bencil...
karmakaçış...karmaşıkaçışa yeni bir bakış...
14 Ekim 2008

Artık beklemiyorum gelmeni… nasılsa istediğin zaman geleceksin bana ve benim istemem senin için hiç bir şey ifade etmeyecek… gelip gidişlerin hep ani olacak, banyomu kirleteceksin mesela, sonra hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya devam edeceksin… Saçlarını topladığın o minicik tokayı kaybedecek; her yere saçlarını dökeceksin… Özellikle yapıyorsun oysa bunu ben çok iyi biliyorum… Sanki başka birinden iz bulmak istercesine karıştıracaksın her defasında beni, çekmecelerimi, içimi, dışımı, kendini ve sonra yorulacaksın… Öğren işte bu eve ilk gelen kadın sen değilsin son da olmayacaksın… Gittiğinden beri yaptığım en iyi şey içmek… Rejimin de canı cehenneme... Gittikçe sana mı benziyorum ne ?! bir düzensizliktir çöktü üzerime… Yatağına bile dokunmadım… Yastıkları düzelttiğin gibi de bıraktım... Öylece... Bu sabah içinde biz olan bir paket aldım. Uğursuz bir yabancı getirdi onu bana. Uğursuz işte!? Yeni aldığım çaydanlık ocak üzerinde kendi kendini yakmaya uğraşıyordu o sırada. Ben sana yanmakla meşguldüm… Paketten çıkan fotoğraflarla ilgileniyordum. İstekli bir el omzumda, ben de gülmüşüm öylesine hatta esrik gülümsemeler var yüzümüzde… Eveet eveet aynen böyle… Fotoğrafı yine sen çekmiş olmalısın ki resmin sol kısmını kolunun bir kısmı kaplamış. Sol taraftaki ten rengi boşluğu başka türlü açıklayamıyorum… O anda kalmışız… O fotoğrafta varmışız… ya şimdi? Geceden kalmış olmalıyız ya da geceye varamamış... Gece bizde kalmış gibi karanlığız... Göz altlarımız koyu halkalar içeriyor. Benim gülümsememe bir de gözlerimin etrafındaki çizgiler karışmış… Kırışmış… Sen taze… Yine de bir yorgunluk var bakışlarında… Sen beyaz giymişsin, ben gri. Sen açıksın, ben ? Tekrar çıkıp gelmeni istiyorum. Belki o kareden dışarı çıkabilirsin. İstesen kendi dışına bile çıkabilirsin… Ama çıkmıyorsun… Çünkü?!?!? Yapabilirsen, başarabilirsen yanımda bile kalabilirsin. Ama yapmıyorsun … Sanki?!?!?!? Ben de sana tahammül edebilirsem yanımda kal diye yalvarabilirim uzunca bir süre… Niye?!?!? Yanık kokusu bu genzimi dolduran; geç farkettim. Pencereyi açtım senin kokun doldu odama, evime, her yerime… Anladım ki hala yanımdasın… kaçıp kurtulmamın bir yolu olmalı senden… Dışarı çıkmalıyım…
Apartmanın kapısında o uğursuzla yine karşılaştım…
Arabamda aynı kokuyu alıyorum. Geçecek biliyorum... Geçecek... Sinsi bir yılan gibi beni izlemeyi bırakacaksın günün birinde. Ah İstanbul ve sevgilisi trafik yanında... Ayrılmaz bir bütünler sanki bize inat... Kırmızı ışıkta kalakalıyorum öylece; yanımdan hızla geçen otobüste yine yüzünü görüyorum... Oysa bilirim sevmezsin otobüsleri... O halde o penceredeki yüzün sana ait olması ihtimali sıfır... Yakın ışıkları yalvarırım her yerde onun gölgesini görmekten çok sıkıldım. Kocaman şehir dört koldan üzerime geliyor. Ne bir yere ait olabiliyorum, ne birine. Anımsadın mı bu benzerliğimizi? O halde neden her şık diğer bir şıkkı iptal ediyor. Kısır döngü. Aynı döngüde şeytan... Aynı döngüde bitmeyen labirentler. Kaçıncıya buluyorum aynı labirentte seni farkında değilsin. Asla da olamayacaksın... Çünkü oraya ait değilsen bana ait olacaksın...Bana ait değilsen oraya...Peki neredeyiz şimdi? Bana kalırsa seninle uğraşmayı bırakmalıyım. Arabamdan indim... Aynı asfaltta yürüdüğümüzü düşledim bir süre... Birbirinden habersiz... Kokun hala burnumda... Yerde yatan bir fahişeye rastladım... Yanından gelip geçenler onu yok saymışlar... Tıpkı bizim gibi... Biz de bizi yok saymıştık. Sahi en son ne zaman biz olduk? Hayır onu demiyorum ben. En son ne zaman senden ve benden sonu biz ile biten bir cümle olduk. Cümlelerden olduk... Kendimizden olduk... Kovulduk o büyülü dünyadan ayrı ayrı... Peki neden aynı anda değil...Biz değil?!?! En son ne zaman ? Hangi zaman? (Z)aman mı!?!? Yaklaşıyorum fahişeye... Eğiliyorum önünde... Hayır henüz ölmemiş... Hayır yaralı... Biri de alnına bir post-it yapıştırmış. Kırmızı kalemle yazmış... Sen gibi... ihtimal bile yok... O post-iti başka bir post-it ile değiştiriyorum... Simsiyah bir kalemle yazdım: “yardan düşmüş yaraları yardan kalma”...
Kokun hala peşimde... Ya da ben onun peşindeyim... Çaydanlığa ne oldu acaba... Ben daha ne kadar yanacağım... Bilemedim...
Taksimden bir yol daha aldım... Yanıkların bile yüzkarasıyız...
karmakaçış...karmaşıkaçış....
27 Ağustos 2008

Dün bekledim geçsin diye ama yok geçmedi.Her şeyi tıkıyorum içime de ondan bu saç dökülmesi. Banyonu da kirlettim affet… Bilirim seversin düzeni... Kendi düzensizliğimi sana rehin bıraktım. Onsuz yaşayamam ama olsun döneceğim yine. Arkama baktığımda kimilerin dediği gibi yaşamadıklarımdan değil pişmanlıklarım hep yaşadıklarımdan oldu. Yaşamayı da sana rehin bıraktım. Al sen yaşa ne varsa yaşanacak. Şimdi özür dileme vakti mi ne? Aslında değil. Kırk katır mı kırk satır mı? Kırk satır tabiî ki kırk satırda bitsin her şey. Kaç gündür arabesk dinliyorum hüznümü kaybettim hükümsüzdür. Ondan bu beyin akışı. Fırtınam dindi ama şimdi gökyüzü kıpkızıl galiba kar yağacak. Söyleme bilmesinler ben söylerim ne varsa. İçindekini al benimkiyle yer değiştir belki kar her şeyi temizler. Mikrop kırıcıdır derler bilirsin. Kendi kirlenmişliklerimizi nasıl kıracağız. Hangi virüstür bu beni sana bağlayan. Çözülmeyecek olan ne ki bu kadar sarpa sardı iş? Hangisi doğru, kim haklı? Ve ben nerede kalmalıydım? Yanında mı yanımda mı? Kendimi kendimle paket yaptım. Şimdi üzerine süslü bir yazı yazayım da sana hediye edeyim dedim ama o da olmadı. Ah bu durdurak bilmeyen geçişler. Sanki tünele girdi metro hızla gidiyor ben de duvarlara yazıp çizmişim. Otobüste gidiyorum pencereye dayadım yanağımı. Dışarısını izliyorum. Ya da camdan içerideki insanların akislerine konsantre olmak istiyorum ama bir türlü yapamıyorum. Üç boyutlu düşünmem gerekiyor. Oysa ne zaman üçüncü boyuta geçsem üç kişi olduğumuzu görüyorum. Sen ben ve biz. Bir çığ gibisin iliklerim buz kesiyor. Aşağıda evler var görüyorum her geçen gün aşağıya doğru yuvarlandığımı biliyorum. Ya yönümü değiştireceğim ya da o evleri harabelere çevireceğim. Seçim elbette benim. Bana kalırsa seninle uğraşmayı bırakmalıyım. Bak şimdi aklıma geldi kalktığımda yatağının çarşafını düzeltmediğim. Belki de kadınlığımı sana hissettirmemek için yaptım onu ama olsun en azından yastıkları düzelttiğimi anımsıyorum. Vantilatörü açarak uyuma sakın üşütme kendini. Çektiğim fotoğrafları da bir ara postaya vermek istiyorum. Ama tabiî ki yanından beni çıkartarak bir de hazır elim değmişken gözlerinin etrafındaki çizgileri de düzeltmeliyim sanırım. Çarşafını düzeltmeyen zihniyetim yüzündeki kırışıklıklara el atacak az sonra.Kapının yanında hıçkırıklar içinde kalmış diyorsun ki “her aşka inanmam dediğinde aslında biri çıksa da beni inandırsa diye haykırıyordun...eee karşında aşktanadamdım. Aşka adamdım. Aşka adandım. Aşka bir adımdım ve aşka abandım...Yani sonuç?" tam gidecekken sesleniyorum arkandan "Nasıl yani? peki ben armut mu topladım? ben de aşk(k)adındım, Aşka ilk adımdım. Aşka yandım ve aşka kandım!!! Eeee o zaman bu oyunu kim kaybetti...Hadi peki ya bu inancı kim kaybetti? Şeytan aldı götürdü de bizi de yanına mı çağırıyor şimdi? Cehenneme inen merdivenlere güller koyuyorum şimdi belki oradan geçersin de onları toplarsın ve seni tekrar bana getirir diye...Sonra da tükürdüm ardından boğazıma yapışan gıcığı ve hayatım(n)ı. Gittin. Uysaldın. Ben de indim o tuhaf otobüsten. Üç boyuttu, içerdeki insanlardı, dışarıdaki insanlardı derken kendi içimde volta atar buldum birden kendimi. İstiklalin arka sokakları paklar belki beni. Belki de belleğimi geri getirir. Nerede kalmıştım bilmiyorum ama travestinin biri yerde kalmış. Ya dayak yemiş ya da kafası oldukça dumanlı. Kızıl bir gül sızıyor damarlarından şimdi kara kirli asfalta. Geçmişi ile de ilişkilendirmiş yattığı yeri. Yani kara kirli geçmişine uzanmış yatıyor sereserpe. Yanından gelip geçenler kayıtsızca olaya tanık oluyor ve adımlarının şeklini değiştiriyorlar. Kızıllık ayakkabılarına bulaşmasın maksat bu. Oysa yanından geçenler ve ben de dahil hatta sen de dahil kara kirli asfaltta yürüyoruz zaten. Her şeyime çözüm bulmuşum da gönlümce hala eksik kalan şeyler var sanki. Misal bu yazı da eksik. Hatta belleğimdekiler bile eksik. İstiklal al beni yine yanına.
Elime kırmızı bir kalem aldım şimdi. Travestinin yattığı yerin çevresini çiziyorum. Faili belli olsun diye. Bir de minik bir post-it yapıştırdım alnına.”Katil uşak değil, İstanbul” yazdım...kalem kızılıyla karıştı...Ben sana karıştım, sen bana karıştın,tüm bu karmaşanın içerisinde karanlığa karıştım...Beyoğluna doğru yol aldım...
ikibin8_ağustozzz her yer tozz...gecenin bir diğer yarısı ... az soluklu...

