istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

yalanı görebilmek...

26 Şubat 2011

'bi sigara versene' dedi dişlerini sıkarak... alelacele çantamı açtım ve tek bi sigara çektim paketten... genelde uzun aramalar sonunda ulaşırdım çantamın içindekine hızıma o da şaşırdı...bir sokak arasında ahşap bir binanın önündeki merdivenlerde oturuyordu... bacaklarını iki yana açmış eteklerini de arasına doldurmuş üzerine de elindekileri koymuştu..."ateşin de mi yok senin?” dedi alaycı tavırla...”haaa var var” dedim yine çantama gitti elim... sigara çıkarmadaki ustalığım bu sefer tökezlemişti ama olsundu, ateşim vardı ve bulacaktım... yakarken sigarasını 'daha sık aşık olmalıyım’ diye başladı söze... ‘daha sık aşık olmalı unuttuğum ne varsa hatırlamalıyım... nasıl diyordu şair?”’ belki bir aşktır bu kentin belleğini geri getirecek olan” diye mırıldandım o mısrayı... ‘aynen öyle’ diye devam etti... ‘o heyecanı yaşamalıyım, korkmalıyım mesela biteceğinden, deli gibi her şeye gülmeli, olmadık fikirler icad etmeliyim öyle değil mi?’ diye sordu birden... ne diyeceğimi bilemedim öylemiydi gerçekten? o kadar yanmıştı ki canım anımsadığım tek şey buydu… “acı”… ‘bir sürü şey söylendi bak orada’ dedi … ‘bir sürü şey söylendi ve hangisinin doğru olduğunu bile artık ayrımsayamıyorum… adam gözlerimin içine bakıp yalan söyledi gördün değil mi?’ dedi… görmedim desem tüm zaman duracaktı... ve ben eğer görmedim dersem onu orada piç gibi bırakıp hayatıma devam etmem gerekecekti… susmayı tercih ettim… sigarasından daha derin bir nefes alarak ‘söylesene dedi gördün mü?’ “görmedim” dedim… “şey.. ya.. yani..yani.. ben bana ne zaman yalan söylendiğini bu yaşıma kadar hiç anlamadım ki, hiç görmedim ki…ne yapayım…” dedim… ‘yapma semmy!!!’ diye haykırdı… ‘Allah aşkına, aşk adına yapma… yalandı hepsi görmedin mi?’ diye aynı soruyu yineliyordu… sustum… en iyi yaptığım şeydi aslında susmak… çok konuşup susmayı çok iyi beceriyordum… ayağa kalktı… sol elindeki sigarayı yere bırakıp ayakkabısının ucuyla üzerini ezdi… hadi yürü gidiyoruz dedi…

görmedim dedim zaman durmadı,devam ediyordu, hayatımız da öyle… ve ben hala yalanı göremiyordum…

veda...

3 Kasım 2010

uykuyla uyanıklık arasında bir yermiş ve çok methediyorlar dedi… gözlerini bir okyanus varsayarsam ve kızgın kum rengindeki saçlarından ayaklarım yanmadan yürümeyi başarabilirsem eğer ben de orada yüzebilir ve hakkım olan tatili yapabilirdim... İhtiyacım olandan daha eksik bir malzeme ile düştüm yollara... uykuyla uyanıklık arasındaki o yere tatil için gidiyorum istersen katıl dedim... yapması gereken işler varmış... peki…
hitler kılıklı bir adama eğilerek rüya bölümü 1.ramden bir koltuk istiyorum dedim... “bay mı? bayan mı?” dedi... ben genelde baymam o yüzden cinsiyetsiz bir yer olsun, çok güneş görmesin, ışık biraz alabilir ama mutlaka pencere kenarı olsun, görüntü iki pencerenin birleştiği yere denk gelmesin, mümkünse wc den uzak olmalı dedim... hitler kılıklı adam "yavaşşş" dedi sertçe... eve paket yapalım istersen "bu ne be!!" dedi "alt tarafı bir bilet keseceğim..." "tamam" dedim "üstü kalsın..."

otobüse bindiğimde onlarca çift gözün bana baktığını hissetsem de koltuğumla ilgileniyor gibi yaptım… sonradan o güruha ben de katılacaktım… hitler kılıklı adam yapmıştı yapacağını evet yer istediğim gibiydi ama yanımdaki kadının iri kalçaları için ayrıca para verdiğimi anımsamıyordum… ayrıca kadın iri memelerini otobüse her binene sunuyordu… bir nevi hoş geldin diyordu sanıyorum… içimden "hoş gördüm" diyerek yerime oturdum… içerideki kesif kokunun sahibini ilerleyen saatlerde koridor boyunca yürüyerek dirseğiyle herkesi uyandırma çabası veren sarhoş olduğunu anlayacaktım… neyse ki gideceğim yer belliydi... boşver yolculuğumu sonra daha detaylı anlatırım... asıl anlatmak istediğim o yer ve sonrası…
dedikleri kadar varmış… otobüsten iner inmez otelime yerleştim… otel;her yere iki saniye uzaklıktaydı, örneğin yemek yemek için bir saniyede lobiye inebiliyor yemek yiyip hemen dönüyordun, her türlü duygu arka arkaya yaşanabildiği gibi, unutmak istediklerini bir daha hatırlamıyor, yaşamak istediklerini yaşayabiliyor, yaşamasaydım dediklerini sonsuz bir zaman dilimine yolcu ediyordun…daha ne isterdim ki… sonra otel görevlisi gençten bir çocuk odamın kapısını hafifçe açarak bana bir harita verdi “otelimizin ikramı, bu haritada uyku ile uyanıklık arasındanın görülmeden gidilmeyecek yerleri var” diye de tamamladı görevini… benim bildiğim ikram kavramından biraz farklı bir şeyle karşılaştığımı düşünsem de gülümseyerek kabul ettim ikramını…
haritada ilk görülmesi gereken yer olan “istiklal”i kırmızıyla işaretlemişlerdi...ıhlamur ağaçlarının boy gösterdiği, yeşilin her tonunun hakim olduğu geniş bir alana yayılıyordu emindim ki istiklal doğa fotoğrafçılarının uğrak yeriydi, beyoğlu vardı bir de altındaki nota bakılırsa her yaş ve kurulukta istenen ölçülerde kadın veya erkek satın alabiliyordun buradaki alışveriş merkezlerinden,bahçelievler eğlence merkeziydi buranın, göztepede ise sadece müzeler ve eski insanların tasvir edildiği mermer heykeller vardı…günümüz insanlarının çamurdan üretildiği düşünülürse gidilmeye değer olabileceğini düşündüm… gözlerimden yaşlar akıyordu ve ben kahkahayla ağlıyordum, hıçkırıklarımla konuşuyor karnıma ağrılar saplanıyordu, aynı anda hem özlüyor hem görmek istemiyor, hem aşık oluyor hem de uzaklaşıyordum… ne kadar güzeldi yaşadıklarım… kendimi özel sandığım hatta kendime özel yaşadığımı sandığım hiçbir şeyi yaşamıyordum burada… bu bir çılgınlık bir delilik anı olabilir miydi ? bilmiyorum…

telefona sarılıp gelmediğine pişman olup olmadığını anlatmak geliyordu içimden… sözüm ona O’ na burayı anlatacaktım ve karşılığında pişmanlığını dinleyecektim… öyle olmadı… o kadar meşguldü ki telefonu açmadı bile… allahtan vedalar soğuk olur o yüzden sıkı giyin diye okumuştum ona uygun giyinip eşyalarımı toplayıp geri döndüm…

işte ben gibi sen gibi...

31 Ekim 2009


haftalardır yazmadığım yazamadığım doğru… belki bir süre daha yazamayacağım da doğru… geçenlerde ilk okuduğum mısrada ne diyeceğimi bilemediğim bir şiir geçti elime… ne diyeceğimi ve ne düşüneceğimi bilemediğim bir şiir… tam da o anı kolluyormuş gibi çıkıverdi birden ortaya “elif gibi yalnızım” diyordu ilk mısra… dikkat “elif kadar” değil, "elif gibi" yalnızım… “ne esrem var ne ötrem” diye devam ediyordu… yıllarca evvel bir daha binmemeye and içtiğim bir otobüste önce camını silmiş sonra yanağımı dayamış gidiyordum… şehrin tüm kokusu üzerime sinmişti… yanımızdan geçen başka bir otobüste aynı benim koltuğuma oturmuş ve benim gibi yanağını cama dayamış başka birini gördüğümde de bu şiir zihnimde dolanıyordu “ne beni durduran bir cezmim” otobüsün üzerinde büyük harflerle “BELEDİYE ÖZEL HALK OTOBÜSÜ” yazıyordu… kendi içinde milyonlarca ironiye sahip olan bu tanımlama ile sahipsiz bir kentte olduğumu bir kez daha fark ettim… belediye özel olabilir miydi? özel olabilen bir otobüste halkın ne işi vardı? halkın içine sıkış tepiş doldurulduğu toplu taşıma aracı olan otobüsün hangi özelliği onu özel kılıyordu bilemedim… kendi kendime gülümsediğim anda yandaki otobüsteki şahsın da gülümsediğini gördüm…aynı esanada da “ne bana ben katan bir şeddem var, ne elimi tutan bir harf” mısraları da otobüsle beraber yanımdan geçmiş oldu… tek bir an tek bir bakış ve gülümseme… zilyon şey geçerken üstelik aklımdan son geçen mısraya kaptırdım kendimi… peşinden gidiyordum…"kalakaldım sayfalar ortasında” “elif kadar yalnızım” ….gücüme de gitmiyor değildi hani bu şehri tek başına yaşamak… aklıma her geldiğinde aldığım derin nefesler bir süre sonra kafi gelmiyor yerini kesik kesik ama sık aralıklarla aldığım nefeslere bırakıyordu… yollar bitmiyordu ve ben belki de bininci kez aynı şehirde aynı istikamete giden farklı bir otobüste aynı hisleri taşıyordum…
“işte ben gibi sen gibi” dedim bir başka durakta aynı yanakla karşılaşınca…yanak tekrar güldü bana… otobüse bindiğimde tek damla yoktu burnuma düşen oysa şimdi yanağımı dayadığım pencerede gözyaşlarını görebiliyordum gökyüzünün… onu böylesine içli kılan neydi bilmiyorum… bir bulutun güneşe olan aşkı olabilirdi belki de… belki de aynı mavilikte kalıp aya bir türlü kavuşamayacak olmasındandı… işte ben gibi sen gibi… imkansızlıklar gökyüzünün canını yakıyor o da aklına geldikçe ağlıyordu belki ve biz faniler buna yağmur diyorduk olamaz mıydı? “bir okuyan bekledim, bir hıfzeden belki”“gölgesini istedim bir dostun med gibi…" diyordu şiir şimdi de zihnimde… otobüsten indim… montumun önünü ilikleyip yakalarımı kaldırdım, ellerimi cebime sokup, gemiye doğru yol aldım… yüksek sesle başladım mısraları birleştirmeye :
Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf
Ne anlam katan bir harekem…
Kalakaldım sayfalar ortasında.
İşte ben gibi, sen gibi…
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki…
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
şiirin son mısrası aklıma gelmedi…sonra “işe bak” dedim kendi kendime… “bu şiir ortaya çıktığı andan beri şiir hakkında yazmak istedim olmadı aradan haftalar geçti … kalktım şehir değiştirdim orada bunlar geliyor aklıma” dedim… sesimi bir ben bir de ben duyuyordum sadece… kendi zihnimle kendi içimle konuşuyordum yine… şehir sen kokuyordu… şehir ıslaktı… şehir beni özlemişti… şehir başka bakıyordu bana… şehir sarılmadı bu defa… şehir uzaktan yanağımı okşadı… ve son mısrası da dilimden dökülüverdi “işte bu yüzden sızım elif sızısı…”

öldün... duyuyor musun?

11 Ekim 2009






Hayat bazen çok kolay… bazı şeyleri düşündüğünde söylememek mesela… ya da sonradan aklına geldiği için sustuğunu düşündürtmek... duş perdesinin arkasındaki yoğun gölge kadar yakın ama bir o kadar uzak durabilmek… aradaki boşluklar dolar belki diye.. ama ne zaman ne yana baksam o boşlukların asla dolduramayacağı şeyler de var elbet, olacaktır olmalıdır da… ben beceriksizim kabul ama sen de bir o kadar korkaksın ….

Hayat bazen çok yalan… sana yalan söyledim ilkinde çok dokundu kalbime ama sonra sonra alıştım … ilki zor devamı kolaydır derlerdi de inanmazdım… inandıramazdım… bu hafta senin şehrindeydim ben… sahipsiz bir köpek gibi dolaştım yollarda... ezberini unutmuş bir talebeydim , talep ettim olmadı ben de eyleme geçtim… göz yaşartıcı bombalar vardı her yanda... biber gazın genzimi yakıyordu ama yutkundum ve yola devam ettim… ben kararsızdım kabul ama sen de kolayı seçtin…

Hayat bazen çok temkinli… bunca yıl öğrendiğim tek bir şey oldu… bir binayı sıfırdan asla yapmayacaksın… gidecek , yerinde görecek , içine sinmezse araştıracaksın… üç oda bir salon mu istiyorsun , bir oda bir mutfak mı karar verecek ve alacaksın... hiçbir zaman kendi yaptığın yerde sığınamazsın… mutlaka bir aksilik çıkar, yer olsa ustalar olmaz, banyo bulunsa , fayanslar oturmaz, musluk olsa , elektriği olmaz, maz da maz…çünkü geç kaldık doğru bir yerden arsa almaya… ben temelini kazdım kabul ama sen de bir enkazdın…

Hayat bazen çok iki yüzlü… yürek kal derken dil git diyor… dil kal derken yürek siliveriyor… istenmemek başka bişeymiş anladım... sevgiden öte özlemden acı… ne verdin ne aldın hesapları karıştırdım… önce telefonunu rehberimden kaldırdım, sonra adını sol göğsümün üzerindeki cevherden kazıdım… kendime biraz da zaman tanıdım, bir sigara yaktım ve dudağımdaki son dokunuşunu da dumanla birlikte evrene saldım… ben başarabildim kabul ama sen başaramayacaksın…

Hayat bazen çok tehlikeli… bol virajlı bir sürü yol çıkıyor önüne , hangisini seçeceğin belirsiz, sollama yapamıyor, sinyal veremiyor, tabelaları okuyamıyorsun… ben bir uçurumun kenarında buluyorum kendimi, ve iyice yaklaşıp dibine; düşersem nereye tutunurum diye bakıyorum, tutunacak şey çok görüyorum ama beni taşıyacak dal yok anlıyorum… sen ise uzaktan bana bakıyorsun … ben çok cesurum kabul ama sen de bir o kadar uzaksın…

Hayat bazen çok şekilci; yine de biliyorum ki benim sevme şeklimde bir bozukluk yok… kağıt kesiği gibi seviyorum ben … nasıl, ne zaman, ne olacağı bilinmeyen … her sevgimde kağıdı kendi yüreğime sürtüyorum , kanayan bir yüreğe sahibim bu yüzden … Şimdi yazarımın da dediği gibi senin sevme şeklinin bozuk olduğunu anladım… sevme ve isteme şeklindeki bozukluk yüzünden yüzüme bakamazdın ve bunun farkındaydın… benim ilişki anlayışım bu olmadığı için de ben artık pes ediyorum… her istediğini son kez yapıyorum ve hayatından çıkıp gidiyorum… çünkü ben birinin hayatına kıyısından köşesinden dahil olma çabası veremeyecek kadar kendini ve ne istediğini bilen bir kadınım… istediğin bu değilse de hayatının tam ortasında olmalıyım… bu kez kararlıyım… kendi kendine kazdığın mezarında sana mutluluklar dilerim… ben böyle ansızın gidenlerdenim kabul ama sen de kalmamı hak etmedin….

Şimdi tut bakalım tutabilirsen ellerimden…
*fotoğraflar : birbarfilozofu (by M.Güleray)

erdem...

29 Eylül 2009




Bak, birileri giderken yanında götürmüş güvenmeyi, gördün mü? hani sen daha küçükken, uçurtman vardı renkli renkli… ipini tutardın, göğe doğru sen istemezsen uçmayacağını bilmenin verdiği güvenle koşardın alabildiğine... hani sen daha özgürdün kelimelerinde… hatırladın mı? içinden geleni söylerdin, kim ne düşünür, inanır mı yoksa yalan mı der, hiç umursamazdın... bilmezdin ki yalanı o zamanlar... şimdi bu uzaklık ne? altı gün önceki yabancı, dünkü sevgilin, şimdi bu bulanık görüntü… yalan söylemeyi hala beceremeyen kocaman çocuk seni: bal gibi de aşıksın, sırılsıklamsın...


ama bir şeylerin hesapları verilmeli her zaman... geçmişin, geçmişin izlerinin, bugünün… peki, yarının hesabı verilir mi? gerçekleşmeyecek yarının hesabını kim, nasıl verecek şimdi? belki benim evde kedim ağlıyor, mavi gözleriyle... belki çiçeklerim kurumaya yüz tuttu... belki dostlarım kırıldı, nasıl, kim için, nereye diye gönül koydular... belki hayatımın arta kalanı eskittiğim sensiz kısmına hava atıyor… şimdi geçmişimizi hatırlamıyor gibi sevdiğimiz o saniyede, geçmişimizi unutamıyor gibi sevişemememizin hesabını kim verecek?


koltuğa özenlice bırakılmış bir battaniye... örtmeyi kimin daha çok hak ettiğini düşüne düşüne uyunacak lanet bir battaniye... oysa sen koalanın okaliptusa sarıldığı gibi bana sarılmadan, uyuyamamalıydın... madem hissettin şafak sökmeden sessizce gideceğimi, doğru kararı vermemi beklememeliydin... çünkü misafirler hep gider... ev sahipleriyse yatak odalarına dönerler... alışmayı reddediyorum inatla! yaşayarak öğrendim deyip uyum sağlamayacağım şeyler var benim... tekerleğinde dönen fare misali, olanlar olmamış gibi davranıyorum... battaniyeyi karşı koltuğa bırakarak değil, başka yerde yatmayayım diye saklayarak ait hissettirene kadar...


ısıtan, aydınlatan son mum yavaşça söndü... yatmak ve gitmek arasında bir karar vermem gereken zor andayım... aşk ve gurur arasındaki çizgiden biraz daha sol yandayım... seni seviyorum ben, kafam kızınca bavulumu toplamayı değil… ama “Kal de” desem, uykunun en güzel yerinde duyamayacaksın...


ısıtan, aydınlatan son mum yavaşça söndü... sabahı bekleyememiş, sabırsız bir "günaydın" fısıldayıp gidiyorum kulağına ...
m.erdem pürmüslü.
fotoğraf; mithat güleray by birbarfilozofu...



fraktal...

10 Eylül 2009


bir fotoğraf karesi…usulca yaslanmış duvara doğru bir kolunu arkasında belli belirsiz görünen bir ağaca dayamış, bir ayağını diğerinin üzerine koymuş. başı hafifçe sola düşmüş, saçları ensesinde birleşmiş… hava rüzgarlı belli; yoksa başının üzerinde uçuşan saçları olmazdı… siyah bir bluz giymiş; düz, sade, ütülü… altında yine siyah bir pantolon var bol kesimli… boynundaki kolyeyi küpeleri tamamlıyor… gülümsemiş… gülmemiş; gülümsemiş; dişleri görünmüyor… aslında hareketli bir fotoğraf…(ve fena da değil) bu fotoğraf olaydan az önce çekilmiş... neden az önce çünkü bilse az sonra olacakları kuşkusuz daha farklı bir poz verirdi… belki kolunu duvara yaslamak yerine dolardı o ağaca… başını sola düşürmez dimdik tutardı, açardı saçlarını korkusuzca rüzgarlı güne inat… az sonra olacakları bilseydi emin ol kahkahayla gülerdi… otuz iki diş tekmili birden çıkardı o beyaz kağıda… ve ben onu da yazardım emin ol… az sonra olacakları bilseydi eğer… ama bilmedi… bilemedi… öğrenemeyecek olması onun suçu değil elbette… benim suçum…

başka bir fotoğraf başka bir bakış… daha renkli bir kıyafet var üzerinde, keten bir ceket giymiş bu sefer, gülmüş belirgin bir biçimde, yan dönmüş sanki birazdan arkasındaki kalabalıktan birini çekip çıkartacak , onunla konuşacak gibi bir tavrı var… açık bir mekanda… ellerini cebine sokmuş…bacakları görünmüyor… bu fotoğraf da olaydan önce çekilmiş…(olayı sorup durma bana , olayın hiçbir önemi yok) eminim o da az sonra olacakları bilse belki sadece gülümsemekle yetinirdi… arkasındaki şahıslardan birini çekip konuşurken poz verebilirdi… az sonra olacakları bilseydi eğer…

artık ne düşündüğümün veya ne yaptığımın hiç bir önemi yok… bir sürü fraktal karakter yazıyorum burada aslında hepsi kendine benziyor ya da en azından aynı özelliği taşıyor… hepsi benimleyken bir üçüncü şahısı daha yanımızda taşıyor, hepsi de içinde hasarlı bişey taşıyor ve en önemlisi hangisine bakarsam bakayım bir süre sonra bana vereceği kandırılmışlık hissi ile dolu…

karınca kararınca...

27 Ağustos 2009


masamın üzerinde bir sürü karınca var… nereden geldiklerine bir türlü anlam veremediğim türden… bu yazıyı yazarken de çok zorlanıyorum… bileğimin masayla birleştiği anda hemen altında bir karınca oluyor… onları ezmeden yazma mücadelesi ile boğuşuyorum… uzun dikdörtgen bir kağıda yazıyorum; işte bu yüzden çok zorlanıyorum belki de… hava da yapış yapış… insanlar var çevrede uzun uzun esniyorlar ve uzun uzun bakıyorlar birbirlerine… günler uzun… gölgeler kısa… ömür uzun… yaşam kısa… sonra uzaklara dalıyor gözlerim… ne gördüğüm ne işittiğim belirsiz… belki bir kuş kanadı sesi, belki bir çay makinesinin buhar sesi… hayır bir saniye bir saniye sanırım bir nehir sesi bu ses(anlaşılmaz cümleler kuruyorum gittikçe…) belki de bir çağlayan; evet evet çok net duyuyorum bu sesi… ama şu anda işim onunla değil yoksa sayfalarca yazabilirim (karıncalara rağmen) doğanın sesinin ne güzel olduğunu, içindeki güzellikleri, doğanın bizlere anlatmaya çalıştığı her türlü hikayeyi… pekala da yazabilirim buraya doğayı ben temiz tutuyorum diye, tüm çöpleri içimde biriktiriyorum diye… renk renk kutular var içimde diye… mesela; geri dönüşüm kutuları yürek kırıklıklarımı, umutsuzluklarımı, çaresizliklerimi, bekleyişlerimi geri dönüşümde biriktiriyorum, sonra, sonra tehlikeli atık kutum var; kızgınlıklarımı, hiçliklerimi, öfkemi, nefretimi oraya, bir de çevremde olup biten ve artık duyarlılık eşiğimin çok üstüne çıkan her şeyi orada biriktiriyorum diyebilirim… bir de ne idüğü belirsiz kutularım var; boş bakışlar, uykusuzluk nedenleri, çakı, çivi, raptiye, anahtar yarısı, kalp ağrısı nedenleri, yumak, boncuklar, küpeler, kavanoz, kavanoz kapağı, buruşuk çarşaflar, oyuncak bebekler, yastık kılıfları, kulbu kırık fincanlar, amaçsızca yırtılmış kağıtlar, bişeyler karalanmış kağıtlar, süzgeçler, boş abur cubur ambalajları, ucu kırılmış kalemler, tükenen kalemler, paslı oyuncaklar, makas, çorap teki, pinpon topu, tedavülden kalkmış bozuk paralar, çocuk kahkahaları… hepsi hepsi içimde diyebilirim… bu yüzden kırk yılda bir gönlümü açmak zorunda kalıyorum hayatım hava alsın diye… perdeleri usulca çekiyorum, sanki suyun içindeymiş gibi zor hareket edip az işitirim bu günlerde… pencerenin pervazında sinsice oturur içimdekileri görmeye çalışanları kovalayıveririm… es kaza gerçek bir çöp avcısı görürsem hemen pervazdan atlarım yanına işte o an büyük bir ışık huzmesiyle ne var ne yok açığa çıkar içimdeki çöp yığınlarının… ve küçük iskenderin dediği gibi her aşkta dönme dolaptayım ve kesiliyor elektrik ben en tepedeyken… bu dizeyi de açardım sana ama başta da belirttiğim gibi konum bu değil… az sonra masama gelecek yabancıyı düşünüyorum daha ziyade… o yabancıyla asla dirsek temasımın olmayacağından, onun içinden çıkılamaz sandığı derdin aslında ne kadar kolay aşılabileceğinden bahsedeceğim az sonra… cümlelerimi çok özenli seçmem gerektiğinin bilincinde olarak… uzak ama yakın, yakın ama soğuk, soğuk ama samimi, samimi ama yabancı davranmak zorunda kalacağım… gözlüklerimi burnumun üzerine düşürerek ve biraz da gözlüklerimin üzerinden ona bakacağım… göz göze geldiğimiz anda başımı hemen çevirmeliyim… şu anda tek kelimelik cümleler kuramayacak kadar meşgulüm… kendimi tekrar etmekten de çok sıkıldım… oysa o kadar uzun zaman oldu ki aynı masada aynı şeyleri yazdığım… beklediğim o an erken geliyor… masamda önce bir gölge ardından da bir bedenin ağırlığını hissediyorum “nasılsın?” diyor “adamına göre” diye cevaplıyorum…

hesabım bitmedi #2

15 Haziran 2009


“-demişim ki anasına istersen gidelim buralardan, görme hiç bizi ama ayırma demişim…annesi de demiştir ki bana “kendimi veririm sana kızımı vermem”

!!!!?!?! kanım donuyor, hava sıcak ama içim üşüyor… nasıl bir cümle bu diyorum… nasıl bir mantık? nasıl bir ahlak anlayışı?
“- bizde anaların sözü geçer abla” diyor ümitsizce…
“iyi de diyorum ne alaka dedelerin emlak meselesi ? seni ne bağlar? kaçırsaydın o zaman kızı... alıp gitseydin başka yere…” “yok abla eğer öyle bişey yapsaydım bizim köy biterdi, kan dökülsün istemedim” diyor… hem aşık hem de düşünceli diyorum kendi kendime… zira ömrümün her döneminde aşka bodoslama atlayan bir kadın oldum ben… diz kapaklarımdaki yaralar hep yardan kalma oldu … aşka o kadar aşık oluyordum ben…
“-bu kız düğünlerde şarkı söyler abla… onu görmüşüm, onu bilmişim, onu tanımışım ben… üç aydır bekliyorum bu kasedi… şimdi dayasan alnıma silahı araban mı? kasetin mi? desen arabamı al git bulaşma bana derim , dağa çıkmış ölmüş sanıyolar abla beni… anam öldü ölüsüne bile gitmedim o kadar nefret etmişim yani… bir tek arkadaşım kalmış onunla gizli görüşürüm… bu kasetleri o yollar bana… herkes umudu kessin benden, ben onu beklerim diyor bak şimdi şarkıda anlıyomusun abla”
hay Allah diyorum kendi kendime… ne kadar bilindik bir hikaye bu… bizim onları anlamamızın mümkün olmadığını biliyorum da bu kadar olabileceği aklıma bile gelmiyor… trafik daha mı çok sıkışıyor yoksa bana mı öyle geliyor… çevreme bakıyorum kaldırımlardaki insanlara bakıyorum… başım hala cama dayalı… şarkı değişiyor ama aynı içli yakarış devam ediyor boşluğu doldurmaya… adamın birinin burnunu karıştırışına takılıyor gözlerim ve bunu büyük rahatlıkla yaptığına, bir kadın alışveriş torbalarının altında ezilmiş yürüme çabası veriyor, başka bir kadın yüzüne yapıştırdığı kime ne ifadesiyle alelade bir dükkanın önünde sigara içiyor, trafik tabelasının altında iki adam oturmuş sohbet ediyor; başka yer kalmamış gibi, sevgililerin çoğu el ele… “ne oldu şimdi evlendirecekler onu orada, bir öküz karşılığı verecekler senin uğrunda burada aç kaldığın kızı daha mı iyi yani” diyerek aklımca savaşmalısın, mücadele etmelisin diyorum … arkaya dönerek kolunu sıyırıyor uzunca bir kesik izi var bileğinde… “and verdik abla… ben kimseyle evlenmem artık…onu verirlerse , öyle bişey olursa o canına kıyacak , arkadaş haber verecek ben de burada kıyacağım kendime… işte o günü bekliyorum abla ”

acı bir tebessüm kaplıyor birden yüzümü… dudaklarım bir çizgi gibi içine çekiliyor... biz de burada diyorum beni neden aramadı diye inadımıza harcıyoruz aşkları, yetişemedi ve bunu telafi etmedi diye kopartıyoruz bağları, o burada yapamaz ben ona yetemem diye uzaklaşıyoruz aşklarımızdan, ne kadar hazin diyorum…

ön camdan trafiğe bakıyorum içinden çıkılamaz trafiğe, içinden çıkamadığım halime bakıyorum dikiz aynasından… “vazgeç , yenikapıya gitmiyoruz” diyorum…“nereye gidiyoruz abla?” diye soruyor…

görülecek bir hesabım var diyerek yeni adresi veriyorum…

hesabım bitmedi #1

2 Haziran 2009


hayatımın değişmez bir kuralı var… vakti zamanında birinin ahını almış olmalıyım yoksa kime ne; beni bu kuralın, bu kadar üzdüğünden… nerede olursam(k) olayım kendi arabamda, başkasının arabasında , kendi evimde , başkasının evinde veya herhangi bir cafede eğer bir şarkı mırıldanmaya başlarsam üçüncü şahıslardan birinin eli hemen müzik aletine gider ve bir başka takılmış şarkı bölüverir benim dilimin ucundaki notaları… bir keresinde markete girmiş dolabın önüne dikilmiş taze yoğurt alıyordum ki dudaklarımdaki melodi market sabinin hızla sesini yükselttiği melodiyle kanlı bir mücadeleye girişti…o açtıkça ben bağırdım ben bağırdıkça o açtı sesini… bu sefer durum farklı mecidiyeköy’den yenikapı’ya en kısa sürede ulaşmam gereken bir gün ve saatteyim… oysa yaptığım yolculuk ömrümün en uzun yolculuğu … rastgele bir taksiye atlayıp “yeni kapı" diyorum ilk olarak… hava sıcak, trafik sıkışık epeyce… “taksimden mi dolaşalım , çevre yolundan mı?” diye soruyor… "fark etmez ne yaparsan yap ama şu müziği kıs" diyorum sinirli bir şekilde… böylece ilk kez ben şarkı mırıldanıyor olmadan müziği kıstırma hakkı buluyorum kendimde “bu şarkının ne dediğini bilsen, kıstıramazsın abla” diyor (bana abla diyor)… etnik bir fark var aramızda ; şivesi o yönde… bilmediğim bir dilden genç bir kız şarkı söylüyor sadece… tutamıyorum kendimi şöyle bir diyalog başlıyor :
-nerelisin?
-batman…
-“çok mu özlüyorsun oraları?”
-özlemez miyim abla? Burnumda tütüyor…
- e burada ne işin var o zaman?!! sorduğum son soruyla kendi çapımda bir sıfır öndeyim…. İyice arkama yaslanarak bu anın tadını çıkarmaya niyetleniyorum.
- Ben bu kız yüzünden bu şehirdeyim” diye yanıtlıyor beni… dikiz aynasına baktığımda göz göze geliyoruz…gözbebekleri titriyor … hemen çeviriyorum bakışlarımı… bir de şimdi bu adamla kapışıp gideceğim yere geç kalmaya hiç niyetim yok.. dolayısıyla artık onu yanıtlamama kararı alıyorum… teypte yükselen (evet yine yükselen) ses güzel ve profesyonel bir kayıda benziyor aslında… başımı cama dayıyorum bir yandan da bilmediğim bir dilden söylenen şarkıyı anlama çabası veriyorum… asla anlamayacağımı biliyorum oysa .. yersiz bir çaba bu…
-ben kürtüm abla diyor haykırırcasına (abla diyor ısrarla)…Kürtçe söylüyor bu kız şarkılarını… bana söylüyor…
- sen de meşhur olma hayaliyle düştün buralara anladım , ama bilindik hikayedir bu… ileride televizyon kanallarında , gazetelerde verdiğin röportajlarda “taksi soförüydüm bir zamanlar” dersin” diye aklımca dalga geçiyorum çocukla…
- yok” diyor, “ben anlamam şarkı söylemekten abla (bana yine abla diyor), ben 16 yaşımda bu kızı sevmişim, gitmişim, istemişim kızı…vermediler, dedelerin tarla davası varmış ne bilirim ben, bana ne ben sevdiğimi istemişim bi kere…”
Hani böyle uzun yolculuklarda konuşmak istemezsin ama birisi mutlaka lafa tutar ya hani seni, ya da ne bileyim sessiz sakin bir deniz kıyısında oturduğun anda yan masaya mutlaka bir aile gelir; o ailenin bir de çocuğu olur ve bir şekilde seninle kontakt kurar, sen de aileyle bir bakmışsın birden samimi olmuşsun ve kendi kendine kaldığın o an birden hiç olur ya…işte öyle bir anın başındayım diye düşünüyor derin bir nefes alıyorum …

bencil...

27 Nisan 2009




siz bilirmisiniz dostlar içimdeki kocaman yangın yerinin ciğerlerimi nasıl kavurduğunu? ve her aldığım nefes ile o ateşin ne denli alevlendiğini? elbette bilemezsiniz... zaten yazılacak bir hadise de değil bu durum... yaşamak lazım... en azından o ateşin içindeki bir parça olmak lazım... heyhat ciğerlerim seçildi bunun için... kocaman bir şehir hayal ediyorum şimdi…öyle büyükmüş ki mesela beni oradan oraya sürüklüyormuş ama ben istediğimi bir türlü bulamıyormuşum... zaten ne istediğimi de bilmiyormuşum… misal satıcı kız soruyormuş “bir şey lazım mı?” diye ben de cevap veriyormuşum “yarın akşam otobüsüm kalkacak” …bir vapura bindiğimde çaycıya en yakın benzin istasyonunun nerede olduğunu soruyormuşum ya da... belki de sinemaya girerken büyük bir alışveriş merkezinden beraber çıktığım alışveriş arabasını içeri sokmayışlarına içerliyor dudağımı bükerek sessiz gözyaşları döküyormuşum. Olamaz mı? insanoğlunun yaşadığı ya da yaşadığı varsayıldığı her an her şey mümkün görünüyor gözüme... kinayelenme bana, hiç bakma suratıma öyle boş boş… geçenlerde elime bir karikatür geçti geçen dediğim de iki hafta evvel bir hafta sonu, tam da olay olduktan sonra, çok başka bir şehrin arabalı vapurunda, saat hesaplarken, arabanın arka koltuğunda bulmuştum onu... karikatür de aynen şu : bir tane nokta yapmışlar ve o noktaya da bir konuşma balonu çıkarmışlar. “merhaba erkekler beni tanıdınız mı? Ben sizin kız arkadaşınız size çok önemli bir konu anlatırken gözünüzü diktiğiniz tavandaki noktayım” o an için nasıl da anlamlı gelmişti bana…içine tam da o gün düşmüş olmalıyım... şimdi o kara delikten yazıyorum bunları da zaten... hiçbir zaman güneşin doğmadığı o kara şehirde karalıyorum bunları minik kara defterime... konu nereden nereye geldi değil mi? fark ettim... aslında hep bişeyleri fark ederek yaşıyorum da son zamanlarda yaşamayı boşverdim... sadece fark ediyorum ... bu da işime gelmez ise umarsızca omuz silkip uzaklaşıyorum ne varsa çevremde... beni Eminönü iskelesine taşıyan banliyöde oturuyorum sessizce... az evvel ucuza düşürdüm bu koltuğu aslına bakarsan... kısa bir sohbet sonrası sarışın kız dayanamayıp yerini bana verdi...bu sefer yanımda dikilerek önce havalar konulu önsevişme sohbetine sonra ağdalı bir kıvamda devam etmeye kadar götürdü işi... son zamanlarda hissettiği depresif ruh halinin de suçunu istanbul’a yükleyiverdi... hiç umurumda olmadığı halde dinliyor numarası yapmak beni çok yordu ve beni aslında yerini vererek kendini dinlemeye mecbur bırakmış olmasını fark edemedim bile... yaşadığımı anladım ama fark etmeyi unuttum... daha önce söylemiş miydim sana ikisini aynı anda yapamıyorum ben... yani hem yaşayıp hem fark etmeyi beceremiyorum... tıpkı merdiven çıkarken, şarkı söyleyip, sakız çiğnemeyi beceremeyen kişiler gibi (sahi var mı bunlar?) İşte böyle bir anda çıkmıştı o adam da karşıma... uzun narin ve kibar bir görüntüsü vardı... ilk gördüğümde değil ilk karşı karşıya oturduğumuzda anlamıştım; asla yan yana bir koltukta oturamayacağımızı , buna izin vermeyeceğini ve son zamanlarda tüm keşkelerimin mimarı olacağını... ama fark etmeyi bir tarafa bırakıp yaşa gitsin ne kaybedersin dedim... yağmurlu bir gece vaktinde ona gelen telefonla konuşurken sol eliyle düzeltmişti saçımın gözüne giren tutamı , sonra başımı yavaşça göğsüne bastırmış; kabullen demişti bana kendince... bak o zaman da yaşıyormuşum fark etmeyi unutarak... bu yüzden işte boş verdim yaşamayı... geride bıraktığı çöplüğü temizlemeye ne gücüm var, ne de yüreğim artık... o yüzden sadece fark ederek geçiriyorum günleri... asla güneşin doğmadığı , o kara delikten sesleniyorum şimdi... umarak, bekleyerek, gelmeyeceğini , doğmayacağını fark ederek... başka ne işim var ki artık?

çekme! kocam boşar, çektirmem! kocam kızar...

12 Kasım 2008

dışarıda mekanın birindeyiz... içilen sigaranın haddi hesabı yok içinde bulunduğumuz mekanda…içerideki yoğun sigara dumanı üzerimize çökmüş bir hayli… o dumanla birlikte biz de hayatın içine çökmüşüz... kesif bir koku ve kasvet kaplamış üzerimizi... herkesin bir derdi bir kederi var içinde belli... mamafih biliyorum ki benim yaşadıkları bu krizi yorumlamam dertlerine meze olmayacak... 5 yıldızlı tatil köylerinde milletin kanını kaynatan şarkıların hepsi bizim kanımızda donuyor... serviste aksamalar olsa da kimse oturduğu koltuktan kıpırdamıyor... kimsenin de umurunda değil zaten... kimi gam yüklü,kimi bunalım…kimi yorgunluktan neredeyse iki sandalyeyi birleştirip uyuyacak, kiminin aklında bin bir soru işareti... ne yapacağımızı bilemiyoruz... zaten bu koşullar altında bilmemiz de gerekmiyor, “bilmesek de olur”a takmışız kafamızı... biraz hareketleniyor gibi oluyor ortam daha sonra sözcükler ağır aksak ilerliyor ...

Havalar güzelleşti değil mi? sorusuyla başlayan, hafta sonu bir yerlere gitsek ya ? ile gelişen, ne zamandır fotoğraf çekmiyoruzla can çekişen oylat'a gitmek iyi fikirle hararetlenen tartışma gölyazı' da son buluyor ... işin tuhaf yanı ertesi gün buluşma yerine gelen herkes oylat'a gitmek üzere yola çıkmış bireyler... mamafih yol bizi bir göl köyüne götürüyor... adı:gölyazı …

Yol keyifli fazla viraj yok ve fazla kötü de değil... 7 kişilik bir grubuz ... dün geceden kimsede eser kalmamış belli... 7 kişilik keyifli bir grup olmuşuz... herkes unutmak istemiş belli...

İçindeki muamele ile tezat renkte bir belediye binası,fincanları artık boşalmış köy kahveleri, köyün iki yakasını bir araya getiren köprü, iki yakasını bir araya getiremeyen köylüler, her kuşa,her çiçeğe,her börtü böceğe iğreti bir hevesle biraz da gıpta ile bakan tüketmeye meyilli şehirli gençler,bağ bahçe bozumu sebze ve meyve sandıklarının içleri dolu ;mideleri boş insanlara kucak açmış karşılıyor bizi... yazgısına çoktan boyun eğmiş üzerine yazıp çizebileceğiniz gerekirse silebileceğiniz ama ne yaparsanız yapın hafızasında her şeyi tutacak dümdüz bir göl (gölyazı adı buradan mı geliyor acaba), inişli çıkışlı yollar, duvarları eski ve yıpranmış kerpiçten, kapı ve pencereleri ona inat rengarenk içleri kara evler yığını, her yokuşun sonu yine aynı göle maya çalmış,bir dinginlik bir sessizlik hakim ...

1. vak'a

artık karaya hatta asfalta çekilmiş eski bir kayığın kıç tarafında yerde otururken gördüm onu ...bacaklarını uzatmış ama öyle usturuplucana ... taaa ayak baş parmağına bir ip takmış ip vucuduna kadar örümcek ağı gibi onu sarmış ,ilerliyor ve kollarına kadar geliyor ;ağ örüyore...elinde ilginç bir alet , iple kendine bi delik açıyor aleti içinden geçiriyor düğüm atıyor sonra çekiştiriyor ... sonra tekrar... sonra tekrar... sonra tekrar... ama bunu o kadar umarsızca yapıyor ki sanki o asfalt üzerinde doğmuş, sanki elinde o büyük çengelliiğne doğuşundan beri varmış,sanki o hayatta sadece ağ örmeliymiş, ama kadınmış... şairim geliyor ona bakınca hemen aklıma yüreğinde bir tufanın negatifleri…yankılanıyor aynı mısra defalarca defalarca... susmayacak gibi...gözleri dalgın ,bakışları ezbere...usulca yaklaşıyorum yanına “kolay gelsin teyzem” diyorum ... “sağol “ diyor … “senin bi fotoğrafını çekebilir miyim?” diye soruyorum...birden toparlanıyor aklına bir şey gelmiş gibi duraksıyor “sakın çekme!!! ” “aa aa neden yaaa?” diyorum şımarık çocuklar gibi “çektirmem!!!sakın çekme gızıııımmmm kocam boşar beni sonra” diyor...”O zaman sadece ellerini çekeyim olur mu?” diyorum uslanmayacağı her halinden belli şımarık çocuklar gibi... “e hadi bakalım” diyor... diyor ama bunu demesiyle birlikte derin bir “ahhhh...”çekiyor...”sen bilmesin gızııımmm o ne fenadıırrr “ aklımdaki ses yanılmamış

“yüreğinde bir tufanın negatifleri ölümden gelmiş, kollarıma yakışmış bırakmam kimselere”





2. vak'a

yürüyoruz... dik bir yokuşun başındayız henüz... yürüyoruz dakikalar geçiyor, yürüyoruz bizden habersiz birileri doğuyor, yürüyoruz bizden habersiz birileri kavgalar ediyor, yürüyoruz bizden habersiz birileri aşık oluyor, yürüyoruz bizden habersiz birileri kimbilir neler yapıyor... ellerimizde makinalarımız o anın tadını sonuna kadar çıkarma meyillisiyiz... yokuşu yarılıyoruz bir grup kadın kapı önünde oturmuş... aralarında geçen konuşma herneyse epey hararetli... sarı bir oğlan çocuğu koşturuyor ortalığa salınmış... yaklaştıkça kadınlara fark ediyoruz ki aralarında en az birer kuşak yaş farkı var ortalıktaki ufaklık da muhakakk ki içlerinden birisinin torunu... bunu resmetmeli diyorum kendi kendime öncelikle ufaklığı alıyorum kadraja tam parmağım deklanşöre yükleniyor ki bir ses “duuuuurrr!!! “ “Sakın çekmeeee!!!” diye bağırıyor “a aa neden?” diyorum… “çocuğun annesine sor” diyor bir kadın oradan...güleç yüzlü, utangaç bir kızcağız pencereden uzatıyor boynunu... yanakları al al... “sakın çekme, eşim kızar” diyor... çaresiz uzaklaşıyorum yokuşun diğer yarısına doğru... aklımda binbir soru işareti...

3. vak'a

yine bir kadın yine benzer bir hikaye ... aynı sorulara aldığım aynı cevaplar beni yormuyor henüz ... sadece kendime bak biri çıktı ispatı yapmaya kalkıyorum yüzsüzce ... çok geçmeden tekrarlanıyor aynı sahne “sakın çekme kızım kocam boşar beni” “siz biraz önce ağ ören teyzemisiniz acaba?”diyorum... “hangi teyze?” diye anlamsız bakışlar eşliğinde duyuyorum solgun kırılgan sorusunu... yüzüme bir tokat gibi patlıyor farklı kişilerde aynı olayın tezahür ettiği “hh..hh…hiiiççç...” diyebiliyorum sadece ... hiç ! koca bir hiçç!!! Hiçlikten anlam çıkarmak için çırpınıyorum… “teyze hepinizin mi kocası boşuyor sizi buna neden ne?” diyorum “buranın erkekleri fenadır gızım bilmezsin” son cümlesi oluyor... sanki bilmem bişeyi değiştirecekmiş gibi yaşadığımız olayın sonuçlarını...

artık vak'aları sıralamaktan sıkıldım... bunun gibi bir sürü vak'a oyuncular farklı mizansen ise aynı...

her yokuşun bir inişi, her gecenin bir gündüzü olurmuş ya hani biz şimdi o inişteyiz... yine göl ayaklarımızın altında... tanıdık ama yeni birinin dediği geliyor aklıma gölü sessizce izlerken gece olduğunda o göl okyanus oluyor...
olur mu acaba?” diye içimdeki sese soruyorum ... “görmek istediğini görür, duymak istediğini duyarsın; insan isteyince her şey olur” diyor bana... “yeni bir gezi istiyorum o zaman” diyorum yine... sonra içimle beraber gülüşüyoruz ... batmaya çalışan güneşin kızıllığı bize söz veriyor ... birden tüm o kadınları unuttuğumu ayrımsıyorum içim eziliyor... birden bu köyün erkeklerini yetiştirenlerin yine kadınlar olduğunu fark ediyorum içim daralıyor...güneş batıyor...

karmakaçış...karmaşıkaçış....

27 Ağustos 2008




Dün bekledim geçsin diye ama yok geçmedi.Her şeyi tıkıyorum içime de ondan bu saç dökülmesi. Banyonu da kirlettim affet… Bilirim seversin düzeni... Kendi düzensizliğimi sana rehin bıraktım. Onsuz yaşayamam ama olsun döneceğim yine. Arkama baktığımda kimilerin dediği gibi yaşamadıklarımdan değil pişmanlıklarım hep yaşadıklarımdan oldu. Yaşamayı da sana rehin bıraktım. Al sen yaşa ne varsa yaşanacak. Şimdi özür dileme vakti mi ne? Aslında değil. Kırk katır mı kırk satır mı? Kırk satır tabiî ki kırk satırda bitsin her şey. Kaç gündür arabesk dinliyorum hüznümü kaybettim hükümsüzdür. Ondan bu beyin akışı. Fırtınam dindi ama şimdi gökyüzü kıpkızıl galiba kar yağacak. Söyleme bilmesinler ben söylerim ne varsa. İçindekini al benimkiyle yer değiştir belki kar her şeyi temizler. Mikrop kırıcıdır derler bilirsin. Kendi kirlenmişliklerimizi nasıl kıracağız. Hangi virüstür bu beni sana bağlayan. Çözülmeyecek olan ne ki bu kadar sarpa sardı iş? Hangisi doğru, kim haklı? Ve ben nerede kalmalıydım? Yanında mı yanımda mı? Kendimi kendimle paket yaptım. Şimdi üzerine süslü bir yazı yazayım da sana hediye edeyim dedim ama o da olmadı. Ah bu durdurak bilmeyen geçişler. Sanki tünele girdi metro hızla gidiyor ben de duvarlara yazıp çizmişim. Otobüste gidiyorum pencereye dayadım yanağımı. Dışarısını izliyorum. Ya da camdan içerideki insanların akislerine konsantre olmak istiyorum ama bir türlü yapamıyorum. Üç boyutlu düşünmem gerekiyor. Oysa ne zaman üçüncü boyuta geçsem üç kişi olduğumuzu görüyorum. Sen ben ve biz. Bir çığ gibisin iliklerim buz kesiyor. Aşağıda evler var görüyorum her geçen gün aşağıya doğru yuvarlandığımı biliyorum. Ya yönümü değiştireceğim ya da o evleri harabelere çevireceğim. Seçim elbette benim. Bana kalırsa seninle uğraşmayı bırakmalıyım. Bak şimdi aklıma geldi kalktığımda yatağının çarşafını düzeltmediğim. Belki de kadınlığımı sana hissettirmemek için yaptım onu ama olsun en azından yastıkları düzelttiğimi anımsıyorum. Vantilatörü açarak uyuma sakın üşütme kendini. Çektiğim fotoğrafları da bir ara postaya vermek istiyorum. Ama tabiî ki yanından beni çıkartarak bir de hazır elim değmişken gözlerinin etrafındaki çizgileri de düzeltmeliyim sanırım. Çarşafını düzeltmeyen zihniyetim yüzündeki kırışıklıklara el atacak az sonra.Kapının yanında hıçkırıklar içinde kalmış diyorsun ki “her aşka inanmam dediğinde aslında biri çıksa da beni inandırsa diye haykırıyordun...eee karşında aşktanadamdım. Aşka adamdım. Aşka adandım. Aşka bir adımdım ve aşka abandım...Yani sonuç?" tam gidecekken sesleniyorum arkandan "Nasıl yani? peki ben armut mu topladım? ben de aşk(k)adındım, Aşka ilk adımdım. Aşka yandım ve aşka kandım!!! Eeee o zaman bu oyunu kim kaybetti...Hadi peki ya bu inancı kim kaybetti? Şeytan aldı götürdü de bizi de yanına mı çağırıyor şimdi? Cehenneme inen merdivenlere güller koyuyorum şimdi belki oradan geçersin de onları toplarsın ve seni tekrar bana getirir diye...Sonra da tükürdüm ardından boğazıma yapışan gıcığı ve hayatım(n)ı. Gittin. Uysaldın. Ben de indim o tuhaf otobüsten. Üç boyuttu, içerdeki insanlardı, dışarıdaki insanlardı derken kendi içimde volta atar buldum birden kendimi. İstiklalin arka sokakları paklar belki beni. Belki de belleğimi geri getirir. Nerede kalmıştım bilmiyorum ama travestinin biri yerde kalmış. Ya dayak yemiş ya da kafası oldukça dumanlı. Kızıl bir gül sızıyor damarlarından şimdi kara kirli asfalta. Geçmişi ile de ilişkilendirmiş yattığı yeri. Yani kara kirli geçmişine uzanmış yatıyor sereserpe. Yanından gelip geçenler kayıtsızca olaya tanık oluyor ve adımlarının şeklini değiştiriyorlar. Kızıllık ayakkabılarına bulaşmasın maksat bu. Oysa yanından geçenler ve ben de dahil hatta sen de dahil kara kirli asfaltta yürüyoruz zaten. Her şeyime çözüm bulmuşum da gönlümce hala eksik kalan şeyler var sanki. Misal bu yazı da eksik. Hatta belleğimdekiler bile eksik. İstiklal al beni yine yanına.
Elime kırmızı bir kalem aldım şimdi. Travestinin yattığı yerin çevresini çiziyorum. Faili belli olsun diye. Bir de minik bir post-it yapıştırdım alnına.”Katil uşak değil, İstanbul” yazdım...kalem kızılıyla karıştı...Ben sana karıştım, sen bana karıştın,tüm bu karmaşanın içerisinde karanlığa karıştım...Beyoğluna doğru yol aldım...

ikibin8_ağustozzz her yer tozz...gecenin bir diğer yarısı ... az soluklu...