28 Nisan 2007

İkinci el pazardaydım. Şairin dediği gibi “Pahalı bir semtte bir Salı günü ucuz hayaller kuruyordum.” Aslında nereye gideceğimi bilmediğim günlerden sadece biriydi . “Nasıl bir şey arıyorsunuz?” dedi yan yana dizilmiş tezgahlardan birinden eğilip, yüzüme anlamsız bakan bir kadın. “Hiiiç” bakıyordum… Hiçe bakıyordum öylesine… Kadın omuz silkip umarsızca tezgahın üzerindekileri istiflemeye koyuldu sonra. “ Kullanır kullanır sıkılınca buraya getirirler, ya da sıkışırlar paraya on kuruşa elden çıkarıverirler.” Kendi kendine konuşuyordu belliydi… Ben ise hayat çöpçüsüydüm… Belki müzeye koyarlar diye sakladığım eşyaları düşündüm. Gözümün önüne bana yeniden şarkılar söyleten o adamın hayali belirdi. Aynı anda birbirine dönen sırtlar, aynı anda söylenen acı sözler, aynı anda yürekler elde, teki kalmış diğeri yok. Sevdiğim şiirin bir mısrasını çağrıştırdı bana boşluğa doğru mırıldandım. HAYAT ÇAĞRIŞIMDI BELKİ DE…
“Çoku bölüştük yoka dönüştük ayrıldık daha ilk gece. Elimize ne geçti? Kırık dökük anılar… Monalisa’ nın üzgün tarafı. Elimize ne geçti ? Monalisa’ nın mutsuz tarafı. Peki elimize ne geçti? Ağlarken gülmeyi başarabilen bir PALYAÇO MASKESİ…” AŞK KABULLENMEKTİ BELKİ DE…
Çıktım yürümeye devam ettim. Yağmur başlamış içimdeki fırtınayla kendini bir tutuyordu. Ben yürüyordum… İnsanlar telaşlıydı ben sakin, İnsanlar canlıydı ben ölü, insanlar yaşamdı ben savaş alanı, insanlar mutluydu ben nasılım bilmiyordum… Vitrinlere ilişti gözüm sonra . Ruhsuz bir mankene giydirilmiş eğreti bir kıyafete baktım. Kıyafetten çok rengine baktım belki de. Ruhsuz mankene küpe takmışlar ama tekini unutmuşlardı. Bunu bir tek benim fark ettiğimi düşünerek bir an için tebessüm ettim. Anlıktı her şey benim için. Biri dokundu omzuma –ki muhtemelen yanlışlıkla- ürperdim. Vitrindeki yansımama takıldı hemen sonra gözlerim, gördüğüm yüzü hiç sevmedim. Zoraki, adı konmamış bir sebeple yola devam ettim, dinginlikti aradığım. Soluklanayım diye bir banka iliştim , sığıntı gibi. Aynı bankı paylaştığım kişiler fark etmedi bile, konuşuyorlardı,canları sıkkındı “Yürümedi işte abi…Yapamadık, çözemedik …Sonra, ben onu aldattım o beni” dedi. “İyi olmuş hocam maç bir bir berabere bitmiş işte.” dedi erkekçe diğeri. Kendi aldanmışlığımı ve aldatılmışlığımı düşündüm o an. Kendime dönmemek adına hızla kalktım sığındığım banktan ve tekrar yola koyuldum; ALDATMAK KAÇIŞTI BELKİ DE….
Nereye gittiğini bilmediğim, ömrümün en uzun, ömrümün en kısa, ömrümün en çocuk, ömrümün en ihtiyar yolunu şairin dediği gibi yürüyordum. Nedense gördüğüm, duyduğum her şey bana yaşanmışlıklarımı çağrıştırıyordu. İlk kez kendimle yürüyordum ondandı tüm bu resmi düş geçit töreni .Caddenin başındaki kitapçı genelde yeni çıkan albümleri yedi düvele yayın yaparken, bu kez eski bir türküyü -hem de sevdiğim türküyü- dinletiyordu telaşlı kalabalığa. Karşısında kocaman bir Atatürk heykeli, heykelin hemen yanında bir meydan saati. Geçmiş, şimdiki zaman,gelecek bir aradaydı gözlerimin önünde. ilişecek yeni bir bank buldum, türkümü dinleyecektim…
Cahildim dünyanın zevkine kandım,
Hayale aldandım, boşuna yandım,
Seni ilelebet benimsin sandım,
Ölürüm sevdiğim zehirim sensin,
Evvelim sen oldun ahirim sensin.
Sözüm yok şu benden kırıldığına,
Gidip başka dala sarıldığına
Gönlüm inanmıyor ayrıldığına,
Gözyaşım sel oldu zehirim sensin,
Evvelim sen oldun,ahirim sensin.
Bir gözüm meydan saatinde, kulağım türküde, ellerim cebimde, ayaklarım hala geçmişte oyalanıyordu. “Ahirim sensin” diyordu. Bunun ne kadar güçlü bir cümle olduğunu düşündüm. Hayatımda ahirim sensin dediğim ama bir türlü ahir zamana varamadığımı gördüğüm kişiler olmuştu. İşte ilk aldatışım yüzüme tokat gibi patlıyordu. İlk değildi elbet son da olmayacaktı. O halde aldatmıştım “Seni ilelebet benimsin sandım” dediğimde ise aldatıldığımı fark ettim. Peki ben bunları neden unutamıyordum? Gün içinde, üstelik tüm bu kaos içinde her şeyi her şeyi unutuyordum da bu ilişkileri, kırgınlıkları, yaşadıklarımı, yaşayamadıklarımı neden unutamıyordum? UNUTMAK DA EN AZ YAŞAMAK KADAR ACIYDI BELKİ DE…
Ellerimi cebimden çıkarmamıştım. Cebimin en köşesinde –muhtemelen obur günlerden kalma- bir tane çekirdek dokunmuştu parmaklarıma. Yıllar yıllar evvel okuduğum cepteki mutluluk yazısı geldi bu sefer gözlerimin önüne; o çekirdeği yemeyecektim. Geçmişim, şimdi, çekirdeğim, arızalı ruhum ve sürekli kendini hatırlatmak gibi bir misyon sahibi olan anılarımla yola devam ettim. Hayatı yakalamak yerine hayat beni ıskalasın çabasındaydım. Ruhsuz mankenleri gördüm yine. Bu sefer durmadan devam ettim. Bir defa daha yansıyan yüzümü görmeye hiç niyetim yoktu. Hiç kimsenin daha evvel görmediği ve kimsenin olmadığı yerde ilk olmak istiyordum. Kendi düzensizliğim içerisinde belki bir düzen tutturabilirdim. Ne kadar çok insan o kadar çok arızaydı çünkü. Ruhumdaki arıza tamir gerektirmiyordu. Zaten tamir edilirse şu an olduğumdan daha mutsuz olacağımı biliyordum. Problemlerimdeki kaçma başarısını nedense problemli insanlarla karşılaştığımda gösteremiyordum. Onların derdini sahipleniyor, kurcalıyor, sonuna kadar gitmek istiyordum. Onlar bu dertten kurtulduklarında arkalarına bile bakmadan kaçıyorlar bana kalan ise onların artıkları oluyordu. TEDAVİ ETMEK HASTALIKTI BELKİ DE…
Yürüdükçe her şeye bir tanım bulduğumu fark ediyordum. Ne kadar da kolay yapıyordum bunu üstelik. En sonunda hayatın bu kadar basit olduğunu anladığımda üzüleceğimi biliyordum. Yokuşun dibine kadar indim. Bit pazarı yerini sıra dükkanlara bıraktı. O dükkanlardan birisinde tekrar var olduğumu düşünmek istiyordum . Bir duvar gibi, bir tezgah gibi, bir vitrin gibi, bir raf gibi ne bileyim belki de bir ruhsuz manken gibi. Belki beni cicilerle bezeyen çalışanlardan biri kulağıma taktığı küpenin diğerini unuturdu yine. Bana bakan zavallı biri tebessüm ederdi. Ben de ona gülmek isterdim ama yapamazdım. Bunu yapamadığım için birden ürperir ve yüzünü buruşturarak uzaklaşırdı yanımdan. Yaşayamadığım bir şeyler hakkında yorum yapabilmek sadece benim deliliğimdi; bunu biliyordum. Hep çalışıyordum ; gülmeye çalışıyordum örneğin. Daha iyi şeyler yapmaya, yürümeye , ruhen iyi olmaya çalışıyordum, insanlara kendimi tam olarak dökmemeye çalışıyordum, adam gibi yalan söylemeye çalışıyordum, ama olmuyordu. İçimden gülüyordum çoğunlukla, daha iyi şeyler yaparken “Neye göre iyi?” sorusunu soran birileri mutlaka karşıma çıkıyordu, kendimi dökmeyeceğim dediğim insanlar bir bir içimi boşaltıp yerine onulmaz yaralar bırakıyorlardı, gün geliyor yalan söylememek en büyük suçum oluyordu… Aklımdan geçen düşüncelerden kurtulmak istercesine başımı hızla iki yana salladım yürürken. İçimden koşmak geldi ve koşmaya başladım. Kan basıncım artıyor, kulaklarım uğulduyor, yanaklarım titriyor, kollarım kasılıyor, bacaklarım yanıyor, dudaklarım sanki başımın arkasına doğru çekiliyordu. Koşuyordum… Koşuyordum… Koşuyordum ve kendimi terk ediyordum. Tüm terk edenlere inat ben bunu başaracaktım TERK ETMEK TERK EDİLMEKTİ BELKİ DE…
Ne oldu bilmiyorum. O hızla ne kadar koştum, nerelere gittim bilmiyorum. Sadece bedenimi saran bir şeyi fark ettim, sağa sola kıpırdayamıyordum. Başımı kaldırmak istedim, başaramadım… Geceydi… Belliydi… Her zamanki aslında alışık olduğum yaşam sesini duyamıyordum. Sanki ıssız bir çölde yapayalnız kalmıştım, sadece kendi sesimi duyuyordum. Er ya da geç birilerin sesini duyacak ve yardım isteyecektim, bekliyordum… Bekliyordum… Ne kadar süre geçti bilmiyorum ama tiz bir erkek sesini duydu kulaklarım en sonunda. Birilerine sesleniyordu
“YAZARI NASIL BİLİRDİNİZ?”
“İYİ BİLİRDİK! ”
"Allaaah-u Ekberr…”
Ve anladım ki BEKLEMEK BOŞUNAYDI…
Semra ELİGÜR
*Atölye arkadaşım Neşe'ye atfen

3 kişide semmy' e anlatmış:
Bu da ayrı bir güzellik.Sancılı dönemine denk gelmiştim.Sonra baktım ki doğmuş çocuk, büyücü ya bu kız habersiz yapmış hepsini de.Sancılar da zaten bir oyunmuş çünkü bu kız iyi bir yazarmış aslında:)Şşştt bana dokundursana şu değeneğini bakim, daha yürüyecek çok yolum var adım atmam lazım...
adam gibi yalan söylemeye çalışıyordum, ama olmuyordu. İçimden gülüyordum çoğunlukla, daha iyi şeyler yaparken “Neye göre iyi?” sorusunu soran birileri mutlaka karşıma çıkıyordu, kendimi dökmeyeceğim dediğim insanlar bir bir içimi boşaltıp yerine onulmaz yaralar bırakıyorlardı, gün geliyor yalan söylememek en büyük suçum oluyordu...
ve tiz bir erkek sesini duydu kulaklarım en sonunda birilerine sesleniyordu....
öyle biryerden vurdunkii.....
yorgun
biraz hüzünlü
bir okadarda tatlı yüreciğine sağlık...
onur öyle bir yeri yakalamışsın ki "işte ben" ...
Yorum Gönder