercih ediyorum… bir sürü görevli geliyor sonra içeriye… ellerimi bağlıyorlar, aralık kapıdan annemle babamı görüyorum susuyorum… gözlerim yarı açık… kadın bu kez anlaşılmadık bir şeyler söylüyor onlara…oysa ben susuyorum… annemin başı babamın sağ göğsünün üstüne düşüyor… susuyorum… susuyor…susuyo… susu... sus…