yarım kalmışlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yarım kalmışlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

yalanı görebilmek...

26 Şubat 2011

'bi sigara versene' dedi dişlerini sıkarak... alelacele çantamı açtım ve tek bi sigara çektim paketten... genelde uzun aramalar sonunda ulaşırdım çantamın içindekine hızıma o da şaşırdı...bir sokak arasında ahşap bir binanın önündeki merdivenlerde oturuyordu... bacaklarını iki yana açmış eteklerini de arasına doldurmuş üzerine de elindekileri koymuştu..."ateşin de mi yok senin?” dedi alaycı tavırla...”haaa var var” dedim yine çantama gitti elim... sigara çıkarmadaki ustalığım bu sefer tökezlemişti ama olsundu, ateşim vardı ve bulacaktım... yakarken sigarasını 'daha sık aşık olmalıyım’ diye başladı söze... ‘daha sık aşık olmalı unuttuğum ne varsa hatırlamalıyım... nasıl diyordu şair?”’ belki bir aşktır bu kentin belleğini geri getirecek olan” diye mırıldandım o mısrayı... ‘aynen öyle’ diye devam etti... ‘o heyecanı yaşamalıyım, korkmalıyım mesela biteceğinden, deli gibi her şeye gülmeli, olmadık fikirler icad etmeliyim öyle değil mi?’ diye sordu birden... ne diyeceğimi bilemedim öylemiydi gerçekten? o kadar yanmıştı ki canım anımsadığım tek şey buydu… “acı”… ‘bir sürü şey söylendi bak orada’ dedi … ‘bir sürü şey söylendi ve hangisinin doğru olduğunu bile artık ayrımsayamıyorum… adam gözlerimin içine bakıp yalan söyledi gördün değil mi?’ dedi… görmedim desem tüm zaman duracaktı... ve ben eğer görmedim dersem onu orada piç gibi bırakıp hayatıma devam etmem gerekecekti… susmayı tercih ettim… sigarasından daha derin bir nefes alarak ‘söylesene dedi gördün mü?’ “görmedim” dedim… “şey.. ya.. yani..yani.. ben bana ne zaman yalan söylendiğini bu yaşıma kadar hiç anlamadım ki, hiç görmedim ki…ne yapayım…” dedim… ‘yapma semmy!!!’ diye haykırdı… ‘Allah aşkına, aşk adına yapma… yalandı hepsi görmedin mi?’ diye aynı soruyu yineliyordu… sustum… en iyi yaptığım şeydi aslında susmak… çok konuşup susmayı çok iyi beceriyordum… ayağa kalktı… sol elindeki sigarayı yere bırakıp ayakkabısının ucuyla üzerini ezdi… hadi yürü gidiyoruz dedi…

görmedim dedim zaman durmadı,devam ediyordu, hayatımız da öyle… ve ben hala yalanı göremiyordum…

semmy meselesi

20 Aralık 2009


uzun zamandır yokum… yaşamıyor olduğumdan dolayı da yazmıyorum… illaki bir şeylere başlıyorum ama hep yarım, hep gereksiz, hep kifayetsiz ve hep yersiz, yetersiz… tam da bu sırada uzaklarda çok uzaklarda çok sevdiğim bir dostuma kendime olan bu serzenişimden bahsediyorum… gerçekten iyi değilim diyorum… hiç değilim… sürekli birilerin canını yakıyorum ve aslında canı yanan ben oluyorum… bana Tahir ile Zühre meselesini anımsatıyor… alıyorum kağıdı kalemi elime ve yine yaşayarak yazıyorum...

"tahir olmak da ayıp değil zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş tahirle zühre olabilmekte
yani yürekte…"

ve ben yüreksizim… hem de öyle böyle değil… yanlış zamanda, yanlış toprağa ekilmiş bir tohum gibiyim… birileri ne zaman sulamaya kalksa, kendimi elime alıp, güneş gören, görmeyen, isteyen , istemeyen yerlerde gezdiriyorum ve sonra etrafımda zararlı (sandığım) otları yoluyorum teker teker… yetmiyor umutsuzca suluyorum bedenimi her gece gözyaşlarımla… çürüyor, çürütüyorum ; çiçek açmıyorum… açamıyorum… yüreksizim kabul…


"meselâ bir barikatta dövüşerek
meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken
meselâ denerken damarlarında bir serumu
ölmek ayıp olur mu?"

ölmek ayıp olmaz elbette de öldürmek ve bunu bile bile yapmak tepeden tırnağa günah… sayısız yolculuğum var oysa benim… ne zaman hayatımda bir boşluk bulsam terminallerde alıyorum soluğu… terminalin sidik kokan, is kokan, benzin kokan peronlarında… ve ne zaman bir bilet alsam mutlaka dönüşünü de alıyor buluyorum kendimi… yani hesapsızca çıkamıyorum yollara… mutlaka sağlam sebeplerim olmalı dönmek için öyle değil mi? değil işte… öyle hiç değil… geri dönüyorum çıktığım her yoldan çünkü yüreksizim ben ve damarlarımdaki serumu denemiyorum, ona muhtacım… kendi kendimi öldürüyorum… en sağlam sebebim bu ve en büyük günahım da…

"tahir olmak da ayıp değil zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil."
ölmek ayıp değil elbette de hiç uğruna yaşamak tepeden tırnağa günah…
"seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak"

mümkün mü? istemez miyim gerçekten?

"yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
yani tahir'i zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
tahir ne kaybederdi tahirliğinden?"

hani olmaz ya sırf belki beni merak ediyorsundur diye yazıyorum iyi değilim… hem
de hiç iyi değilim… her gece uyumadan önce sana iyi geceler öpücüğü vermekten de yoruldum, saçlarını okşamaktan da… sabahları bir hıçkırık gibi yanımda yatan cansız bedenine günaydın demekten de yoruldum… zavallı diyorlar artık bana sayende bunu bil… belki rahatlarsın artık… ne kaybettim kendimden ? çok şey… ne kazandım? bir hiç… çarpmada bir toplamada sıfırım… işte bu kadar da değersiz bir sayıyım… sabret seyret dünyası bu dünya… elimdeki elmaların hepsi herhangi bir masalın sonunda hiç tanımadığım insanların başına düşüyor artık… ortadan ikiye bölemeden, kesemeden, paylaşamadan...

tahir olmak da ayıp değil zühre olmak da ama kendini bir şey sanmak tepeden tırnağa günah… şimdi sen bir adamı onun ayakkabıları ile bir kilometre yürümeden yargılama ve cevap ver tahir ile zührenin aşkı gerçek miydi gerçekten?

sustaşı...

17 Aralık 2009




bir metreye bir metre yani bir metrekarelik çelik bir oda içindeyim… kapının kocaman çelik kolu haricinde hiçbir şey görmüyorum… her yanımdan sarkan kablolar ile elimdeki bir butona sürekli basmam istendi benden… ben de bunu yapıyorum… kulağımda kocaman bir kulaklık var… bu odanın sol kısmında bir de pencere var ve o pencere başka bir çelik odaya bakıyor… böyle böyle bir sürü oda olduğu kanısındayım… ama en merkezde ben varım… bir labirentin tam ortasına yerleştirilmiş peynir parçası gibi… birazdan kapılar açılacak ve bir sürü fare salıverilecek sanki labirente… pencerenin arkasında bir kadın var ve o kadının benden çok sıkıldığına eminim… verdiği hiçbir sese tam zamanında yanıt veremiyorum çünkü… tecrid edilmiş gibiyim… başımı sola çevirdiğimde pencereyi görebiliyorum… birkaç kez bakmayı denedim de sert tepkiler aldım; bakmamam için… sonra kadının çelik sesi doluyor çelik odaya(aslında her şey kendi içinde bir uyum içinde-uyumsuz olan benim- her zamanki gibi) “size bazı kelimeler söyleyeceğim , tekrar edin lütfen”… sadece başımı sallamakla yetiniyorum…
-DAL
-sal
-İP
-tip
-AÇ
-aç
-SER
-ter
-KOY
-toy
-İŞ
- iş

Ne bu bir oyun mu ? tüm bu saçma kelimelerden cümle mi yapacağım ? ne sanıyorsunuz siz beni? Sıkıldım çok sıkıldım diyorum… Kadın aynı aymazlıkla devam ediyor…


-KOŞ
-loş
-DUŞ
-kuş
-YAP
-yap
-GEL
-kel
-KET
-SIKILDIM diyorum.
yine… hızla kalkıyor yerinden odaya giriyo…kulaklarımdaki büyük kulaklığı çıkartıyor ve kafatasımı çatlatacağını düşündüğüm bir mengene takıyor bu sefer… “sıkılmanın sana faydası yok, tekrar dene” diyor… çıkıyor odadan… eski yerine oturuyor…. tükürür gibi adımı söylüyor… başlıyoruz diyor… tiz bir ses bölüyor beni ikiye susuyorum… başımı çelik duvarlara vuruyor susuyorum… oysa söylenecek ne çok şey var… ama ben susuyorum… şeytan sunar insanlar tercih edermiş… ben de bunu tercih ediyorum… bir sürü görevli geliyor sonra içeriye… ellerimi bağlıyorlar, aralık kapıdan annemle babamı görüyorum susuyorum… gözlerim yarı açık… kadın bu kez anlaşılmadık bir şeyler söylüyor onlara…oysa ben susuyorum… annemin başı babamın sağ göğsünün üstüne düşüyor… susuyorum… susuyor…susuyo… susu... sus…

karşılaşma...

4 Kasım 2009


".......yeşil montlu adam… bekliyor saatlerce aynı sandalyede… sadece et yemeklerine konan kişnişin kuru fasulyeye kattığı ironiye biraz baharatlı diyecek kadar asil... bal rengi gözleri sabah uyanır uyanmaz makineden çıkan kızarmış ekmekte eriyen tereyağıyla karıştırıp zevkin tadına varmaya çağırıyor seni... güldüğünde kaşların altında duran iki ince ballı ekmek dilimi… karışık saçları var… elini içine sokup gezdirme isteği duyuyorsun… adam durgun deniz gibi... dalgaları en dipte arada bir çalkalansa da sabit bakışları aynı devinime ses çıkarmıyor… arada bir taş atıyorsun durgun suya hareket gelsin diye… tedirgin bazen adam… kalp atışını duyabileceğin kadar sessizliğe gömülüyor bazen… dinliyor… var olduğuna bir kanıt da bu belki… dinliyor gibi yapmıyor dinliyor… aynı anda zihninde milyon soru işareti, milyon ne yapacağını bilememe, milyon kaygı var… ama anlıyor…

siyah kazaklı kadın… kadın canlı... kıpır kıpır derinlerde değil dışarıda dalgası… vuruyor hırçınca karşısına ne çıkarsa… koyu kahve gözleri bakıyor öylece… saçlarını toplamış geriye… kimse dokunmasın der gibi… kalbi ağzında atıyor ki bunu belli etmemek için konuşuyor şuursuzca… saatlerce konuşuyor… arada bir susuyor ve anladım diyor anladım… çok iyi anladım… ince ipince bir ipin üzerinde yürür gibi hareketleri düşmek ve düşmemek arasında gidip geliyor… biliyor ki düşse yine kendi kalkmak zorunda olduğu yerden… diz kapaklarına kendi kendine sürecek merhemini… kendi kendiyle konuşacak bir süre sonra…

tekin değil adam… terk etmek bileğindeki bir künye… terk etmediğini de terk ettiriyor zaten bir süre sonra… sahip olduğu tek şey yalnızlığı... iliklerine kadar…

tekin değil kadın… uzak kalmayı istemek kulağındaki bir küpe… hiç çıkarmıyor fi tarihinden beri… sahip olduğu son şey yalnızlığı… sonuna kadar sahip kalacağı… ........"

vakit gecenin yarısını çoktan geçmiş… kalkıyorum koltuktan… önce perdeyi aralıyorum ne göreceğimi bildiğim halde sonra soğuğa inat pencereyi açıyorum… temiz ve sessiz bir hava giriyor içeri sinsice… gece gözlerini dikmiş üzerime "buyur bakalım al sana yeni hikaye" diyor bana… tekrar koltuğuma oturuyorum kalktığım yer hala sıcak… hoşuma gidiyor bu kendi kendime hala varlığımın kanıtını yapmak… odamdaki birkaç eşyadan en sevdiğim yer bu koltuk… yazıda geçen kadın ve erkeği bir şekilde birleştireceğim ilerleyen dakikalarda bunu biliyorum da nasıl yapmam gerektiği konusunda hiçbir fikrim yok… bahse konu olan tüm karşılaşmalar büyüsünü yitireli çok oldu nezdimde… hiç kimsenin, hiçbir şeyin, hiçbir nesnenin beni şaşırtmadığı zaman dilimindeyim artık… kader olabilecekken olması mümkünken senin elinde olmayan bir sebepten ötürü olayın gerçekleşmemesidir diyorum… veya olmasını düşünemediğin bir şeyin olma ihtimali bile zihninde yokken gerçekleşmesi… önce cümlemi tekrar ettiriyor sonra gülümsüyor bana kendince… kağıttan gülümsüyor bana… yazıp yazıp siliyorum… çok da yorma kağıdı diyor… kim? adam... kim? kadın... ikisi de yorgun, enerjisiz...

şimdi bu kadınla adamı karşılaştırma sahnesine yoğunlaşmak mümkün değil…istiyorum oysa... aklım karışık… sanki daha evvel değildi… ne zaman geçti vakit anlamıyorum… az sonra yola çıkacağım… pencereden giren sinsi hava aydınlandı… güneş bugün çok sahte... bunu farkedebiliyor insan... keşke yağmur yağıyor olsaydı... o zaman bu iki yüzlülüğe gıkım çıkmazdı... fotoğrafın negatifi gibi… kendi var rengi yok… ne diyordum? evet karşılaşma hadisesi... belki de hiç karşılaşmamaları gerekiyor... kalsın böyle iyi...

ayrı telden...

17 Eylül 2009


"buraya kadar gelebilmem bir mucize" dedi… hızlıca sığındığı koltuktan bana bakarken… "nasıl başardın peki" diye sordum… "zor oldu aslında bazıları için yerine kullanabileceğim bişeyler bulabildim" dedi… "biliyorsun uyumuyorum geceleri... evvela dişlerimi sıkıp bir bir çıkardım yüreğimdeki yara bantlarını... söz konusu bantlar çıkarken çok acı verdi ama dezenfektan yerine biraz gözyaşı işime geldi doğrusu... önce gözyaşıyla ıslatıyor sonra yavaş yavaş kaldırıyordum hepsini… bazıları kabuk tutmuş hatta onu da fark ettim ama yine de kolay kapanacak gibi görünmüyor ne yalan söyliyeyim… yara bantlarını çıkardıktan sonra yanlışlıkla üstlerini de kapattığım çekmecelere ilişti ellerim… meğer ne çok çekmece varmış içleri ıvır zıvırla dolu olan… sonra yavaş yavaş gözlerimdeki perdeleri de araladım… koyu lacivertten kadife perdelerdi bunlar… gün ışığı çok güçlü geldi ilk başta onlar da rahatsız oldu tabi… eee haliyle yıllardır içinde yaşadığı bir karanlık var… sonra aldım makası elime kestim tutam tutam düşüncelerimi… zaten uçları kırılmıştı, her bir düşünce yeni birine çıkıyordu sanki; çatal çatal oluyordu… bir süre sonra, ben bile içine girememiş olmuştum… yüzüm gözüm açıldı... sandığım şeyleri de atmışım vakti zamanında bir sandığa… sandığı bir açtım ki ne göreyim… hepsi kocaman bedenlere bürünmüşler sanki… yanakları, dudakları, gözleri, bakışları, içlikleri, hiçlikleri, omuzları, bedenleri, yürekleri hepsi, hepsi yangın yerine dönmüş… çok pişman oldum biliyor musun? sandığım şeyler yüzünden bu hale düştüğüme… kapatıverdim kapağını bir tek ona elim değmiyor… eee sen nasılsın" dedi bana… bir eliyle başını kaşırken diğer elinde aynı anda kahve ve sigarasını tutuyordu…hiç beklemediğim anda sormuştu bunu bana… hiç susmayacak sandığım bir anda… ne güzel dinliyordum onu… hani olur ya sınava çok çalışırsın ama soruları gördüğün anda hiçbir şey bilmiyorsun gibi gelir ve birden soğuk terler birikir ya şakaklarına… sen işaret parmaklarınla onları silmeye çalışırken karşındaki seni düşünüyor sanır ya… aynen öyleydi durumum… iki sahipsiz kanat yüreğimde çırpınmaya başladı... “ hala aynı…"(*) "ne şehir değişti ne de kanalizasyonlarından akan... sadece yolculuklar oldu başka şehirlere… turist gezilerinde rehbersiz, anlamsız, sahipsiz ve kimsesiz aslında… bir logar kapağının altından, bir fare gibi şehri keşfetmeye çalışarak… sayısız mekan biriktirdim senin için… belki gideriz umuduyla… sözde sevmediğin bu şehri sana sevdirmeyi başarabilirsem kendimi de sevdireceğimi düşünüyordum… buna neden ihtiyaç duyduğumu ise sorma bana… geçti vakit… küçük deliklerden şehre şöyle bir göz atarak ya da sadece bekleyerek… küçük adımlar içten gelen bir gıdıklanma hissi yaratıyor bu şehre... içinde olmam hoşuna gidiyor biliyorum… oradan çıkmama izin vermiyor sanki... belirsiz bir bekleyiş içinde ben… ve şehri başkaları geziyor yıllardır…” dedim


ve sustum… sustuk…



(*)paganini

karınca kararınca...

27 Ağustos 2009


masamın üzerinde bir sürü karınca var… nereden geldiklerine bir türlü anlam veremediğim türden… bu yazıyı yazarken de çok zorlanıyorum… bileğimin masayla birleştiği anda hemen altında bir karınca oluyor… onları ezmeden yazma mücadelesi ile boğuşuyorum… uzun dikdörtgen bir kağıda yazıyorum; işte bu yüzden çok zorlanıyorum belki de… hava da yapış yapış… insanlar var çevrede uzun uzun esniyorlar ve uzun uzun bakıyorlar birbirlerine… günler uzun… gölgeler kısa… ömür uzun… yaşam kısa… sonra uzaklara dalıyor gözlerim… ne gördüğüm ne işittiğim belirsiz… belki bir kuş kanadı sesi, belki bir çay makinesinin buhar sesi… hayır bir saniye bir saniye sanırım bir nehir sesi bu ses(anlaşılmaz cümleler kuruyorum gittikçe…) belki de bir çağlayan; evet evet çok net duyuyorum bu sesi… ama şu anda işim onunla değil yoksa sayfalarca yazabilirim (karıncalara rağmen) doğanın sesinin ne güzel olduğunu, içindeki güzellikleri, doğanın bizlere anlatmaya çalıştığı her türlü hikayeyi… pekala da yazabilirim buraya doğayı ben temiz tutuyorum diye, tüm çöpleri içimde biriktiriyorum diye… renk renk kutular var içimde diye… mesela; geri dönüşüm kutuları yürek kırıklıklarımı, umutsuzluklarımı, çaresizliklerimi, bekleyişlerimi geri dönüşümde biriktiriyorum, sonra, sonra tehlikeli atık kutum var; kızgınlıklarımı, hiçliklerimi, öfkemi, nefretimi oraya, bir de çevremde olup biten ve artık duyarlılık eşiğimin çok üstüne çıkan her şeyi orada biriktiriyorum diyebilirim… bir de ne idüğü belirsiz kutularım var; boş bakışlar, uykusuzluk nedenleri, çakı, çivi, raptiye, anahtar yarısı, kalp ağrısı nedenleri, yumak, boncuklar, küpeler, kavanoz, kavanoz kapağı, buruşuk çarşaflar, oyuncak bebekler, yastık kılıfları, kulbu kırık fincanlar, amaçsızca yırtılmış kağıtlar, bişeyler karalanmış kağıtlar, süzgeçler, boş abur cubur ambalajları, ucu kırılmış kalemler, tükenen kalemler, paslı oyuncaklar, makas, çorap teki, pinpon topu, tedavülden kalkmış bozuk paralar, çocuk kahkahaları… hepsi hepsi içimde diyebilirim… bu yüzden kırk yılda bir gönlümü açmak zorunda kalıyorum hayatım hava alsın diye… perdeleri usulca çekiyorum, sanki suyun içindeymiş gibi zor hareket edip az işitirim bu günlerde… pencerenin pervazında sinsice oturur içimdekileri görmeye çalışanları kovalayıveririm… es kaza gerçek bir çöp avcısı görürsem hemen pervazdan atlarım yanına işte o an büyük bir ışık huzmesiyle ne var ne yok açığa çıkar içimdeki çöp yığınlarının… ve küçük iskenderin dediği gibi her aşkta dönme dolaptayım ve kesiliyor elektrik ben en tepedeyken… bu dizeyi de açardım sana ama başta da belirttiğim gibi konum bu değil… az sonra masama gelecek yabancıyı düşünüyorum daha ziyade… o yabancıyla asla dirsek temasımın olmayacağından, onun içinden çıkılamaz sandığı derdin aslında ne kadar kolay aşılabileceğinden bahsedeceğim az sonra… cümlelerimi çok özenli seçmem gerektiğinin bilincinde olarak… uzak ama yakın, yakın ama soğuk, soğuk ama samimi, samimi ama yabancı davranmak zorunda kalacağım… gözlüklerimi burnumun üzerine düşürerek ve biraz da gözlüklerimin üzerinden ona bakacağım… göz göze geldiğimiz anda başımı hemen çevirmeliyim… şu anda tek kelimelik cümleler kuramayacak kadar meşgulüm… kendimi tekrar etmekten de çok sıkıldım… oysa o kadar uzun zaman oldu ki aynı masada aynı şeyleri yazdığım… beklediğim o an erken geliyor… masamda önce bir gölge ardından da bir bedenin ağırlığını hissediyorum “nasılsın?” diyor “adamına göre” diye cevaplıyorum…

bir varmış bir yokmuş...

14 Mayıs 2009


……O’ndan özel olarak istediğim notları elimde tutuyordum… kendisi karşımda huzursuz bir şekilde oturmuş dışarıya bakıyordu… “manzaranız çok güzel” dedi birden… “teşekkür ederim” diye yanıtladım onu… sanki o manzarayı ben yapmışım gibi… bana düşen sadece yeni kiraladığım bu odayı kendi zevkime göre döşemek, aydan aya eksiksiz bir şekilde kirayı ödemek, gelen müşterilerime de rahat bir oturma ortamı sağlamaktı oysa… haftalar önce her zaman yaptığım gibi ilk giriş sorumu yöneltmiştim karşımda duran bu kişiliğe “eee tutun bakalım ucundan… bir yerden başlamak lazım… son haftalarınızda neler yaptınız” dedim… kayıtsız , soğuk bir sesle başladı hikayesine… önce ilgimi çekse de sonrasında çok yorulmaya başladım… o kayıtsızca kendini anlatırken; birden yerimden kalktım… pantalonumun üzerinden gömleğimi düzelttim… masanın önüne geçtim ve kalçamı masama hafifte dayadım…gözüm hemen arkasındaki duvarda asılı olan saate ilişti… sonra ona yavaş yavaş siliniyordu yüzü…önce kulakları düştü beni duymasına imkan yoktu artık… ben sorular sorsam da o yanıtsız bırakıyordu beni her defasında…sonra burnu yok oldu, kokumu alamadığına emin olduktan sonra biraz daha yaklaştım ona, maksadım onu daha yakından hissedebilmekti.... öyle ya tüm duyu organlarım yerinde duruyordu … neden sonra yavaşça gözleri düştü… sanki iki yağmur damlasıydı da düştüğü yeri eriteceğinden korkuyordu… bu korkuyu onlar düşerken daha net gördüm…beni takip edemiyor, göremiyordu karşısında ve ben ona bir adım daha yaklaştım… o ise hala konuşmaya devam ediyordu… yüzündeki her ayrıntı düştü ve ben dudaklarının bana ne kadar benzediğini fark ettim birden… olabilir miydi? karşımdaki kişi ben olabilir miydi aslında ? bilemedim… dedim ya tüm detaylar yavaş yavaş yok oluyordu karşımda… bir kelebek hafifliğinde süzüldü sonra dudakları kucağından aşağıya… söylediği son söz hala aklımda “oldu canım!!!” …

… işte böyle, böyle kaybettim onu… sonra masama geri döndüm… koltuğuma oturup az evvel bana hatırlattığı manzaraya diktim gözlerimi… bir süre sonra telefonu elime aldım nedense aradığım hiçbir numara cevap vermiyordu… o an anladım ki aslında yok olan bendim; bildim….

oda...

17 Şubat 2009






Sıradan bir güne uyanmamıştım o gün… aslında uyumamıştım bile… İki delilik arasında gidip geliyordum... Geldiğim yerde kalmalıydım ama olmuyordu. Dün, bugün, yarın… Eskiden şu anda ve gelecek sarmalında sessizce ilerliyordum… (içinde bulunduğum odanın payı bunda çok büyük) Pencerenin önündeki yatağa uzanmış bekliyordum… içimde bir telaş, içimde bin hüzünlü haz, içimde adı olmayan bir varlık haykırıyor, çığlıklar atıyor her tarafa saldırıyordu… ve ne acı ki içimde ne yöne baksam her taraf mahşer yeri gibiydi… susmalar, hıçkırıklar, ağlamalar, feryad, figan ( bu odadan çıkmalıyım)… İki delilik diyorum ya işte bir o kadar da sakindim… yataktaki adama bakıyordum… kıpırtısız , sakin, usul usul yatan adama… yanındaki kadına bakıyordum… kadının şaşılacak derecedeki sakinliğine, gözlerindeki adı olmayan duyguya bakıyordum... içimdeki kargaşa devam ediyordu... omuzlarından tutup sarsmak istedim adamı önce… aklımca yüzüne haykıracaktım gitmemesi gerektiğini… gitmemesi gerekti; beraber yapacak çok şeyimiz vardı; yapamadıklarımıza inat… konuşacağımız çok konu vardı… yarım kalmıştı, yarım kalmıştık… öfkeliydim belki de gitmekte bu kadar ısrarcı olmasına… ömrünün sonuna kadar burada kalmalıydı… onu götürmeye gelen sebebe isyancıydım… masum bir çocuktum yanında "sen de gel" dese kapılıverecektim ona belki de… korkuyordum "gitme" demeye... konuşmaya kalktığımda ağzımdan çıkacak sesten korkuyordum… kendimden korkuyordum… aynı anda çocuk, aynı anda bir genç, aynı anda bir başka kadın oluvermiştim…(odanın duvarları açık renk seçilmiş bir duvar kağıdından yapılmış ama nedense kasvet kaplı gibi) Hazırlıksızdım… sürpriz bir sınav vardı önümde beni bekleyen… çalışmamıştım, böyle bir şey olacağı aklıma bile gelmemişti… yatakta yatan ve gitmekte kararlı olan adam sınav kağıdımdı… ben ise kopya çekmeyi beceremeyecek kadar tecrübesizdim… kapının eşiğindeydim (ama hala aynı odadayım) hayatımın bundan sonraki kısmı bu eşikten geçecekti… eşikten ne içeri girebiliyor ne dışarıda kalabiliyordum… neden sonra adamla göz göze geldik. Korkularımı, öfkemi, sahipsizliğimi, hazırlıksızlığımı, çaresizliğimi gözlerimden okuyacak sandım… başımı çevirdim hemen… bu halimle karşımda duran ve izlemediğim televizyondaki çizgi film karakterlerine benziyordum…taş devrinde, jetgillerin aracıyla, ormanda kaybolmuş, nefret etmekten nefret eden, kırmızı başlığı ile kurtla sohbet ederken , ne yaparsa yapsın Tom' dan kaçamayacak minik fare gibiydim… tüm bunları bilmemesi gerekti… (bu odanın kocaman elleri var ve benim boğazımı sıkıyor) Ama sadece… Oysa… Biz… Sadece…

Dedim ya sıradan bir güne uyanmamıştım o gün. Hatta uyumamıştım bile… İçimin en derininden özenle taşıdım; asla kimseye vermeyeceğim, gözbebeğimde saklı tutacağımı düşündüğüm iki inci tanesini… Onları yağmurlu bir günde, sıradan bir kavşakta beceriksizce, utanarak ve saklamak zorunda kalarak batıya doğru giden bir yola düşürdüm… bir sana, bir bana… (odadaki televizyonu kapattım mı ?)

yarım kalmışlar (III)

29 Ocak 2009

deliler böyle sever...
böyle sever deliler...
biraz oradan biraz buradan ama hep gönülden...
o kadar çok benziyorsun ki...
konuşman,
uysallığın,
gülüşün,
ellerini kullanışın...
yanında ben olmaktan çok korkuyorum...

yarım kalmışlar ( III )

20 Haziran 2008






Bir NEV'i alaturka gecesiydi...Aylardan ŞEVVAL'di ve SAMyeli esiyordu...Sahneye karşı oturuyorduk...Sırtımı dayamıştım koltuğuma ve bana göre yüzlerce dayanağa... Bir garip hayalin peşinden sürükleniyorduk öylesine...Renklerin en kızılıyla en mavisinin birleştiği absürt noktadan ,notaların en bemolü ile en diyezinin birleştiği absürt noktaya yani ; sahneden yüreğimize YANSIMALAR sürüyordu… Bir anons geldi ardından şimdi sırada "MEKTUP" var diye… Kapat gözlerini dedim… Kapat ve bırak kendini bana ve onlara… Farzet ki bu gece bir mektup yazacağız seninle fondaki bu notalarla… Kulağına doğru eğildim… O kadar yaklaştım ki kirpiklerim kulağına değiyordu… nefes sesimle başladım anlatmaya ve sonra başladı her şey;

Sabah serinliğinde ürpererek uyanmışım…Tenimde çiğ tanelerinin ısırıkları…Yeni sağdığım sıcak süt fincanımda şimdi… Evimin verandasında sarılmışım battaniyeme…gözlerimde bir umut, umutla bakıyorum karşımdaki yeşil çayırlara… Gözlerimi kapatıp yalın ayak o çayırlarda koştuğumu varsayıyorum… Ruhumdaki dinginliğin beni sarmasına izin veriyorum usulca… Güneş doğmakta yavaş yavaş… Saçlarımın içinde güneş damlaları… Sonra; sonra çıkıyorum evden, kumsala iniyorum… Uzanıyorum aldırmadan …Tenimde güneş damlalarının ısırıkları… Sırtüstü uzanıp aralıyorum gözlerimi sonsuz maviliklere… Parmak uçlarım bulutlara dokunuyor… Onlardan yeni resimler yapıyorum gökyüzüne… Saçlarımın içinde kum taneleri… Tadını çıkartarak yaşıyorum her anın… Ayak parmak uçlarım suyun içinde… En güzel şarkılarını mırıldanıyor bülbüller benim için kulağımın içinde , ılık nefeslerini yanaklarımda hissediyorum …Oh be diyorum oh be ne güzel huzurluyum… Doğruluyorum sonra… Elimde bir kalem , bir kağıt… Başlayacağım az sonra mektubumu yazmaya… İçimi birden bir tedirginlik kaplıyor? Sahi giriş cümlem ne olmalı? Nasıl anlatmalıyım bu mektupta olup bitenleri?

yarım kalmışlar ( II )

12 Nisan 2008

Anladım o an,
an-lardan değil aslınd-an ibaretmiş yaşam...
anladım an-ılarda kaldım...
hamdım, piştim, yandım...
yandım...yanıldım...
şimdi susma vakti...

yarım kalmışlar ( I )

8 Nisan 2008

Sen köşe başında birden karşıma çıkan cicili bicili bir hediye paketiydin…
özenle yapılmış, ustaca süslenmiş, zevkle kurdelalanmış…jelatinin öyle parlak öyle güzeldi ki pakete baktıkça kendimi görüyor ve beğeniyordum… o kadar ki açmak için tereddüt ettiğim bir hediye paketiydin işte…
İçinden kırık bir palyaço maskesi çıkacağını nereden bilebilirdim ki… İçinden korkulu düşler çıkacağını nereden bilebilirdim ki…
açmasaydım ölürdüm, açtım öldüm…