ayaklar(ımız)...

31 Mayıs 2007




yere karşı başkaldırışımın sınırı
ve hayata direnişim.
kavgamın en çok saldırılan noktası.
kaderime yapışan iz
ve her buluşmanın delili.

istisnasız emre itaatte
ama neden
kararsızlığımda hep geri giden.
hiç çıkmak istemedi bu resimden
hep...

bi rastlantı bu sadece
o onu yerde gördü ve çok beğendi.
fotoğraf aşkına.
sence...



*(a.kuru. anısına..seni an(R)ıyorum...

siz olsaydınız ne yapardınız?

21 Mayıs 2007

Bir çocuk… Sarı sırma saçları gözlerinin önüne düşmüş, tutuyor annesinin elinden. Annesi ivedilikle bir kalem almak istediğini söylüyor. Tezgahtar kız uyuşmuş bir vaziyette yerinden kalkmak için tenezzül ediyor. Çocuk bir kitabı göstererek almak istediğini söylüyor.”Sonra!!” cevabını işitiyor . Çocuk okumak istediğini söylüyor “Sonra!!” diyor anne. Çocuk “ama….”ile başlayacak cümlesini tamamlayamıyor bile annesinin avuç içi çocuğun yüzüyle birleşiyor. Ve o tokat beraberinde diğer tokatları izliyor. Çocuğun üst dudağının kenarından bir kılcal damar içindekini boşaltıveriyor. O tokat sesine herkes irkiliyor . Çocuk kanıyor, çocuk korku bakıyor, çocuk susuyor, çocuk ağlayamıyor bile…oradaydım , irkildim…siz olsaydınız ne yapardınız?
Bir kadın… yaşlı bir kadın…ağlıyor ve “ne olur kurtarın onu!” diye yalvarıyor. Sokak ile caddenin birleştiği kaldırıma boylu boyunca uzanmış adam. Yoldan geçenler adamın ölüp ölmediğini ona dokunarak anlıyorlar. Dokunmak fiili yerde yatan adama ayakla bir kez itekleyerek gerçekleştiriliyor. Aynı ayaklar beyine gönderdikleri emre istisnasız itaat ediyor “ölmüş, kaç! Uzaklaş oradan!!!oradaydım, ağladım… siz olsaydınız ne yapardınız?
Bir kedi…yavru bir kedi…korkunç bir çığlık duyuyor caddenin sakinleri …pahallı marka bir otomobilde, ucuz gençler, pahalı ses sisteminin hakkını veriyorlar…”şeyk it ap şekerimmm” melodisi bile bastıramıyor yavru kedinin çığlığını. Pahalı aracın ucuz insanları tekerlek ile arabanın tamponu arasında yuvarlanan ve bağıran kediyi fark etmiyorlar. Kedi tampon ve tekerlek arasındaki görevini bitirmiş ve ölmek üzere asfalta düşüyor tekrar. Pahalı aracın yarım kalmış görevini başka bir araç devralıyor. Ölü kedi asfaltta…Trafik lambaları kırmızıyı gösteriyor. Bekleyen araçlardan ilk sırayı alan taksi şoförü ileri geri manevra yaparak kediyi ortalıyor… Lamba yeşili gösterdiğinde, sarı araç asfaltı bir kez daha kırmızıya buluyor…Oradaydım, kusmak istedim siz olsaydınız ne yapardınız?

Kurt… bir kurt doğal ortamından alınıp ne için, hangi amaç uğruna belli değil ama kafeste besleniyor… Aynı kafesin içine canlı canlı bir de eşek konuluyor. Bunun amacı da mantığı da belli… Kurt eşeği parçalasın, yesin aç karnı doysun…bu ikili “insanoğlu”na inat dost oluyorlar…Okudum, ürperdim siz olsaydınız ne yapardınız?

Sevdası uğruna açlık ve sefalet içerisinde bırakılan çocukların annelerine “ne olur gel” diye yalvarışlarını görüyorum, ufacık bedenlerin çıplaklığıyla kendi açlıklarını besleyenlere savaş açılıyor sanal alemde takip ediyor, mumlar yakıyorum,bir yudum sıvı uğruna eşeğin kıçına ağzını dayamış Afrikalı çocukların fotoğraflarına bakıyorum, çocuklarının önünde gözleri yarı açık bağlanarak kurşuna dizilen insanları izliyorum her akşam…Utanıyorum siz olsaydınız ne yapardınız?

iletişemiyoruz azizim, iletişemiyoruz...

19 Mayıs 2007


Ben merak ettim birden… Merak bu ya cep telefonu yokken ne yazıyordu sevgililer birbirine?
Nasıl buluşuyordu insanlar? Yada evdeki telefonun başında ana babaya inat sevgiliden her an gelebilecek telefonu beklerken karnımıza giren o tatlı sancıyı ne çabuk unuttuk bizler... Tarihte kaç aşk bitti acaba söylenen saatte ara(ya)mamış olmakla veya arananın bulun(a)mamasıyla?
Bizler fark ediyor muyuz acaba en güzel aşkların bile cep telefonunda ex aşktan kalan bir mesajla sekteye uğrayabildiğini? Ve eskiden insanların daha çok birbirine vakit ayırabildiklerini düşünüyor muyuz? Peki ya bizler fark ediyor muyuz acaba cevapsız kalan smslerin yürekte ne denli biriktiğini?
Hani elimizdeki ufak aletin menüsündeki mesaj yolla seçeneğine tek tuşla, kolaycacık ulaşıp, kolaycacık "seni seviyorum" yazıp, telefon rehberinden muhatabının numarasını çağırıp, tamam tuşuna bastıktan sonra hevesle cevap beklemenin ne denli adamı yorduğunu ve bu yorgunluğun duyguları nasıl örselediğini?
Kendimizi yalnız ve çaresiz hissederken zavallı telefonun ekranından medet umarak ne denli aciz olduğumuzu bin kere çivilemiyor mu beyinlerimize şu bir türlü gelmeyen "biip biip" sesi? Eskiden en azından özel günlerimizde sevdiklerimizin seslerini duymaz mıydık? Şimdi ne kadar süslü cümlelerden oluşursa oluşsun tek bir sms le geçiştirildiğimiz hissine kapılmıyor muyuz bizler? Aşklar bitmiyor mu "neden mesajıma cevap vermediiiinnn?" sorularıyla?

Kulakları çınlasın çok sevdiğim bir arkadaşım demişti ki bana vaktin birinde :
“Eğer cep telefonu olsaydı Ferhat Şirin için dağları delmez, bir mesaj atar, Şirin’e iyi geceler diler ve döner kıçını yatardı”…keşke bu kadar haklı olmasaydı…

Peki ya mektuplar? Hiç mi özlemediniz sevdiğinizin, özlediğinizin kaleminden yazılan ve sizin için özel olarak hazırlanan mektupları okumayı ? Dedemin askerden dönüşünü iki koca yıl bekleyen ve onca süre içerisinde tek dayanağı olan büyükannem kötü bir şey mi yapmış yani?

Peki nerede hata yapıyoruz? Özeleştiri yapalım; eski toprak diye nitelendirdiğimiz dedelerimiz ve büyükannelerimizin bizden farkı neydi acaba?!? Onlar da bizimle aynı dili konuşmuyorlarmıydı? nasıl iletişim kuruyorlardı peki?!? Günümüzde çoğu kez teknoloji sayesinde günden güne büyüyüp kök salan bir çok aşk evliliğe kadar gidip, çatır çatır saniyede boşanılmıyor mu? Ve yine şuç iletişimsizlikde değil mi ? Anlaşamadık ayrıldık. E hani anlaşabilmek için tüm gerekli araç-gerecin vardı ne oldu?

Teknoloji düşmanı değilim ama olaya başka bir açıdan yaklaşmak sanırım hakkım...
Çağımızda; adsl ile 7/24 dünyanın bir diğer ucuyla haberleşebilirken, sürekli bizi arayanların ulaşabileceği gsm operatörleri varken, neredeysek oranın fotoğrafını çekip sevdiğimiz birine mms atabilirken, konuşmadan sadece anlık iletişebilmek için SMS sistemini kullanabiliyorken, e-mail denen bir olayla saniyesinde bir çok işimizi uzaktan halledebiliyorken; iletişimsizlikten bahsetmek size de tuhaf gelmiyor mu?

Belki renklerden,objelerden bahsederken iletişebiliyoruz ama duygular,hisler için bir şey ,bir tanım bulmak nasıl başarılabilir? Çoğu kez hissettiğim şeyin ne olduğunu ben bile anlayamıyorken ?Nasıl tanımlarım? Gözümün içine baka baka, dolu dolu S E N İ S E V İ Y O R U M cümlesini duymanın mutluluğunu bana başka ne verebilir ?

Merak işte oturup insana saatlerce bunları yazdırıyor.

Ne için?

İletişim kurabilmek için…

dilek...

Gökyüzünde iki yıldız olsak sen ve ben,
Yaklaşsalar ya birbirlerine.
Biz yaklaşamazken onlar yaklaşsalar ya...
Biri kaysa sonra,
Sen veya ben farketmese...
Ve aciz ruhum yine seni dilese...

bitti...artık bitti...


Hüznüm de mutluluğum da bitti... Mutluluğuma tükenmez demiştin oysa. Hüznüm silinebiliyordu hani?
Ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum. Bir gece vakti başbaşaydım onlarla. Önce hüzne gitti elim, baktım yerinde yok...Sonra mutluluğa gitti...Farkettim ki mutluluğum tükenmiş. Uzun soluklu bir yolculuktu ...şairin de demişti zaten; bir aşk nasıl biterse öyle bitti...ben ekliyorum,bir hikaye nasıl biterse öyle bitti bu hikaye de, bende...

Karanlığa Doğru

3 Mayıs 2007

Güneş yaladı yüzümü,
"git başımdan" dedim "daha uykum var"
üzerimdeki peluşu çekiştirdi sonra.
Yaladı güneş yüzümü,
"çelme" dedim "aklımı izin ver biraz daha"
Güneş şımarık bir çocuk gibi oturdu kucağıma,
"kurtuluş yok senden anladım" dedim ve
açtım gözlerimi KARANLIĞA...

kapılar

1 Mayıs 2007


aynı zaman dilimlerinde farklı mekanlarda dört evin kapısı çalındı.
gelenler aynı, karşılaştıkları yüzler farklıydı.
geldiler, konuştular, gittiler,
ateş düştüğü yeri yaktı.
yanan kor oldu,
korlar tükendi,
onlar tükendi,
gelenler bitmedi;
kapılar hep açıldı.