Azami Şuur Kaybı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Azami Şuur Kaybı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

veda...

3 Kasım 2010

uykuyla uyanıklık arasında bir yermiş ve çok methediyorlar dedi… gözlerini bir okyanus varsayarsam ve kızgın kum rengindeki saçlarından ayaklarım yanmadan yürümeyi başarabilirsem eğer ben de orada yüzebilir ve hakkım olan tatili yapabilirdim... İhtiyacım olandan daha eksik bir malzeme ile düştüm yollara... uykuyla uyanıklık arasındaki o yere tatil için gidiyorum istersen katıl dedim... yapması gereken işler varmış... peki…
hitler kılıklı bir adama eğilerek rüya bölümü 1.ramden bir koltuk istiyorum dedim... “bay mı? bayan mı?” dedi... ben genelde baymam o yüzden cinsiyetsiz bir yer olsun, çok güneş görmesin, ışık biraz alabilir ama mutlaka pencere kenarı olsun, görüntü iki pencerenin birleştiği yere denk gelmesin, mümkünse wc den uzak olmalı dedim... hitler kılıklı adam "yavaşşş" dedi sertçe... eve paket yapalım istersen "bu ne be!!" dedi "alt tarafı bir bilet keseceğim..." "tamam" dedim "üstü kalsın..."

otobüse bindiğimde onlarca çift gözün bana baktığını hissetsem de koltuğumla ilgileniyor gibi yaptım… sonradan o güruha ben de katılacaktım… hitler kılıklı adam yapmıştı yapacağını evet yer istediğim gibiydi ama yanımdaki kadının iri kalçaları için ayrıca para verdiğimi anımsamıyordum… ayrıca kadın iri memelerini otobüse her binene sunuyordu… bir nevi hoş geldin diyordu sanıyorum… içimden "hoş gördüm" diyerek yerime oturdum… içerideki kesif kokunun sahibini ilerleyen saatlerde koridor boyunca yürüyerek dirseğiyle herkesi uyandırma çabası veren sarhoş olduğunu anlayacaktım… neyse ki gideceğim yer belliydi... boşver yolculuğumu sonra daha detaylı anlatırım... asıl anlatmak istediğim o yer ve sonrası…
dedikleri kadar varmış… otobüsten iner inmez otelime yerleştim… otel;her yere iki saniye uzaklıktaydı, örneğin yemek yemek için bir saniyede lobiye inebiliyor yemek yiyip hemen dönüyordun, her türlü duygu arka arkaya yaşanabildiği gibi, unutmak istediklerini bir daha hatırlamıyor, yaşamak istediklerini yaşayabiliyor, yaşamasaydım dediklerini sonsuz bir zaman dilimine yolcu ediyordun…daha ne isterdim ki… sonra otel görevlisi gençten bir çocuk odamın kapısını hafifçe açarak bana bir harita verdi “otelimizin ikramı, bu haritada uyku ile uyanıklık arasındanın görülmeden gidilmeyecek yerleri var” diye de tamamladı görevini… benim bildiğim ikram kavramından biraz farklı bir şeyle karşılaştığımı düşünsem de gülümseyerek kabul ettim ikramını…
haritada ilk görülmesi gereken yer olan “istiklal”i kırmızıyla işaretlemişlerdi...ıhlamur ağaçlarının boy gösterdiği, yeşilin her tonunun hakim olduğu geniş bir alana yayılıyordu emindim ki istiklal doğa fotoğrafçılarının uğrak yeriydi, beyoğlu vardı bir de altındaki nota bakılırsa her yaş ve kurulukta istenen ölçülerde kadın veya erkek satın alabiliyordun buradaki alışveriş merkezlerinden,bahçelievler eğlence merkeziydi buranın, göztepede ise sadece müzeler ve eski insanların tasvir edildiği mermer heykeller vardı…günümüz insanlarının çamurdan üretildiği düşünülürse gidilmeye değer olabileceğini düşündüm… gözlerimden yaşlar akıyordu ve ben kahkahayla ağlıyordum, hıçkırıklarımla konuşuyor karnıma ağrılar saplanıyordu, aynı anda hem özlüyor hem görmek istemiyor, hem aşık oluyor hem de uzaklaşıyordum… ne kadar güzeldi yaşadıklarım… kendimi özel sandığım hatta kendime özel yaşadığımı sandığım hiçbir şeyi yaşamıyordum burada… bu bir çılgınlık bir delilik anı olabilir miydi ? bilmiyorum…

telefona sarılıp gelmediğine pişman olup olmadığını anlatmak geliyordu içimden… sözüm ona O’ na burayı anlatacaktım ve karşılığında pişmanlığını dinleyecektim… öyle olmadı… o kadar meşguldü ki telefonu açmadı bile… allahtan vedalar soğuk olur o yüzden sıkı giyin diye okumuştum ona uygun giyinip eşyalarımı toplayıp geri döndüm…

elif dedim " b" dedim...

23 Eylül 2010

A lardan kolay geçtim de
B de takılıp kaldım…
bir bilse yokluğu C gibi bükü belimi…
D kadar kilo aldım mesela,
içim E gibi eridi de söyleyemedim kimselere…
Fil gibi içtim her gece…
Gecemi Gündüz eyledim,
Hayat dedim…
bir köprüden elimde yine bir tek Kendimle geçtim.
İ gibi uzadı gündüz eylediğim geceler
Maziyi deşeledim…
Ney gibi içlendim de neyledim?
O gibi hep kendime çıktı tüm yollar…
Öldüm öldüm dirildim…
hiçtim, ağladım, içtim, dış oldum, el oldum, bekledim , caydım canımdan, doğdum ezildim, fark ettim gittim, hiç oldum… istedim, kalmadın, sevildiğini düşünen herkes gibi yalnız kaldım… ahh dilim ettin beni dilim dilim…

kısa... kısa...

17 Eylül 2010

ekmeğe "ba" suya "ab" dedim sana "sen" dedim…
arabaya "bubu" yola "atti" dedim, sana "sen" dedim…
bildiğim tüm kelimeleri söyleyemedim ama illa sana "sen" dedim…
yine de sevdiğimi diyemedim…
oysa ne kolay kelimeydi benim için...

semmy meselesi

20 Aralık 2009


uzun zamandır yokum… yaşamıyor olduğumdan dolayı da yazmıyorum… illaki bir şeylere başlıyorum ama hep yarım, hep gereksiz, hep kifayetsiz ve hep yersiz, yetersiz… tam da bu sırada uzaklarda çok uzaklarda çok sevdiğim bir dostuma kendime olan bu serzenişimden bahsediyorum… gerçekten iyi değilim diyorum… hiç değilim… sürekli birilerin canını yakıyorum ve aslında canı yanan ben oluyorum… bana Tahir ile Zühre meselesini anımsatıyor… alıyorum kağıdı kalemi elime ve yine yaşayarak yazıyorum...

"tahir olmak da ayıp değil zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş tahirle zühre olabilmekte
yani yürekte…"

ve ben yüreksizim… hem de öyle böyle değil… yanlış zamanda, yanlış toprağa ekilmiş bir tohum gibiyim… birileri ne zaman sulamaya kalksa, kendimi elime alıp, güneş gören, görmeyen, isteyen , istemeyen yerlerde gezdiriyorum ve sonra etrafımda zararlı (sandığım) otları yoluyorum teker teker… yetmiyor umutsuzca suluyorum bedenimi her gece gözyaşlarımla… çürüyor, çürütüyorum ; çiçek açmıyorum… açamıyorum… yüreksizim kabul…


"meselâ bir barikatta dövüşerek
meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken
meselâ denerken damarlarında bir serumu
ölmek ayıp olur mu?"

ölmek ayıp olmaz elbette de öldürmek ve bunu bile bile yapmak tepeden tırnağa günah… sayısız yolculuğum var oysa benim… ne zaman hayatımda bir boşluk bulsam terminallerde alıyorum soluğu… terminalin sidik kokan, is kokan, benzin kokan peronlarında… ve ne zaman bir bilet alsam mutlaka dönüşünü de alıyor buluyorum kendimi… yani hesapsızca çıkamıyorum yollara… mutlaka sağlam sebeplerim olmalı dönmek için öyle değil mi? değil işte… öyle hiç değil… geri dönüyorum çıktığım her yoldan çünkü yüreksizim ben ve damarlarımdaki serumu denemiyorum, ona muhtacım… kendi kendimi öldürüyorum… en sağlam sebebim bu ve en büyük günahım da…

"tahir olmak da ayıp değil zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil."
ölmek ayıp değil elbette de hiç uğruna yaşamak tepeden tırnağa günah…
"seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak"

mümkün mü? istemez miyim gerçekten?

"yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
yani tahir'i zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
tahir ne kaybederdi tahirliğinden?"

hani olmaz ya sırf belki beni merak ediyorsundur diye yazıyorum iyi değilim… hem
de hiç iyi değilim… her gece uyumadan önce sana iyi geceler öpücüğü vermekten de yoruldum, saçlarını okşamaktan da… sabahları bir hıçkırık gibi yanımda yatan cansız bedenine günaydın demekten de yoruldum… zavallı diyorlar artık bana sayende bunu bil… belki rahatlarsın artık… ne kaybettim kendimden ? çok şey… ne kazandım? bir hiç… çarpmada bir toplamada sıfırım… işte bu kadar da değersiz bir sayıyım… sabret seyret dünyası bu dünya… elimdeki elmaların hepsi herhangi bir masalın sonunda hiç tanımadığım insanların başına düşüyor artık… ortadan ikiye bölemeden, kesemeden, paylaşamadan...

tahir olmak da ayıp değil zühre olmak da ama kendini bir şey sanmak tepeden tırnağa günah… şimdi sen bir adamı onun ayakkabıları ile bir kilometre yürümeden yargılama ve cevap ver tahir ile zührenin aşkı gerçek miydi gerçekten?

hadsiz...

22 Kasım 2009

bin kitap okudun ne biliyorsun semmy diye sorsalar ;
"haddimi biliyorum" derim...
artık yanında değilsem bu sebepten....

kırmızı bülten...

20 Kasım 2009


demgüzarlık yaparak ömrümün son kırıntılarını da tükettiğim bir dönemdeyim… artık herhangi bir amacım kalmamış olmakla beraber yeni bir amaç edinme çabam da yok… olan şeyleri vaktiyle hayatımdan temizlediğim için tüm bu sürecin nasıl olacağını artık idrak ettim… bir tek son zamanlarda bana miras kalan dvd edinme ve bunları izlemek üzere, biraz da hani belki kendime bir umut olur düşüncesiyle aptal kutusunun karşısına geçtim... telefon rehberimdeki sıraya göre kendimi aradım : 0505…,0532…,0535…,0542…aradığım numaralardan biriyle aramızda şöyle bir konuşma geçti yoktu farkı diğerlerinden;

- semmy ne var ne yok?
- ne olsun, her şey var bişey yok…
- nasıl gidiyor hayat?
- aaa bayat be her sabah tazeliyorum ama geçmiş artık bizden…
- hmm e hadi bu akşam bana gel film izleyeceğim…
- ekibi topladın mı kimler var?
- aynı grup…uykusuz semmy geliyor, kaprisli semmy , zeki semmy, sulugöz semmy, acıyan semmy, acıtan semmy, kıran semmy, kırılan semmy, seven semmy, sevilmeyen semmy, inancını yitirmiş semmy, güvensiz semmy…
- ooo herkes varmış, tamam ben de gelirim…

onları beklerken daha evvel bahsettiğim koltuğun kolçaklarından ayaklarımı aşağıya sarkıtmış vaziyette oturdum… elimde her zamanki gibi sert ama tutması kolay olan uzun ince dikdörtgen alet vardı ve de sanıyordum ki yine dünyayı kontrol ediyorum… üzerindeki rakamlardan birine bastım… dudakları ceketiyle aynı renkte olan sonradan olma sarışın kadın çıktı karşıma… az evvel birkaç kişinin bedenini kafasından ayırmış ve buna rağmen hiçbir şey olmamış gibi boş bakıyordu bana… önündeki kağıtlara bakmadığı halde arada sırada en alttakini en üste, en üsttekini de en alta koyarak kendince bir hareket kazandırıyordu durağanlığına… üstelik arada sırada gülümseme çabası veriyor ama bu çaba üzerine birkaç beden büyük gelen bir elbise gibi sırıtıyordu… üst sağ köşede kendi fotoğrafımı görüyordum sürekli… buna şaşırdığımı kendime itiraf edemeyecek kadar çok şey düşünüyordum aynı anda… misal fotoğraflardan birinde dizlerimi karnıma çekmiş ve ellerimi başımın arasına almıştım… gözlerimde okunması imkansız bir cümle vardı ama dediğim gibi okuyamıyordum… diğerinde bir kürsüdeydim. ellerimle kürsünün iki yanını tutuyordum… aptal kutusuna azıcık ses yükledim boşbakan kadın şöyle diyordu :

ruh hali iniş trendinde seyretmekte... semmy haber kaynağından alınan bilgiye göre önümüzdeki günlerde de moraller mevsim normallerinin altında seyredecek... uzmanlar depresyona girerken dikkatli olunması gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor... öte yandan bir grup militan iç dünyada çatışma içerisine girdi… semmy cumhuriyeti ön tedbir olarak cep telefonunu kapattı... gelen giden çağrı umudu olmadığı için iç çatışmaların biraz dineceği konusunda hemfikir kendisiyle... başkan semmy : uzun süredir devam eden mutsuzluk militanlarının , umutsuz militanlarla bir araya gelerek inanç militanlarına karşı böyle bir çatışmaya sebep olduklarını gerekli önlemlerin alındığını belirtti…

isteksizce kadını es geçip, film izlemeye başladım… tüm ekip toplanmıştı… bir kaçı gripti bir kaçı garipti… beni hiç sorma… başka zaman anlatırım…
(fotgraphy by Mithat Güleray; birbarfilozofu&mahalleninbaskısı)

öldün... duyuyor musun?

11 Ekim 2009






Hayat bazen çok kolay… bazı şeyleri düşündüğünde söylememek mesela… ya da sonradan aklına geldiği için sustuğunu düşündürtmek... duş perdesinin arkasındaki yoğun gölge kadar yakın ama bir o kadar uzak durabilmek… aradaki boşluklar dolar belki diye.. ama ne zaman ne yana baksam o boşlukların asla dolduramayacağı şeyler de var elbet, olacaktır olmalıdır da… ben beceriksizim kabul ama sen de bir o kadar korkaksın ….

Hayat bazen çok yalan… sana yalan söyledim ilkinde çok dokundu kalbime ama sonra sonra alıştım … ilki zor devamı kolaydır derlerdi de inanmazdım… inandıramazdım… bu hafta senin şehrindeydim ben… sahipsiz bir köpek gibi dolaştım yollarda... ezberini unutmuş bir talebeydim , talep ettim olmadı ben de eyleme geçtim… göz yaşartıcı bombalar vardı her yanda... biber gazın genzimi yakıyordu ama yutkundum ve yola devam ettim… ben kararsızdım kabul ama sen de kolayı seçtin…

Hayat bazen çok temkinli… bunca yıl öğrendiğim tek bir şey oldu… bir binayı sıfırdan asla yapmayacaksın… gidecek , yerinde görecek , içine sinmezse araştıracaksın… üç oda bir salon mu istiyorsun , bir oda bir mutfak mı karar verecek ve alacaksın... hiçbir zaman kendi yaptığın yerde sığınamazsın… mutlaka bir aksilik çıkar, yer olsa ustalar olmaz, banyo bulunsa , fayanslar oturmaz, musluk olsa , elektriği olmaz, maz da maz…çünkü geç kaldık doğru bir yerden arsa almaya… ben temelini kazdım kabul ama sen de bir enkazdın…

Hayat bazen çok iki yüzlü… yürek kal derken dil git diyor… dil kal derken yürek siliveriyor… istenmemek başka bişeymiş anladım... sevgiden öte özlemden acı… ne verdin ne aldın hesapları karıştırdım… önce telefonunu rehberimden kaldırdım, sonra adını sol göğsümün üzerindeki cevherden kazıdım… kendime biraz da zaman tanıdım, bir sigara yaktım ve dudağımdaki son dokunuşunu da dumanla birlikte evrene saldım… ben başarabildim kabul ama sen başaramayacaksın…

Hayat bazen çok tehlikeli… bol virajlı bir sürü yol çıkıyor önüne , hangisini seçeceğin belirsiz, sollama yapamıyor, sinyal veremiyor, tabelaları okuyamıyorsun… ben bir uçurumun kenarında buluyorum kendimi, ve iyice yaklaşıp dibine; düşersem nereye tutunurum diye bakıyorum, tutunacak şey çok görüyorum ama beni taşıyacak dal yok anlıyorum… sen ise uzaktan bana bakıyorsun … ben çok cesurum kabul ama sen de bir o kadar uzaksın…

Hayat bazen çok şekilci; yine de biliyorum ki benim sevme şeklimde bir bozukluk yok… kağıt kesiği gibi seviyorum ben … nasıl, ne zaman, ne olacağı bilinmeyen … her sevgimde kağıdı kendi yüreğime sürtüyorum , kanayan bir yüreğe sahibim bu yüzden … Şimdi yazarımın da dediği gibi senin sevme şeklinin bozuk olduğunu anladım… sevme ve isteme şeklindeki bozukluk yüzünden yüzüme bakamazdın ve bunun farkındaydın… benim ilişki anlayışım bu olmadığı için de ben artık pes ediyorum… her istediğini son kez yapıyorum ve hayatından çıkıp gidiyorum… çünkü ben birinin hayatına kıyısından köşesinden dahil olma çabası veremeyecek kadar kendini ve ne istediğini bilen bir kadınım… istediğin bu değilse de hayatının tam ortasında olmalıyım… bu kez kararlıyım… kendi kendine kazdığın mezarında sana mutluluklar dilerim… ben böyle ansızın gidenlerdenim kabul ama sen de kalmamı hak etmedin….

Şimdi tut bakalım tutabilirsen ellerimden…
*fotoğraflar : birbarfilozofu (by M.Güleray)

erdem...

29 Eylül 2009




Bak, birileri giderken yanında götürmüş güvenmeyi, gördün mü? hani sen daha küçükken, uçurtman vardı renkli renkli… ipini tutardın, göğe doğru sen istemezsen uçmayacağını bilmenin verdiği güvenle koşardın alabildiğine... hani sen daha özgürdün kelimelerinde… hatırladın mı? içinden geleni söylerdin, kim ne düşünür, inanır mı yoksa yalan mı der, hiç umursamazdın... bilmezdin ki yalanı o zamanlar... şimdi bu uzaklık ne? altı gün önceki yabancı, dünkü sevgilin, şimdi bu bulanık görüntü… yalan söylemeyi hala beceremeyen kocaman çocuk seni: bal gibi de aşıksın, sırılsıklamsın...


ama bir şeylerin hesapları verilmeli her zaman... geçmişin, geçmişin izlerinin, bugünün… peki, yarının hesabı verilir mi? gerçekleşmeyecek yarının hesabını kim, nasıl verecek şimdi? belki benim evde kedim ağlıyor, mavi gözleriyle... belki çiçeklerim kurumaya yüz tuttu... belki dostlarım kırıldı, nasıl, kim için, nereye diye gönül koydular... belki hayatımın arta kalanı eskittiğim sensiz kısmına hava atıyor… şimdi geçmişimizi hatırlamıyor gibi sevdiğimiz o saniyede, geçmişimizi unutamıyor gibi sevişemememizin hesabını kim verecek?


koltuğa özenlice bırakılmış bir battaniye... örtmeyi kimin daha çok hak ettiğini düşüne düşüne uyunacak lanet bir battaniye... oysa sen koalanın okaliptusa sarıldığı gibi bana sarılmadan, uyuyamamalıydın... madem hissettin şafak sökmeden sessizce gideceğimi, doğru kararı vermemi beklememeliydin... çünkü misafirler hep gider... ev sahipleriyse yatak odalarına dönerler... alışmayı reddediyorum inatla! yaşayarak öğrendim deyip uyum sağlamayacağım şeyler var benim... tekerleğinde dönen fare misali, olanlar olmamış gibi davranıyorum... battaniyeyi karşı koltuğa bırakarak değil, başka yerde yatmayayım diye saklayarak ait hissettirene kadar...


ısıtan, aydınlatan son mum yavaşça söndü... yatmak ve gitmek arasında bir karar vermem gereken zor andayım... aşk ve gurur arasındaki çizgiden biraz daha sol yandayım... seni seviyorum ben, kafam kızınca bavulumu toplamayı değil… ama “Kal de” desem, uykunun en güzel yerinde duyamayacaksın...


ısıtan, aydınlatan son mum yavaşça söndü... sabahı bekleyememiş, sabırsız bir "günaydın" fısıldayıp gidiyorum kulağına ...
m.erdem pürmüslü.
fotoğraf; mithat güleray by birbarfilozofu...



ulaşamıyorum sana...

12 Ağustos 2009


sayısız kez mektup yazdım sana… sayısız kez göndermediğim; gönderemediğim mektuplarım oldu… kimilerinin üstlerini koyu kara kalemle çizdim vazgeçtim yazmaktan, ; özneyle yüklemi yer değiştirerek yazdım olmadı… hiçbir özne seni anlatamadı hiçbir yüklemde kendimi bulamadım… bir de kimilerini buruşturup çöpe attığım sayısız mektuplarım oldu… sonra yarıda kestim kalem ve kağıdın sevişmesini… bu sefer sayısız kez elektronik ortamda ulaşmaya çabaladım sana… sayısız kez elim gönder düğmesine varmadı varamadı… sayısız kez seni aradım… hayali bir telefonla konuştum zihnimde, numaraları çeviriyor ve açmanı bekliyordum… sayısız kez sana haykırdım “neden!!!?” diye…(gerçekten neydi neden?) olmadı başaramadım… her seferinde gözlerin gerekiyordu bana… (artık bir tek onlar aklımda) buluşamadım gözlerinle… istiyordum ki sessiz kalma bana… konuşamadım sözlerinde… böyle, böyle geçti aylar… arada sırada gelen haberin gelmez oldu… sen de yoruldun anladım… sonra uzak bir yere gittim… kimsenin beni tanımadığı , benim kimseyi tanımadığım… barmen sürekli dolduruyordu; ben içiyordum… ben içiyordum; barmen dolduruyordu… sözde karşımdaki sandalyede sen oturuyordun… ve hayır karşımda değil yanımda oturuyordun ilk kez… beraber çalakalem konuşuyor, yazıyorduk…(geçmişi ve de geleceği) (sen bilemezdin yaşamamız gerekirdi)… ben senin kendini yorduğun benim hakkımdaki yorumlarını (durdur o yorumları!?!?) söze döküyordum sen utanıyordun, sözgelimi ben bu ilişkinin iki kişi olduğunu sanıyordum (sanmak!?!) sen üç kişiydik diyordun(haklıydın) ve ben susuyordum… alışıla gelmiş olarak arkadaşını arıyor beni anlatıyordun ben bunları duymuyordum… gerçek olan tek bir şey vardı; yan yanaydık; içiyorduk… içiyorduk… içiyorduk… sonra barmen beni kaldırdı masadan… o kadar alışmıştım ki itelenmeye hayır demedim bile… sahibine alışmış uysal bir köpek gibi çıktım mekandan… bazen duvarlara tutunuyor, bazen kaldırımların kulağına bir şeyler fısıldıyor, bazen su birikintilerini deniz sanıyor yüzüyordum… yürüyordum veya öyle sanıyordum sokaklarda(yürümek?!?)… aklımda olan tek şey tükendiğimdi… sahtekardım(kim doğru ki?!?)… sahtekardı herkes (ya ben doğru muyum ki?!?)… merkeze geldim sonra... sadece ineceğim yeri söyledim; daha çok anlatacak gücüm yoktu… söyledim ve şöförün hemen arkasındaki koltuğa atıverdim kendimi… yolcular yavaş yavaş biniyordu… en arka dörtlüye üç kız oturdu… birinin sesini sen sandım, kopya çekerken yakalanmış zavallı bir öğrenci gibi dönüp baktım umutsuzca geriye… değildin… sen değildin işte… rahatladım… sesi sana benzeyen kız sürekli konuşuyor, gülüyor, anlatıyor, anlatıyor, anlatıyordu… diğerinin kokusunu sen sandım iyice sığındım oturduğum koltuğa; geriye dönüp bir daha bakmaya cesaretim de yoktu… sonuncusu “sen”di … emindim… ne yapacağımı şaşırdım… minibüste her şey vardı… yaprak, sinek, kahkaha, alkol kokusu, kadın kokusu, erkek kokusu, ten kokusu, ter kokusu, minik maskotların ileri geri sallanırken çıkardıkları sesler, bozuk para sesi, kıskançlık, sevişme isteği, tutku, acele, sıkıntı, minibüs tarifesinin renkli listesi, düşen anahtar sesi, umarsızlık, duygusuzluk, karamsarlık, ters yönden gelen arabanın uzun farlarının sarışın kızın gözlüğünde bıraktığı iz, pet şişe, pet şişe kapağı, bu minibüste şefkat dışında her şey vardı…(bir de ben) bir el beni omzumdan sarstı sonra… şöför bağırarak beni kaldırmaya çalışıyordu… ben ise anlamıyordum nerede olduğumu … aynı anda sen en arkadan bağırıyordun “yapmayın o şu an farkında değil, baksanıza sarhoş”(sarhoş?!?) “…” “banane lan bana mı içti o kadar”, “indirelim mi abi bunu?” diyordu başka birileri…(bunu?!) sonra ayakta duran gençler beni güçlü kollarıyla kaldırdılar olduğum yerden… sen hala bağırıyordun “polisi arıyorum, yapmayın, birileri geçirsin onu karşı tarafa, hadi beyler lütfen” kimse seni duymuyordu sen bağırıyordun “yazık, çok yazık, yazıklar olsun!!!!
sonra kapı açıldı… beni minibüsten aşağıya attılar… yattığım yerden oturarak baktım yüzlerine… hiç birini tanımıyordum… kalktım, iki adım attım… bir daha baktım gidişlerine… sen de o minibüsle birlikte gittin böylece… sonra zor geldi yürümek caddenin ortasına enlemesine uzanıverdim… postacıyı orada bekledim... belki de sen yazmıştın bana... okumak istedim...

3:48 tekrarı...

15 Mayıs 2009




3:48 # 1

gece…

… dudağımın kenarını ısırıyorum… bunu sonradan anlıyorum tabi… son zamanlarda kendi kendime gereksiz bir şekilde geliştirdiğim bir hareket bu… başucumdaki lambaya dokunuyor ve açıyorum… odamı benzi soluk bir ışık aydınlatmaya başlıyor… saate bakıyorum 3:48 günlerden bilmem ne… hissettiğim duygunun adını koymak için sanırım bu saatte yine kalktım… gerçi bunu karanlıkta da yapabilirdim ama olmadı… yeni şeyler denemem gerekiyordu şimdilik bunu deniyorum… bu kaçıncı gece saymak istemiyorum… kızgın mıyım? hayır… kırgın mıyım? hayır… çaresiz miyim? hayır… cevabı hayır olan bir sürü soru soruyorum kendime… sonra sıkılıyorum bu oyundan… bu gecenin sabahını da böyle bulacağım demek ki… bilinmezlik içerisinde… kendi kendime duyduğum inancın kırıntılarıyla son vermeye çalışıyorum kalbimin kazıntısına… açlıktan kazınıyor… ben de onu besleme çabası veriyorum… aralıksız dinlemek istediğim bir melodi gibi geliyor sesi her seferinde kulaklarıma… belki de delik deşik uykularımın sebebi o ses …


3:48 # 2

bir başka gece…

hep aynı saatte kalkıyorum… bak yine 3:48 neden acaba? bu kadar kırılmış olmam mümkün mü? gerçekten bu kadar acı çekmiş olmam mümkün mü? ne yana baksam gördüklerim, gördüklerim karşısında hissettiklerim, hissettiklerim karşısında yaşadıklarım, yaşadıklarım karşısında artık yaşamak istemiyor oluşum bir yanılgı olabilir mi? nasıl bir denklem bu beni bana düşüren… kendi kendimi; yine kendime karşı savunacak gücü bulamayışım… daha evvel kırgın olmadığını söyleyen ben değilsem kim? yazdığım her şey, yaptığım her şey, söylediğim her cümle yarım… nereden yapıştı bu yarım kalmışlık hissi üzerime? peki sana ne verirsem benden geri alırsın bu kandırılmışlık hissini? Bu mu acaba hissettiğim duygu “kandırılmışlık” ? olabilir mi?


3:48 # 3

saat şu anda sabaha karşı 3:48 ya da ona yakın bi saat ... yine bir gece…az evvel uyuyordum oysa şimdi ayaktayım... korktum biraz da ondan... uykumun en ağır yerinde ensemde nefesini hissettim... ciddi söylüyorum ürperdim... çok korktum... sonra sola döndüm ve sana sarıldım... inanılmaz sıcaktı bedenin... huzur yayıldı her yanıma... bunu da hissettim... bunun imkansız bişey olduğunu bilinç altım söylediği için anında açtım gözlerimi... sanki koşarak bir bayırı çıkmış gibiydi nefes alışverişlerim... kısmen beni anladığını düşünmek istiyorum… oysa ben hiç bir şeyi sana anlatmayı becerememişken… olur bana arada böyle... güzel giden her şey korkutur beni. neyin güzel gittiğini düşünürüm birden, ne güzel gidiyor ki zaten hayatımda bi de bu gitsin? diye sorarım… sonra hadi gitsin diye çabalarım... güzel giden bişey hayatımdan çekip gider böylece... asla doğru bişey değil... bu olmamalı... bunu belki de yazmalıyım….



3:48 # 4

saate bakmanın gereksizliği içerisindeyim… hangi günde olduğumuz kimin umurunda … bunları bilip bilmek istemediğimden bile emin değilim… yapamayacağımı düşündüğüm şeyler var... yine korkuyorum... bıktım bu korkularımdan...sana söyleyemediklerim var... istediklerim var… mesela bu gece seni güldürebilmek isterdim; seni düşündürmek değil... bu gece sana kendimi tam anlamıyla açmak isterdim; sormanı beklemek değil... bu gece gözlerimi, perdeleri, ışığı kapatmak yerine ne bileyim; birlikte izlediğimiz televizyonu kapatmak isterdim, çaydanlıktaki su daha fazla kaynamasın diye ocağı kapatmak isterdim, sonra elinden tutup seni başka bir odaya götürmek isterdim... ama sana hoşçakal demek istemezdim ben yine bu gece... yanımda olmanı isterdim belki de... bu çok mu zordu? sen bu duruma daha ne kadar tahammül edeceksin? keşke keşkelerden kurtulmuş olsaydık... bitti kelimesini duymak iyi bişey değildir. ama duymak da gereklidir çoğu zaman… bu mu acaba beni içinde bulunduğum cenderede daha da boğan? annem geliyor odama kiminle konuştuğumu soruyor… kendi kendimle konuşup konuşmadığım anlamak için ışığı açıyor…"açma!!!" diye bağırsam da geç çıkıyor yorgun, korkulu sesim… duvardaki saat yine 3:48…

3:48 # 5

"hadi bak ne göstereceğim sana" diye çekiştirdi beni elimden… hiçbir şey diyememiş, peşine takılmıştım…
oldukça sıcak bir havaydı ve gittikçe ağırlaşıyordu, muhtemelen birazdan da kararacaktı… yolun kenarında yükselen beyaz dağlar güneşin batışını görmemizi engelliyordu… yürüdükçe nemin arttığını hissediyodum… bir köprüden geçtik… nereye gideceğimi bilmiyor oluşum biraz kaygılandırsa da beni elinden tutabiliyor olmanın keyfi daha ağır basıyordu… yokuştan aşağıya indik… o kadar karanlıktı ki hiçbir yeri göremiyordum... “gel bak; senin için yaptım” diyordu sürekli... hava yağışlı değildi ama belirgin bir ıslaklık vardı yerlerde… karanlıktan artık yorulduğum sırada minik bir fener çıkarttı cebinden “işte bu bize yol gösterecek” dedi… sevinmiştim her şeyi düşünebiliyor oluşuna… sonra yol ikiye ayrıldı… biz sola dönmeyi tercih ettik … biz derken o… ben itaatkar bir biçimde peşinden sürükleniyordum sadece… hep istediğim olmuştu… biri beni çeksin sürüklesin… ben de o anın tadını çıkartayım…sıkıldığım tek bir şey vardı aynı cümleleri tekrar ediyor oluşu… “bak senin için..bizim için...yaptım… ben yaptım… …için… yaptım…yap…”
biz olalı uzun zaman önceydi gerçi haftalar sonra bırak onu görmeye tekrar biz olmaya cesaretim bile yokken o bizden bahsediyordu sürekli… dört kapı çıktı karşımıza “işte geldiiiik” dedi heyecanını bastırmaya çalışarak… ses tonundaki değişimi hissedebiliyordum “neresi burası?” dedim… ürperdiğim de yalan değildi… ilk kapıyı açarken esrik bir gülümseme eşliğinde “kalbim” dedi… “ne işimiz var ki burada?” diye sordum bu sefer... sağ eliyle yanağından akan gözyaşını saklamaya çalışarak “bak yaptım işte en sonunda” dedi dudakları titrerken “öldürdüm içimdeki pollyannayı”… kanter içinde uyandım… gördüğüm bir düşten çok öteydi... onu çok özlemiştim ve korkularım rüyalarıma böyle etki ediyordu işte... doğruldum dilim damağım kurumuş, afallamıştım...su içmeliyim dedim kendi kendime ; tam şişeyi alacaktım ki karanlıkta elim bir yere çarptı ve şişe yere düştü... ışığı açmak zorunda kaldım... niyetim şişeyi yerden almaktı oysa saate ilişti yine gözüm 3:48

Kahretsin…

acımadı ki...

27 Nisan 2009




ve yine gece... içimde kocaman kocaman soru işaretleri...


cevaplarını bildiğim ama asla duymak istemediğim sorular soruyorlar bana iri cüsseleriyle... çengel şeklindeki vücutlarıyla noktaları arasına sıkıştırıyorlar beni bir mengene gibi ve ben her seferinde çığlıklar atarak kaçıp kurtuluyorum (kurtulduğumu sanıyorum onlardan) ama sorular peşimi bırakmıyor, imkansızlıklar dahilinde bir sürü cevap istiyorlar benden... çıldıracak gibi oluyorum çoklukla... her soru işareti yeni bir soru işaretini doğuruyor; cevabı ise geçmiş zaman kipine takılı kalıyor... öyle yorgunum ki takatim kalmıyor cevaplamaya hiç birini...

ve yine gece... içimde kocaman ünlemler...
her biri dokunuyor bedenime... kah vuruyor, kah itiyor, kah batıyorlar... korkuyorum onlardan... öyle büyükler ki nasıl oluyor da farkına varmıyorum daha önceleri diye hayıflanıyorum kendimce... ikisi ayrı kutuplardan çekiştirirken yüreğimi bir diğeri sürekli saplanıyor... "ah!"lar, "vah!"lar, "eyvah!"lar, "imdat!"lar kifayetsiz kalıyor yüreğimin çektikleri yanında... vaktiyle seni uyarmadık mı?, formüller yazmadık mı sana?, sakın takılma o hoyrat yüreğin peşine diye ikaz etmedik mi seni? diye bağırıyorlar hep bir ağızdan... öyle karanlığım ki takatim kalmıyor gerçekten korkmak için hiçbirinden...

ve yine gece... içimde noktalar...
benek benek kalbim... her nokta sonunda duracak sandığım örselenmiş kalbim... bitişlerin yeni başlangıç olduğuna inandırılan aciz kalbim... bir daha asla diye noktalayıp yeniden uçmaya hazırlanan kırık kanatlar... bir cümle daha bitse , bir tek cümle ile bitse de kurtulsam dediğim işkence dolu geceler... hepsi nokta nokta, nakış nakış işlenmekte... öyle umutsuzum ki takatim kalmıyor geceyi noktalamaya...

ve yine gece... içimde iki nokta üstüste...
devamını bekler gibi... açıklar gibi ne olduğunu, neden olduğunu ve ne olacağını... bir süre sessizce bekleyip öyle olacağını umuyorum en azından... diğer işaretler gelmesin diye bekliyorum hiç olarak... şairin dediği gibi belki de hiç bir şey diye bir cümlenin ortasına terkedilmiş bir kelime gibi...

böyle böyle yitip gidiyor günler... sorular, korkular, bitişler, beklenen açıklamalar... masallardaki şehrazat gibiyim artık... her gece yeni bahaneler uyduruyorum; içinden çıkılamaz , dermansız derdime… binbir geceyi bekliyorum... iki ayrı şehrin nasıl olup da bu kadar buluşma çabası vererek birbirini kandırdığına şaşırıyorum... tereyağından kıl çeker gibi çekiyorum kendimi öyle ki hissetmiyor bile yokluğumu… hala gözyaşı dökebiliyorsam bildiğimden aslında varlığım ile yokluğum arasında onun hayatında hiç bir farkın olmadığını...

sonra gün doğuyor; hiç bilmeden üç kişilik bir dünyada tek başıma varolma savaşı veriyormuşum meğerse anlıyorum... ellerimin bomboş, mosmor ve kötürüm kalması bundandır diyorum sonra... şimdilerde daha iyi tanıyorum kendimi :


ben semmy aşka her zaman kağıt üzerinde "merhaba" diyen cesur kadın... ben semmy aşktan her zaman kağıt üzerinde vazgeçen "elveda" diyebilen yanlız kadın... şimdi sana da veda ediyorum tam da burada bu sayfada... ve eğilip fısıltıyla biraz da korkarak kalbime soruyorum "acıdı mı?" cevap gecikmiyor "ne zaman acımadı ki..."

oda...

17 Şubat 2009






Sıradan bir güne uyanmamıştım o gün… aslında uyumamıştım bile… İki delilik arasında gidip geliyordum... Geldiğim yerde kalmalıydım ama olmuyordu. Dün, bugün, yarın… Eskiden şu anda ve gelecek sarmalında sessizce ilerliyordum… (içinde bulunduğum odanın payı bunda çok büyük) Pencerenin önündeki yatağa uzanmış bekliyordum… içimde bir telaş, içimde bin hüzünlü haz, içimde adı olmayan bir varlık haykırıyor, çığlıklar atıyor her tarafa saldırıyordu… ve ne acı ki içimde ne yöne baksam her taraf mahşer yeri gibiydi… susmalar, hıçkırıklar, ağlamalar, feryad, figan ( bu odadan çıkmalıyım)… İki delilik diyorum ya işte bir o kadar da sakindim… yataktaki adama bakıyordum… kıpırtısız , sakin, usul usul yatan adama… yanındaki kadına bakıyordum… kadının şaşılacak derecedeki sakinliğine, gözlerindeki adı olmayan duyguya bakıyordum... içimdeki kargaşa devam ediyordu... omuzlarından tutup sarsmak istedim adamı önce… aklımca yüzüne haykıracaktım gitmemesi gerektiğini… gitmemesi gerekti; beraber yapacak çok şeyimiz vardı; yapamadıklarımıza inat… konuşacağımız çok konu vardı… yarım kalmıştı, yarım kalmıştık… öfkeliydim belki de gitmekte bu kadar ısrarcı olmasına… ömrünün sonuna kadar burada kalmalıydı… onu götürmeye gelen sebebe isyancıydım… masum bir çocuktum yanında "sen de gel" dese kapılıverecektim ona belki de… korkuyordum "gitme" demeye... konuşmaya kalktığımda ağzımdan çıkacak sesten korkuyordum… kendimden korkuyordum… aynı anda çocuk, aynı anda bir genç, aynı anda bir başka kadın oluvermiştim…(odanın duvarları açık renk seçilmiş bir duvar kağıdından yapılmış ama nedense kasvet kaplı gibi) Hazırlıksızdım… sürpriz bir sınav vardı önümde beni bekleyen… çalışmamıştım, böyle bir şey olacağı aklıma bile gelmemişti… yatakta yatan ve gitmekte kararlı olan adam sınav kağıdımdı… ben ise kopya çekmeyi beceremeyecek kadar tecrübesizdim… kapının eşiğindeydim (ama hala aynı odadayım) hayatımın bundan sonraki kısmı bu eşikten geçecekti… eşikten ne içeri girebiliyor ne dışarıda kalabiliyordum… neden sonra adamla göz göze geldik. Korkularımı, öfkemi, sahipsizliğimi, hazırlıksızlığımı, çaresizliğimi gözlerimden okuyacak sandım… başımı çevirdim hemen… bu halimle karşımda duran ve izlemediğim televizyondaki çizgi film karakterlerine benziyordum…taş devrinde, jetgillerin aracıyla, ormanda kaybolmuş, nefret etmekten nefret eden, kırmızı başlığı ile kurtla sohbet ederken , ne yaparsa yapsın Tom' dan kaçamayacak minik fare gibiydim… tüm bunları bilmemesi gerekti… (bu odanın kocaman elleri var ve benim boğazımı sıkıyor) Ama sadece… Oysa… Biz… Sadece…

Dedim ya sıradan bir güne uyanmamıştım o gün. Hatta uyumamıştım bile… İçimin en derininden özenle taşıdım; asla kimseye vermeyeceğim, gözbebeğimde saklı tutacağımı düşündüğüm iki inci tanesini… Onları yağmurlu bir günde, sıradan bir kavşakta beceriksizce, utanarak ve saklamak zorunda kalarak batıya doğru giden bir yola düşürdüm… bir sana, bir bana… (odadaki televizyonu kapattım mı ?)

patchwork (kırkyama)

1 Şubat 2009

Değişik bir şey olsun istiyorum. Bugüne kadar yazılmamış, okunmamış bir şey olmalı.
İçini ısıtmalı mesela okurken, heyecandan ellerin titremeli, belki de korkmalısın okuduklarından( hiç korkmadığın kadar) , için ürpermeli, sonra üzülmelisin, istemesem de kırmalıyım seni.Kah o küçük kız çocuğu olmalısın her kelimemde ellerine hayatı verdiğim, kah kadınım olmalısın ömrüne ömür biçtiğim, kah dostum olmalısın içimi dökebildiğim…Ve bu hikayeyi bitirdiğinde yüzünde en ufak bir detay kalmamalı, terin kurumalı üzerinde, göz yaşların kurumalı yanaklarında, kalbinin sesini artık duymamalısın. Hikayeyi okumadan önceki sen ile bitirdikten sonraki sen aynı ama farklı olmalısın. Dört mevsimi bu süre zarfında yaşamalısın mesela üşümelisin sözlerimin soğukluğunda, için kıpır kıpır olmalı ilk baharda açan çiçekler gibi, bir gülüşümle yeniden ısınmalı kalbin ve gittiğimde tüm yapraklarını dökmelisin…

Başlamadan önce sadece şunu bil şu anda ikimizin de ruh hali aynı…Yani ben de en az senin kadar heyecanlı , çocuk, adam, üzgün, kırgın, mutluyum…Belki de budur bizi birbirimize çeken…


Birisi başıma vuruyor taze sıcacık bir şey akıyor boynumdan aşağıya, oradan omuzlarıma sonra yol ikiye ayrılıyor ve bir kısmı sırtımın oyuğundan kalçalarıma, bir kısmı ise göğüslerimin arasından göbeğime doğru süzülüyor…süzüldükçe donuyor besbelli ama kaynağı her ne ise devam ediyor taze, sıcak ve dikkatli bakıldığında çürümüş vişne rengini anımsatan kanın akması….O görüntüyü gördüğümde irkiliyorum ve ürküyorum…


Ellerim merkeze; acının ve kanın merkezine doğru yola çıkıyor…Tüm bu olanlar milimetrik saniyelerle ve hatta saliselerle oluyor…Artık tahammülüm kalmadığında bu acıya; birden avazım çıktığı kadar bağırıyorum,bağırıyor ve hıçkırıklarla ağlıyorum…öyle çok ağlıyorum ki nefessiz kalıyorum…ve o boşlukkkk…

Açıyorum gözlerimi terden sırılsıklam olmuşum ve fark ediyorum ki aslında ağlama sesi benim sesim değil elimdeki çalar saatin o deli edici sesi... yatağımın başına yine gözü kapalı saati almaya çalıştığım için başımı vurmuşum…Eskiden böyle değildim ben rüyalarımı bıçak gibi tek seferde kesebilirdim ve sevinçle açardım gözlerimi yeni sabahlara…heyhaaat demek ki ruhumda bişeyler değişiyor…

Saat 6:45 Sıcak yatakta yalnızlığımı gidersin diye bulduğum formüle yani rulo şekline getirdiğim küçük bir bebek battaniyesine sarılmış öyle bakıyorum etrafa..Aklımdan geçen düşünceler hiç de yabancı olmadığım şeyler…yapılacak işler , edilecek telefonlar, yeni fikirler….ve bir de kahredici özlemin... Birazdan yapacaklarımı ezbere biliyorum…


Saat 7.20 Kendi hazırladığım mini kahvaltımı (kendime göre yine) yapıyorum... Günün ilk sigarası elimde…İlk yakışımı ertelesem bile sonuç değişmiyor "hayır kullanmıyorum" cevabını veremiyor dilim… iradem yine yeniliyor buna ve sabah sabah ilk yenilgimi de alıyorum böylece…

Saat 7.25 giyiniyorum ve bazen giyinmeyi dünyanın en büyük problemi zanneden kadınları anlamıyorum..Ne fark edecek ki?! Örtünmeyi amaç zanneden ve üstündekilerle itibar veya saygınlık kazandıklarını düşünen zihniyetleri de anlamıyorum... Belki "ilk intiba önemlidir" deyimi de doğru...ama yine de gereksiz…Sabah sabah ilk çelişkimi de yaşıyorum böylece...


Saat 7.45 Servis gecikiyor her zamanki gibi... Muhabbete önsevişme "günaydın" "hava serin değil mi?" "servis ne zaman gelecek acaba?" "çalışmasak ne iyi değil mi?" soruları havada asılı kalıyor tarafımdan...



Saat ikibindörtyüzon…eve geleli çok oldu... uykularım delik deşik...

Eeee yazıma neden böyle bir giriş yaptığımı biliyor olmana rağmen yine de yazmak istiyorum; gördüğün gibi senin hayatından hiç farkı yok benim yaşadıklarımın… Yukarıda okudukların benim dünümdü, geçen hafta da aynı şeyler olmuştu, muhtemelen yarında aynı şeyler olacak… yani demem o ki sen de benzer şeyler yapıyorsun ve ortada var koskocaman bir hiç… ortamlar farklı sadece.


Mesela ben İstanbul'un içinde SEN olan herhangi bir semtinde kahvaltı yapmak isterim, belki iyi bir film izlemeyi, keyifle ve sesini özgürce açarak müzik dinlemeyi, sevdiğim dostlarımla sohbet etmeyi ya da çocuklarla uğraşmayı isterim… Sen de benzer şeyler istiyor olabilirsin… ancak ikimizin de istediği fakat olanaklarımız olsa da yapamadığımız şeyler bizi buluşturan ortak payda… işte bu azınlıkta bizleri anlayan (gerçekten) insanlar bulmayı istiyoruz fakat bu çok zor… elimizde bir ayna olduğunu varsayıyorum sen bana karşı tutuyorsun o aynayı ben de sana karşı böylece birbirimize baktığımızda yine kendimizi görüyoruz sana karşı duyduğum acizane böyle bir his bu…

hep aynı eziyet değil mi? hep suçlayan biziz suçlanan hayat... aslında öyle değil işin özü ben biliyorum ne yapmam gerektiğini ama yap(a)mıyorum... bu satırdan sonra yazdıklarımı anlayacağına eminim eğer alt yazı geçmem gerekirse yada anlayamadığın noktalar olursa paylaşman yeterli olacak benim için hemen detayları yazacağım sana; galiba kaybetmek korkusu ağır geliyor bana…geçmişimi kaybetmek, geleceğimi kaybetmek, şimdiyi kaybetmek…ya da ya da belki de SENİ KAYBETMEK… işte bu ağır geliyor olabilir bana…. Biliyorum diyeceksin ki kaybetme korkusu olan bi insan hayatta ne yapabilir ki?nasıl yaşar bu korkuyla? "Bilemem" diyeceğim ben sana arada bir uçurumun kenarından aşağıya bakar belki, belki herşeyi göze alır sıfırdan başlar, belki kendisine ayna tutan insanın yanında olmasını ister, belki yazdıkları ve yaşadıkları hep aptalca olur belki de........




Peki bu durumda elimden ne gelir ki?bir filmde izlemiştim..kapalı bir yerde kalıyorlar,her taraf cehennem , malum amerikalılar (lanet olası) her zaman kahramandır ve ülkelerini kurtarmak zorunda olan insanlardır,birileri geliyor,telsiz bağlantıları kopuyor , ağlayanlar,bağıranlar istavroz çıkararak yüce isaya dua edenler bir hengamedir gidiyor anlayacağın...., bombalar var etrafta ve patlamaması için acele etmeliler zaman çok kısa ve diyor ki birine "hadi acele et" öteki cevap veriyor "elimden geleni yapıyorum" diğeri tekrar diyor ki "hayır dostum elinden geleni yaparsan ikimizde ölürüz""elinden gelenin en iyisini yapmalısın!!!" keske sana diyebilsem doğru tel kırmızı olan onu kesersen yaşarız diye... ama o kadar arapsaçı ki her tarafım hangi telin nereye bağlı olduğunu bile bilmiyorum unuttum gitti… Sana her şeyi anlatıyorum aslında ama öyle bişey ki bu bazen aptalca bulabilirsin diye susuyorum… Sen de bir konuşsan çözüleceğim…


Semmy notu: Devam edeceğimi biliyorum…Bu yazıyı sen yazmışsın gibi her şeyi her detayı yazabilirim… ama ben bunları tahmin etmek değil senden duymak istiyorum. O yüzden de geri kalan kısmı sana bırakıyorum…ister devam et ister okumamış say. Senin tasarrufunda… ne yaparsan yap sorgulatma ama bana… bekletme de…

tut ki....

29 Ocak 2009



soru sormak bir tarafa; cevapsız sorular sormak daha çok acıtıyor sanırım... inanmak insanın hayatını kolaylaştırıyordu hani? varsayımlardan çok yoruldum... dingin, sessiz, nefessiz bir dönem bu... nefessiz çünkü tuttum nefesimi; şimdi sadece kalp atışlarımı dinleme vakti... cevapsız sorular "ne oldu?", "ne hissettin?" , "konuşmak ister misin?" .... istemem konuşmak istemem... olan bişey yok... hislerim var sadece... acıtma işte beni... içinde bulunduğum durum bir bilinmezlik, bir çok gördüm ben bunları hadisesi, ucu bucağı olmayan... sen sadece ellerimden tut... tut ki geçmiş hiç yaşanmamış... tut ki beraber doğmuşuz aslında sen küçük prensmişsin mesela çölü çok güzel bulan, içinde çiçeklerin olduğunu hayal eden... tut ki ben clementine olmuşum birden geçmiş tüm kayıtları kollarında silmek isteyen... ne çıkar? bişey çıkarmayalım gel... tut ellerimi... bak geldin gidiyorsun işte... hafızamı yine zorlayacak dakikalar silsilesi ile bırakacaksın beni az sonra... minik bir kedi penceremin dışında umutsuzca bana bakıyor... kedi umutlu aslında ( bu soğuktan kurtarır mı acaba beni? belki içeri alır ha ne dersin?)... tuhaf umutsuz olan benim... üstü açık bir arabada başıma bağladığım fuların hızla uçması gibi geçiyor yanında zaman... zaman zaman da aklımdan geçiyorsun öyle işte... tek katlı bir evin penceresinin önünden geçer gibi belli belirsiz görüyorum seni... umutsuzca geçiyor zaman... alt yazılı bir film yaşamlarımız... birbirimizin her hareketini görüyor ama senkronizasyonu tutturamıyoruz bir türlü... aslında ikinci kez izlediğimizde daha çok zevk alacağız inan buna... yönetenin olmadığı , yönetmenin bulunmadığı iki kişilik bir senaryo bizimkisi; her karesinden ayrı ayrı zevk aldığımız, alacağımız... o yüzden sorma... acıtma...tut ellerimi... tut ki en önden ayırtmışız yerlerimizi ikinci bir şans vermişiz yaşamlarımıza yanımızda patlamış mısır ve bolca tuz ; gözyaşlarımızdan birbirimize sunduğumuz... hadi sorma... acıma, acıtma... tut ellerimi...

uysa da oldu uymasa da...

14 Ocak 2009

elbet bir gün buluşacağız,
bu tam da böyle yarım kalacak...
ikimizin de saçları ak,
ne zaman tanışmıştık unutacağız...

belki bir deniz kenarında,
bir bankta oturup anımsamaya çalışacağız...
senin aklında hep yapacakların var,
sevdiğim biz ne zaman bizi hatırlayacağız ...

belki bir deniz otobüsünde,
sen herşeyi unutmuş içinde bir sızı...
benim aklımda ya hatırlayamazsam telaşı,
sevgilim, biz böyle ne yapacağız?

B' ye

25 Aralık 2008

İnfazım yakındır... (kır kalemini)
ama ben sana müebbet hapsi seçiyorum... (yaz güzelliğini)

serzeniş...

24 Aralık 2008



Beni bilirsin konuşmamamın anlamı konuşmamın anlamının önündeyse tercihim hep suskun kalmaktan yanadır… ve bir süreliğine tercihimi susma yönünde kullanıyorum… fark ettim ki neler getiriyorsa akan zaman o kadar götürüyor benden… aldıklarımla verdiklerimin hesabımı yapamaz oldum… konsantre sorunu yaşıyorum bugünlerde… belki de can çekişiyorum da denebilir… Kafka’nın hamamböceği gibi buluyorum bazen kendimi... hani biri üstüme bassa da kurtulsam… eskiden talebeydim oysa... artik talep etmiyorum... arzın yanında yer aldım... yeni dünya düzeni bu maalesef... susma anı değil… çalışma anı sadece... Yoruldum ve bıraktım toplamayı, artık sadece çıkarıyorum...
Elbette ki (İSTEK KİPLERİNİN SONU YOK) olsaydı, yapsaydı, gelseydi, kalsaydı, konuşsaydı… iç güveysi halt etmiş yanımda… geçici bir süreç bu galiba… ilgilenmezsem basar gider belki… aslında Shekspare olmasam da iyi sayılırım bazen... her oyuncu gibi doğaç yaptığım günler de oluyor, motive olamadığım günler de… alkışlanmak yerine yuhalandığım günlerde... aktrist olmak zor oldu artik günümüzde zira gelen seyirciler de artik oyuncu... çoğu kez susuyorum sahnede ve onları izliyorum... (KOMİK DEĞİL Mİ?) ama senaryo genel hatlarıyla başarılı... herkes gibi değil yani... (ALTERNATİFİM YOK )… beklerim... gerçekten… (PEKİ BU TELAŞE NEDEN?) “Bugünün işini yarına bırakamam telaşesi”… “Yarın yaparım” dediğim anda nasılsa günler çuvala sığmıyor… çuval da bi küçük ki anlatamam, hem içine abuk sabuk bir kedi koymuşlar ha bire parçalıyor sağımı solumu o adi kedi... günlerim de böyle geçiyor çuvalsız... ihtiyacım da yok zaten… yanımdan yürümene gerek var sadece... (SANA GEREK VAR) dün gece bir şehrin, -sadece adını bildiğim bir şehrin -şarap akan kanalizasyonlarından birinde hissettim mesela kendimi… Cellat çeşmesi bu kez sadece benim için akacaktı… kısa sürede toparlarım belki kendimi hele bir batsın gün… gece tutsun yeni nöbetlerini; her şey geçer… bir ben kalırım belki geriye… sade gibi, hakiki gibi, aslı gibi… oysa düşlerdeyim yine… belki de yaz yağmuruyum ancak geçmem bilirsin (SENDEN DE)...
Hem ne gerek var şimdi sahneye? (BU BİZİM OYUNUMUZ İSE BİZ NEREDEYİZ?)
Ne zaman yanar ışıklar ve biz ne zaman geçeriz gerçeğe? Sen sahnemsin…ben senin… O RESİMDE YANIN(M)DA OLMALIYDIM(N), S(B)ENİN(M) DE TABİ...
21.12.2008 * Çanakkale

korkunun aşka yok bi faydası ...

20 Kasım 2008

Kafamın içinde bir sürü kelebek var. Hepsi aynı hızla değil farklı hızlarla ama aynı zamanda kanat çırpıyor. Öyle bir şey ki bu "durun" bile diyemiyorum, demek istemiyorum çoğu zaman. Bu yüzden de saçım başım dağılmış vaziyette geziyorum orada burada. İnzivaya çekilişim bile bir olay yine her türlü olayın tam orta noktasında bulunuyorum. Bu halimle onun karşısına çıkmaya çok utanıyorum. Gerçekten utanıyorum... unutmaya çalıştığım, korktuğum kaçtığım bu yüzden de hep dilime doladığım "ahh ahh" ların yerini başka ünlemler alıyor birkaç haftadır. Kelebekler bir kalbime bir beynime üşüşüyorlar. Her iki yerde de balla besliyorum onları. Ben de memnunum bu halimden, onlar da ama dışarıdan bakıldığında al al olmuş yanaklarım utancımı gizleyemiyor bir türlü.sesini unutmaktan korkuyorum . insan hiç unutmaktan korkar mı ? korkar tabi korktuğu o kadar çok şey var ki aslında kokunun, gülüşün, yüze oturan herhangi bir mimiğin, dokunma şeklinin, sözgelimi söylenen herhangi bir kelimenin veya ne bileyim akla hayale gelmeyen herhangi bir detayın iki mesafe arasına açacağı derin yarıktan korkuyorum. Yıllarca özene bezene yazdığım bazı formüller var:
Hayal x kur(ma) = kırılma,
GÜVEN(ME)-BAĞLAN(MA) = yıkılma,
SEV(ME)+(12 x ay)=acı çekme,
İLGİLEN(ME)+DÜŞÜNME = üzülme,
FARKINDA – OL(MA) = mutlu ol...
şimdi tüm bu formülleri bir çırpıda yeniden düzenleme fikrinden korkuyorum... Şu anda ürkekçe tutuyorsun ellerimden , söylediğin şarkılar filmlere konu oluyor çoğu kez, okuduğum satırlar parmaklarını oluşturuyor mesela... yavaş yavaş tamamlıyorum seni...sonra kollarını bulcağım, bacaklarını, bedenini,seni sen yapan tüm özellikleri; gözlerin kalacak bir tek geriye biliyorum ki onlara şu an çok ihtiyacım var... Sesini unutmak istemediğimden olsa gerek hafızama kazıyorum tüm sözlerini, dilediğim zaman ulaşabilmek için de en görünen yere koyuyorum sesini. Parmaklarıma minik kurdeleler çiziyorum , tersine de minik notalar yapıyorum ki sesin iyice kazınsın hafızama... yolum uzun biliyorum... ruhumun serzeniştine tıkadım kulaklarımı... istiyorum ki biraz da ben konuşayım... nicedir susmuyor muyum? masanın üzerini itinayla boşaltıyorum... bir sürü "işime ya yararsa" diye düşündüğüm şeyleri diziyorum öncelikle, ihtiyacım olan her şey elimin altında bulunmalı. Biraz cesaret almıştım geçenlerde yoldan geçerken evin yakınındaki bir mağazadan. Umarım bozulmamıştır... bir de bi liste yaptım, ihtiyaçlar listesi... şimdi kontrol ediyorum bakalım her şey tamam mı? Ne yapmaya çalıştığımın farkındasın sanırım... acele etme... sadece bu süre zarfında izin ver bir kere dokunayım sana... sen de koy başını sol göğsümün altındaki cevhere ve izle... “kabul et” her şeyin başı bu... ve ne olur ağlama ve korkma artık...

karmakaçış...karmaşıkaçışa yeni bir bakış...

14 Ekim 2008




Artık beklemiyorum gelmeni… nasılsa istediğin zaman geleceksin bana ve benim istemem senin için hiç bir şey ifade etmeyecek… gelip gidişlerin hep ani olacak, banyomu kirleteceksin mesela, sonra hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya devam edeceksin… Saçlarını topladığın o minicik tokayı kaybedecek; her yere saçlarını dökeceksin… Özellikle yapıyorsun oysa bunu ben çok iyi biliyorum… Sanki başka birinden iz bulmak istercesine karıştıracaksın her defasında beni, çekmecelerimi, içimi, dışımı, kendini ve sonra yorulacaksın… Öğren işte bu eve ilk gelen kadın sen değilsin son da olmayacaksın… Gittiğinden beri yaptığım en iyi şey içmek… Rejimin de canı cehenneme... Gittikçe sana mı benziyorum ne ?! bir düzensizliktir çöktü üzerime… Yatağına bile dokunmadım… Yastıkları düzelttiğin gibi de bıraktım... Öylece... Bu sabah içinde biz olan bir paket aldım. Uğursuz bir yabancı getirdi onu bana. Uğursuz işte!? Yeni aldığım çaydanlık ocak üzerinde kendi kendini yakmaya uğraşıyordu o sırada. Ben sana yanmakla meşguldüm… Paketten çıkan fotoğraflarla ilgileniyordum. İstekli bir el omzumda, ben de gülmüşüm öylesine hatta esrik gülümsemeler var yüzümüzde… Eveet eveet aynen böyle… Fotoğrafı yine sen çekmiş olmalısın ki resmin sol kısmını kolunun bir kısmı kaplamış. Sol taraftaki ten rengi boşluğu başka türlü açıklayamıyorum… O anda kalmışız… O fotoğrafta varmışız… ya şimdi? Geceden kalmış olmalıyız ya da geceye varamamış... Gece bizde kalmış gibi karanlığız... Göz altlarımız koyu halkalar içeriyor. Benim gülümsememe bir de gözlerimin etrafındaki çizgiler karışmış… Kırışmış… Sen taze… Yine de bir yorgunluk var bakışlarında… Sen beyaz giymişsin, ben gri. Sen açıksın, ben ? Tekrar çıkıp gelmeni istiyorum. Belki o kareden dışarı çıkabilirsin. İstesen kendi dışına bile çıkabilirsin… Ama çıkmıyorsun… Çünkü?!?!? Yapabilirsen, başarabilirsen yanımda bile kalabilirsin. Ama yapmıyorsun … Sanki?!?!?!? Ben de sana tahammül edebilirsem yanımda kal diye yalvarabilirim uzunca bir süre… Niye?!?!? Yanık kokusu bu genzimi dolduran; geç farkettim. Pencereyi açtım senin kokun doldu odama, evime, her yerime… Anladım ki hala yanımdasın… kaçıp kurtulmamın bir yolu olmalı senden… Dışarı çıkmalıyım…
Apartmanın kapısında o uğursuzla yine karşılaştım…
Arabamda aynı kokuyu alıyorum. Geçecek biliyorum... Geçecek... Sinsi bir yılan gibi beni izlemeyi bırakacaksın günün birinde. Ah İstanbul ve sevgilisi trafik yanında... Ayrılmaz bir bütünler sanki bize inat... Kırmızı ışıkta kalakalıyorum öylece; yanımdan hızla geçen otobüste yine yüzünü görüyorum... Oysa bilirim sevmezsin otobüsleri... O halde o penceredeki yüzün sana ait olması ihtimali sıfır... Yakın ışıkları yalvarırım her yerde onun gölgesini görmekten çok sıkıldım. Kocaman şehir dört koldan üzerime geliyor. Ne bir yere ait olabiliyorum, ne birine. Anımsadın mı bu benzerliğimizi? O halde neden her şık diğer bir şıkkı iptal ediyor. Kısır döngü. Aynı döngüde şeytan... Aynı döngüde bitmeyen labirentler. Kaçıncıya buluyorum aynı labirentte seni farkında değilsin. Asla da olamayacaksın... Çünkü oraya ait değilsen bana ait olacaksın...Bana ait değilsen oraya...Peki neredeyiz şimdi? Bana kalırsa seninle uğraşmayı bırakmalıyım. Arabamdan indim... Aynı asfaltta yürüdüğümüzü düşledim bir süre... Birbirinden habersiz... Kokun hala burnumda... Yerde yatan bir fahişeye rastladım... Yanından gelip geçenler onu yok saymışlar... Tıpkı bizim gibi... Biz de bizi yok saymıştık. Sahi en son ne zaman biz olduk? Hayır onu demiyorum ben. En son ne zaman senden ve benden sonu biz ile biten bir cümle olduk. Cümlelerden olduk... Kendimizden olduk... Kovulduk o büyülü dünyadan ayrı ayrı... Peki neden aynı anda değil...Biz değil?!?! En son ne zaman ? Hangi zaman? (Z)aman mı!?!? Yaklaşıyorum fahişeye... Eğiliyorum önünde... Hayır henüz ölmemiş... Hayır yaralı... Biri de alnına bir post-it yapıştırmış. Kırmızı kalemle yazmış... Sen gibi... ihtimal bile yok... O post-iti başka bir post-it ile değiştiriyorum... Simsiyah bir kalemle yazdım: “yardan düşmüş yaraları yardan kalma”...
Kokun hala peşimde... Ya da ben onun peşindeyim... Çaydanlığa ne oldu acaba... Ben daha ne kadar yanacağım... Bilemedim...
Taksimden bir yol daha aldım... Yanıkların bile yüzkarasıyız...

karmakaçış...karmaşıkaçış....

27 Ağustos 2008




Dün bekledim geçsin diye ama yok geçmedi.Her şeyi tıkıyorum içime de ondan bu saç dökülmesi. Banyonu da kirlettim affet… Bilirim seversin düzeni... Kendi düzensizliğimi sana rehin bıraktım. Onsuz yaşayamam ama olsun döneceğim yine. Arkama baktığımda kimilerin dediği gibi yaşamadıklarımdan değil pişmanlıklarım hep yaşadıklarımdan oldu. Yaşamayı da sana rehin bıraktım. Al sen yaşa ne varsa yaşanacak. Şimdi özür dileme vakti mi ne? Aslında değil. Kırk katır mı kırk satır mı? Kırk satır tabiî ki kırk satırda bitsin her şey. Kaç gündür arabesk dinliyorum hüznümü kaybettim hükümsüzdür. Ondan bu beyin akışı. Fırtınam dindi ama şimdi gökyüzü kıpkızıl galiba kar yağacak. Söyleme bilmesinler ben söylerim ne varsa. İçindekini al benimkiyle yer değiştir belki kar her şeyi temizler. Mikrop kırıcıdır derler bilirsin. Kendi kirlenmişliklerimizi nasıl kıracağız. Hangi virüstür bu beni sana bağlayan. Çözülmeyecek olan ne ki bu kadar sarpa sardı iş? Hangisi doğru, kim haklı? Ve ben nerede kalmalıydım? Yanında mı yanımda mı? Kendimi kendimle paket yaptım. Şimdi üzerine süslü bir yazı yazayım da sana hediye edeyim dedim ama o da olmadı. Ah bu durdurak bilmeyen geçişler. Sanki tünele girdi metro hızla gidiyor ben de duvarlara yazıp çizmişim. Otobüste gidiyorum pencereye dayadım yanağımı. Dışarısını izliyorum. Ya da camdan içerideki insanların akislerine konsantre olmak istiyorum ama bir türlü yapamıyorum. Üç boyutlu düşünmem gerekiyor. Oysa ne zaman üçüncü boyuta geçsem üç kişi olduğumuzu görüyorum. Sen ben ve biz. Bir çığ gibisin iliklerim buz kesiyor. Aşağıda evler var görüyorum her geçen gün aşağıya doğru yuvarlandığımı biliyorum. Ya yönümü değiştireceğim ya da o evleri harabelere çevireceğim. Seçim elbette benim. Bana kalırsa seninle uğraşmayı bırakmalıyım. Bak şimdi aklıma geldi kalktığımda yatağının çarşafını düzeltmediğim. Belki de kadınlığımı sana hissettirmemek için yaptım onu ama olsun en azından yastıkları düzelttiğimi anımsıyorum. Vantilatörü açarak uyuma sakın üşütme kendini. Çektiğim fotoğrafları da bir ara postaya vermek istiyorum. Ama tabiî ki yanından beni çıkartarak bir de hazır elim değmişken gözlerinin etrafındaki çizgileri de düzeltmeliyim sanırım. Çarşafını düzeltmeyen zihniyetim yüzündeki kırışıklıklara el atacak az sonra.Kapının yanında hıçkırıklar içinde kalmış diyorsun ki “her aşka inanmam dediğinde aslında biri çıksa da beni inandırsa diye haykırıyordun...eee karşında aşktanadamdım. Aşka adamdım. Aşka adandım. Aşka bir adımdım ve aşka abandım...Yani sonuç?" tam gidecekken sesleniyorum arkandan "Nasıl yani? peki ben armut mu topladım? ben de aşk(k)adındım, Aşka ilk adımdım. Aşka yandım ve aşka kandım!!! Eeee o zaman bu oyunu kim kaybetti...Hadi peki ya bu inancı kim kaybetti? Şeytan aldı götürdü de bizi de yanına mı çağırıyor şimdi? Cehenneme inen merdivenlere güller koyuyorum şimdi belki oradan geçersin de onları toplarsın ve seni tekrar bana getirir diye...Sonra da tükürdüm ardından boğazıma yapışan gıcığı ve hayatım(n)ı. Gittin. Uysaldın. Ben de indim o tuhaf otobüsten. Üç boyuttu, içerdeki insanlardı, dışarıdaki insanlardı derken kendi içimde volta atar buldum birden kendimi. İstiklalin arka sokakları paklar belki beni. Belki de belleğimi geri getirir. Nerede kalmıştım bilmiyorum ama travestinin biri yerde kalmış. Ya dayak yemiş ya da kafası oldukça dumanlı. Kızıl bir gül sızıyor damarlarından şimdi kara kirli asfalta. Geçmişi ile de ilişkilendirmiş yattığı yeri. Yani kara kirli geçmişine uzanmış yatıyor sereserpe. Yanından gelip geçenler kayıtsızca olaya tanık oluyor ve adımlarının şeklini değiştiriyorlar. Kızıllık ayakkabılarına bulaşmasın maksat bu. Oysa yanından geçenler ve ben de dahil hatta sen de dahil kara kirli asfaltta yürüyoruz zaten. Her şeyime çözüm bulmuşum da gönlümce hala eksik kalan şeyler var sanki. Misal bu yazı da eksik. Hatta belleğimdekiler bile eksik. İstiklal al beni yine yanına.
Elime kırmızı bir kalem aldım şimdi. Travestinin yattığı yerin çevresini çiziyorum. Faili belli olsun diye. Bir de minik bir post-it yapıştırdım alnına.”Katil uşak değil, İstanbul” yazdım...kalem kızılıyla karıştı...Ben sana karıştım, sen bana karıştın,tüm bu karmaşanın içerisinde karanlığa karıştım...Beyoğluna doğru yol aldım...

ikibin8_ağustozzz her yer tozz...gecenin bir diğer yarısı ... az soluklu...