10 Kasım 2009

havuz problemi...

yanlızlık...
yazın serin,
kışın sıcak bir havuz gibi...
içinden çıkamıyorum...
yüzmeyi bilmiyorum...
can simidim çoktan yok oldu...
nedenini anlamıyorum...

04 Kasım 2009

karşılaşma...


".......yeşil montlu adam… bekliyor saatlerce aynı sandalyede… sadece et yemeklerine konan kişnişin kuru fasulyeye kattığı ironiye biraz baharatlı diyecek kadar asil... bal rengi gözleri sabah uyanır uyanmaz makineden çıkan kızarmış ekmekte eriyen tereyağıyla karıştırıp zevkin tadına varmaya çağırıyor seni... güldüğünde kaşların altında duran iki ince ballı ekmek dilimi… karışık saçları var… elini içine sokup gezdirme isteği duyuyorsun… adam durgun deniz gibi... dalgaları en dipte arada bir çalkalansa da sabit bakışları aynı devinime ses çıkarmıyor… arada bir taş atıyorsun durgun suya hareket gelsin diye… tedirgin bazen adam… kalp atışını duyabileceğin kadar sessizliğe gömülüyor bazen… dinliyor… var olduğuna bir kanıt da bu belki… dinliyor gibi yapmıyor dinliyor… aynı anda zihninde milyon soru işareti, milyon ne yapacağını bilememe, milyon kaygı var… ama anlıyor…

siyah kazaklı kadın… kadın canlı... kıpır kıpır derinlerde değil dışarıda dalgası… vuruyor hırçınca karşısına ne çıkarsa… koyu kahve gözleri bakıyor öylece… saçlarını toplamış geriye… kimse dokunmasın der gibi… kalbi ağzında atıyor ki bunu belli etmemek için konuşuyor şuursuzca… saatlerce konuşuyor… arada bir susuyor ve anladım diyor anladım… çok iyi anladım… ince ipince bir ipin üzerinde yürür gibi hareketleri düşmek ve düşmemek arasında gidip geliyor… biliyor ki düşse yine kendi kalkmak zorunda olduğu yerden… diz kapaklarına kendi kendine sürecek merhemini… kendi kendiyle konuşacak bir süre sonra…

tekin değil adam… terk etmek bileğindeki bir künye… terk etmediğini de terk ettiriyor zaten bir süre sonra… sahip olduğu tek şey yalnızlığı... iliklerine kadar…

tekin değil kadın… uzak kalmayı istemek kulağındaki bir küpe… hiç çıkarmıyor fi tarihinden beri… sahip olduğu son şey yalnızlığı… sonuna kadar sahip kalacağı… ........"

vakit gecenin yarısını çoktan geçmiş… kalkıyorum koltuktan… önce perdeyi aralıyorum ne göreceğimi bildiğim halde sonra soğuğa inat pencereyi açıyorum… temiz ve sessiz bir hava giriyor içeri sinsice… gece gözlerini dikmiş üzerime "buyur bakalım al sana yeni hikaye" diyor bana… tekrar koltuğuma oturuyorum kalktığım yer hala sıcak… hoşuma gidiyor bu kendi kendime hala varlığımın kanıtını yapmak… odamdaki birkaç eşyadan en sevdiğim yer bu koltuk… yazıda geçen kadın ve erkeği bir şekilde birleştireceğim ilerleyen dakikalarda bunu biliyorum da nasıl yapmam gerektiği konusunda hiçbir fikrim yok… bahse konu olan tüm karşılaşmalar büyüsünü yitireli çok oldu nezdimde… hiç kimsenin, hiçbir şeyin, hiçbir nesnenin beni şaşırtmadığı zaman dilimindeyim artık… kader olabilecekken olması mümkünken senin elinde olmayan bir sebepten ötürü olayın gerçekleşmemesidir diyorum… veya olmasını düşünemediğin bir şeyin olma ihtimali bile zihninde yokken gerçekleşmesi… önce cümlemi tekrar ettiriyor sonra gülümsüyor bana kendince… kağıttan gülümsüyor bana… yazıp yazıp siliyorum… çok da yorma kağıdı diyor… kim? adam... kim? kadın... ikisi de yorgun, enerjisiz...

şimdi bu kadınla adamı karşılaştırma sahnesine yoğunlaşmak mümkün değil…istiyorum oysa... aklım karışık… sanki daha evvel değildi… ne zaman geçti vakit anlamıyorum… az sonra yola çıkacağım… pencereden giren sinsi hava aydınlandı… güneş bugün çok sahte... bunu farkedebiliyor insan... keşke yağmur yağıyor olsaydı... o zaman bu iki yüzlülüğe gıkım çıkmazdı... fotoğrafın negatifi gibi… kendi var rengi yok… ne diyordum? evet karşılaşma hadisesi... belki de hiç karşılaşmamaları gerekiyor... kalsın böyle iyi...

02 Kasım 2009

değer...

......başımı göğsüne dayadım… sol yanağımın ıslaklığını hafifçe göğsüne sildim… “sence nerede hata yaptım, neden gitti” diye sordum… saçlarımı okşarken “değer vermek sadece matematikte geçerlidir kızım” dedi babam.....

31 Ekim 2009

işte ben gibi sen gibi...


haftalardır yazmadığım yazamadığım doğru… belki bir süre daha yazamayacağım da doğru… geçenlerde ilk okuduğum mısrada ne diyeceğimi bilemediğim bir şiir geçti elime… ne diyeceğimi ve ne düşüneceğimi bilemediğim bir şiir… tam da o anı kolluyormuş gibi çıkıverdi birden ortaya “elif gibi yalnızım” diyordu ilk mısra… dikkat “elif kadar” değil, "elif gibi" yalnızım… “ne esrem var ne ötrem” diye devam ediyordu… yıllarca evvel bir daha binmemeye and içtiğim bir otobüste önce camını silmiş sonra yanağımı dayamış gidiyordum… şehrin tüm kokusu üzerime sinmişti… yanımızdan geçen başka bir otobüste aynı benim koltuğuma oturmuş ve benim gibi yanağını cama dayamış başka birini gördüğümde de bu şiir zihnimde dolanıyordu “ne beni durduran bir cezmim” otobüsün üzerinde büyük harflerle “BELEDİYE ÖZEL HALK OTOBÜSÜ” yazıyordu… kendi içinde milyonlarca ironiye sahip olan bu tanımlama ile sahipsiz bir kentte olduğumu bir kez daha fark ettim… belediye özel olabilir miydi? özel olabilen bir otobüste halkın ne işi vardı? halkın içine sıkış tepiş doldurulduğu toplu taşıma aracı olan otobüsün hangi özelliği onu özel kılıyordu bilemedim… kendi kendime gülümsediğim anda yandaki otobüsteki şahsın da gülümsediğini gördüm…aynı esanada da “ne bana ben katan bir şeddem var, ne elimi tutan bir harf” mısraları da otobüsle beraber yanımdan geçmiş oldu… tek bir an tek bir bakış ve gülümseme… zilyon şey geçerken üstelik aklımdan son geçen mısraya kaptırdım kendimi… peşinden gidiyordum…"kalakaldım sayfalar ortasında” “elif kadar yalnızım” ….gücüme de gitmiyor değildi hani bu şehri tek başına yaşamak… aklıma her geldiğinde aldığım derin nefesler bir süre sonra kafi gelmiyor yerini kesik kesik ama sık aralıklarla aldığım nefeslere bırakıyordu… yollar bitmiyordu ve ben belki de bininci kez aynı şehirde aynı istikamete giden farklı bir otobüste aynı hisleri taşıyordum…
“işte ben gibi sen gibi” dedim bir başka durakta aynı yanakla karşılaşınca…yanak tekrar güldü bana… otobüse bindiğimde tek damla yoktu burnuma düşen oysa şimdi yanağımı dayadığım pencerede gözyaşlarını görebiliyordum gökyüzünün… onu böylesine içli kılan neydi bilmiyorum… bir bulutun güneşe olan aşkı olabilirdi belki de… belki de aynı mavilikte kalıp aya bir türlü kavuşamayacak olmasındandı… işte ben gibi sen gibi… imkansızlıklar gökyüzünün canını yakıyor o da aklına geldikçe ağlıyordu belki ve biz faniler buna yağmur diyorduk olamaz mıydı? “bir okuyan bekledim, bir hıfzeden belki”“gölgesini istedim bir dostun med gibi…" diyordu şiir şimdi de zihnimde… otobüsten indim… montumun önünü ilikleyip yakalarımı kaldırdım, ellerimi cebime sokup, gemiye doğru yol aldım… yüksek sesle başladım mısraları birleştirmeye :
Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf
Ne anlam katan bir harekem…
Kalakaldım sayfalar ortasında.
İşte ben gibi, sen gibi…
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki…
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
şiirin son mısrası aklıma gelmedi…sonra “işe bak” dedim kendi kendime… “bu şiir ortaya çıktığı andan beri şiir hakkında yazmak istedim olmadı aradan haftalar geçti … kalktım şehir değiştirdim orada bunlar geliyor aklıma” dedim… sesimi bir ben bir de ben duyuyordum sadece… kendi zihnimle kendi içimle konuşuyordum yine… şehir sen kokuyordu… şehir ıslaktı… şehir beni özlemişti… şehir başka bakıyordu bana… şehir sarılmadı bu defa… şehir uzaktan yanağımı okşadı… ve son mısrası da dilimden dökülüverdi “işte bu yüzden sızım elif sızısı…”

16 Ekim 2009

var mı ötesi ? # 1


sen haylaz rüzgarlar önünde şimdi, dudağımda isli bir ıslık ile bu şarkıyı mırıldanıyorum… ben sandığın belki senin yüreğindi… sanmak… zannetmek… zan altında bırakmak… altta kalmak… elbette bunların hepsi çoğaltılabilir… niyetim bu değil şimdilik… gayya kuyusu gibi, içinden çıkılamaz bir zihnim var benim ve ne zaman taş atsam, değil kırk akıllı bir deli bile çıkaramıyor çoğu kez… kaçma isteği ile bu ıslığı dilime dolayıp kendimi şehirler arası yolcu terminalinde buluyorum… artı o şarkı da böyle değil zaten…
sesi çatallı bir kızcağızın sürekli aynı cümleleri okumaktan gına gelmiş bir tonda söylediği “sayın yolcularımız” ile başlayan ; teşekkür ederek bitiren anonsundan sonra etrafıma bakıyorum… insanlar o kadar kanıksamış ki bu konuşan kızı, farkında değiller bile… valizler, yük arabaları, koliler, yiyecek kuyruğunda bekleyen insanlar, dergi gazete kitap telaşına düşmüş emekliler, boş pillerini yeni fark etmiş müziksiz yapamayacak gençler… onlara baktıkça sadece sırt çantamla çıktığım bu yolculuktan ürküyorum… çantamın içinde bir gecelik gecelik, bir günlük eşofman , dört saatlik diş fırçası, on saatlik bir toka ve bolca peçete var sadece… neden sadece bilmiyorum… kallavi bir çantaya ihtiyacım olmadığındandır belki de… hatta kendime bile ihtiyacım yok şu anda…
birbirlerine bakıyor insanlar… doğal bir ihtiyaç ve doğal bir eylem bu burada… sözgelimi kadınların birbirini anlama süreleri dört-beş saniye… tepeden tırnağa bakmaya başladıktan sonra dördüncü saniyede iç çamaşırından giydiğin ayakkabı ölçüsüne kadar hepsini verebilecek yeteneklere sahipler… tangadan, korseye, penyeden, dantelli sutyene, spor ayakkabıdan, terliğe oradan topuklu ayakkabıya kadar… üstelik bir takım içsel düşüncelerle bu dört saniyelerin ardı arkası gelmiyor… erkeklerin ise işleyişi biraz farklı… göğüs ve kalça ölçülerine göre bu zaman dilimi uzayabiliyor veya kısalıyor… eğer yere çömelmiş bir şekilde oturan bir erkeğin önünden geçiyorsanız muhtemelen siz gözden kaybolana veya yeni avıyla karşılaşana kadar kalça loblarınızı birbirinden ayıracak kadar çok zamanı oluyor… konumuz bu da değil… kendimce aldığım tüm önlemler doğru yolda olduğumu söylüyor… kendimle ayrı yollardayım ama doğru yoldayım şu anda…
birkaç lise öğrencisi takılıyor gözüme… okul asılmış belli, etek boyları normalinden biraz daha yukarıda, kravatlar çözülmüş elde tek kitap var, kızlardan biri sol eliyle sevdiğinin (sevdiği sandığının) sağ elini tutarken sağ eliyle de arkasından sarılmış… yürüyüşündeki hava ve bakışlarındaki aidiyet duygusu öyle ki “bu çocuk benim ve ömrümün sonuna kadar da bu böyle olacak” diyor… çok değil üç beş sene sonra bu yaşadıklarının aslında hiçbir şey olmadığını göreceksin diyerek kıçımla gülüyorum haline… üstelik bu çıkarımı yapmam üç saniye sürüyor… çantamdan alelacele bir sigara çıkartıyor ve dudaklarıma yerleştiriyorum, henüz nereye gideceğime karar vermedim… bu konuyu sigaramın eşliğinde düşünmek üzere terminalin dışına çıkıyorum…

11 Ekim 2009

öldün... duyuyor musun?






Hayat bazen çok kolay… bazı şeyleri düşündüğünde söylememek mesela… ya da sonradan aklına geldiği için sustuğunu düşündürtmek... duş perdesinin arkasındaki yoğun gölge kadar yakın ama bir o kadar uzak durabilmek… aradaki boşluklar dolar belki diye.. ama ne zaman ne yana baksam o boşlukların asla dolduramayacağı şeyler de var elbet, olacaktır olmalıdır da… ben beceriksizim kabul ama sen de bir o kadar korkaksın ….

Hayat bazen çok yalan… sana yalan söyledim ilkinde çok dokundu kalbime ama sonra sonra alıştım … ilki zor devamı kolaydır derlerdi de inanmazdım… inandıramazdım… bu hafta senin şehrindeydim ben… sahipsiz bir köpek gibi dolaştım yollarda... ezberini unutmuş bir talebeydim , talep ettim olmadı ben de eyleme geçtim… göz yaşartıcı bombalar vardı her yanda... biber gazın genzimi yakıyordu ama yutkundum ve yola devam ettim… ben kararsızdım kabul ama sen de kolayı seçtin…

Hayat bazen çok temkinli… bunca yıl öğrendiğim tek bir şey oldu… bir binayı sıfırdan asla yapmayacaksın… gidecek , yerinde görecek , içine sinmezse araştıracaksın… üç oda bir salon mu istiyorsun , bir oda bir mutfak mı karar verecek ve alacaksın... hiçbir zaman kendi yaptığın yerde sığınamazsın… mutlaka bir aksilik çıkar, yer olsa ustalar olmaz, banyo bulunsa , fayanslar oturmaz, musluk olsa , elektriği olmaz, maz da maz…çünkü geç kaldık doğru bir yerden arsa almaya… ben temelini kazdım kabul ama sen de bir enkazdın…

Hayat bazen çok iki yüzlü… yürek kal derken dil git diyor… dil kal derken yürek siliveriyor… istenmemek başka bişeymiş anladım... sevgiden öte özlemden acı… ne verdin ne aldın hesapları karıştırdım… önce telefonunu rehberimden kaldırdım, sonra adını sol göğsümün üzerindeki cevherden kazıdım… kendime biraz da zaman tanıdım, bir sigara yaktım ve dudağımdaki son dokunuşunu da dumanla birlikte evrene saldım… ben başarabildim kabul ama sen başaramayacaksın…

Hayat bazen çok tehlikeli… bol virajlı bir sürü yol çıkıyor önüne , hangisini seçeceğin belirsiz, sollama yapamıyor, sinyal veremiyor, tabelaları okuyamıyorsun… ben bir uçurumun kenarında buluyorum kendimi, ve iyice yaklaşıp dibine; düşersem nereye tutunurum diye bakıyorum, tutunacak şey çok görüyorum ama beni taşıyacak dal yok anlıyorum… sen ise uzaktan bana bakıyorsun … ben çok cesurum kabul ama sen de bir o kadar uzaksın…

Hayat bazen çok şekilci; yine de biliyorum ki benim sevme şeklimde bir bozukluk yok… kağıt kesiği gibi seviyorum ben … nasıl, ne zaman, ne olacağı bilinmeyen … her sevgimde kağıdı kendi yüreğime sürtüyorum , kanayan bir yüreğe sahibim bu yüzden … Şimdi yazarımın da dediği gibi senin sevme şeklinin bozuk olduğunu anladım… sevme ve isteme şeklindeki bozukluk yüzünden yüzüme bakamazdın ve bunun farkındaydın… benim ilişki anlayışım bu olmadığı için de ben artık pes ediyorum… her istediğini son kez yapıyorum ve hayatından çıkıp gidiyorum… çünkü ben birinin hayatına kıyısından köşesinden dahil olma çabası veremeyecek kadar kendini ve ne istediğini bilen bir kadınım… istediğin bu değilse de hayatının tam ortasında olmalıyım… bu kez kararlıyım… kendi kendine kazdığın mezarında sana mutluluklar dilerim… ben böyle ansızın gidenlerdenim kabul ama sen de kalmamı hak etmedin….

Şimdi tut bakalım tutabilirsen ellerimden…
*fotoğraflar : birbarfilozofu (by M.Güleray)

09 Ekim 2009

kutlu olsun...


aslında yoksun...

ve bir yıl daha bitti işte...

bardak artık biraz daha boş...

son yudumuna kadar hayatın,

içmekte olduğun her damlanın,

tadını tam olarak hissedebilmeni umarım...

içtiğin çok,

içeceğin çok hayatın olsun...

aslında yoksun,

sağlık olsun....

29 Eylül 2009

erdem...




Bak, birileri giderken yanında götürmüş güvenmeyi, gördün mü? hani sen daha küçükken, uçurtman vardı renkli renkli… ipini tutardın, göğe doğru sen istemezsen uçmayacağını bilmenin verdiği güvenle koşardın alabildiğine... hani sen daha özgürdün kelimelerinde… hatırladın mı? içinden geleni söylerdin, kim ne düşünür, inanır mı yoksa yalan mı der, hiç umursamazdın... bilmezdin ki yalanı o zamanlar... şimdi bu uzaklık ne? altı gün önceki yabancı, dünkü sevgilin, şimdi bu bulanık görüntü… yalan söylemeyi hala beceremeyen kocaman çocuk seni: bal gibi de aşıksın, sırılsıklamsın...


ama bir şeylerin hesapları verilmeli her zaman... geçmişin, geçmişin izlerinin, bugünün… peki, yarının hesabı verilir mi? gerçekleşmeyecek yarının hesabını kim, nasıl verecek şimdi? belki benim evde kedim ağlıyor, mavi gözleriyle... belki çiçeklerim kurumaya yüz tuttu... belki dostlarım kırıldı, nasıl, kim için, nereye diye gönül koydular... belki hayatımın arta kalanı eskittiğim sensiz kısmına hava atıyor… şimdi geçmişimizi hatırlamıyor gibi sevdiğimiz o saniyede, geçmişimizi unutamıyor gibi sevişemememizin hesabını kim verecek?


koltuğa özenlice bırakılmış bir battaniye... örtmeyi kimin daha çok hak ettiğini düşüne düşüne uyunacak lanet bir battaniye... oysa sen koalanın okaliptusa sarıldığı gibi bana sarılmadan, uyuyamamalıydın... madem hissettin şafak sökmeden sessizce gideceğimi, doğru kararı vermemi beklememeliydin... çünkü misafirler hep gider... ev sahipleriyse yatak odalarına dönerler... alışmayı reddediyorum inatla! yaşayarak öğrendim deyip uyum sağlamayacağım şeyler var benim... tekerleğinde dönen fare misali, olanlar olmamış gibi davranıyorum... battaniyeyi karşı koltuğa bırakarak değil, başka yerde yatmayayım diye saklayarak ait hissettirene kadar...


ısıtan, aydınlatan son mum yavaşça söndü... yatmak ve gitmek arasında bir karar vermem gereken zor andayım... aşk ve gurur arasındaki çizgiden biraz daha sol yandayım... seni seviyorum ben, kafam kızınca bavulumu toplamayı değil… ama “Kal de” desem, uykunun en güzel yerinde duyamayacaksın...


ısıtan, aydınlatan son mum yavaşça söndü... sabahı bekleyememiş, sabırsız bir "günaydın" fısıldayıp gidiyorum kulağına ...
m.erdem pürmüslü.
fotoğraf; mithat güleray by birbarfilozofu...



19 Eylül 2009

iyiyim iyi…

(:(:(: ... ʞoʎ ʞılsɹǝʇ ıq wıʎıʎı uǝq

17 Eylül 2009

ayrı telden...


"buraya kadar gelebilmem bir mucize" dedi… hızlıca sığındığı koltuktan bana bakarken… "nasıl başardın peki" diye sordum… "zor oldu aslında bazıları için yerine kullanabileceğim bişeyler bulabildim" dedi… "biliyorsun uyumuyorum geceleri... evvela dişlerimi sıkıp bir bir çıkardım yüreğimdeki yara bantlarını... söz konusu bantlar çıkarken çok acı verdi ama dezenfektan yerine biraz gözyaşı işime geldi doğrusu... önce gözyaşıyla ıslatıyor sonra yavaş yavaş kaldırıyordum hepsini… bazıları kabuk tutmuş hatta onu da fark ettim ama yine de kolay kapanacak gibi görünmüyor ne yalan söyliyeyim… yara bantlarını çıkardıktan sonra yanlışlıkla üstlerini de kapattığım çekmecelere ilişti ellerim… meğer ne çok çekmece varmış içleri ıvır zıvırla dolu olan… sonra yavaş yavaş gözlerimdeki perdeleri de araladım… koyu lacivertten kadife perdelerdi bunlar… gün ışığı çok güçlü geldi ilk başta onlar da rahatsız oldu tabi… eee haliyle yıllardır içinde yaşadığı bir karanlık var… sonra aldım makası elime kestim tutam tutam düşüncelerimi… zaten uçları kırılmıştı, her bir düşünce yeni birine çıkıyordu sanki; çatal çatal oluyordu… bir süre sonra, ben bile içine girememiş olmuştum… yüzüm gözüm açıldı... sandığım şeyleri de atmışım vakti zamanında bir sandığa… sandığı bir açtım ki ne göreyim… hepsi kocaman bedenlere bürünmüşler sanki… yanakları, dudakları, gözleri, bakışları, içlikleri, hiçlikleri, omuzları, bedenleri, yürekleri hepsi, hepsi yangın yerine dönmüş… çok pişman oldum biliyor musun? sandığım şeyler yüzünden bu hale düştüğüme… kapatıverdim kapağını bir tek ona elim değmiyor… eee sen nasılsın" dedi bana… bir eliyle başını kaşırken diğer elinde aynı anda kahve ve sigarasını tutuyordu…hiç beklemediğim anda sormuştu bunu bana… hiç susmayacak sandığım bir anda… ne güzel dinliyordum onu… hani olur ya sınava çok çalışırsın ama soruları gördüğün anda hiçbir şey bilmiyorsun gibi gelir ve birden soğuk terler birikir ya şakaklarına… sen işaret parmaklarınla onları silmeye çalışırken karşındaki seni düşünüyor sanır ya… aynen öyleydi durumum… iki sahipsiz kanat yüreğimde çırpınmaya başladı... “ hala aynı…"(*) "ne şehir değişti ne de kanalizasyonlarından akan... sadece yolculuklar oldu başka şehirlere… turist gezilerinde rehbersiz, anlamsız, sahipsiz ve kimsesiz aslında… bir logar kapağının altından, bir fare gibi şehri keşfetmeye çalışarak… sayısız mekan biriktirdim senin için… belki gideriz umuduyla… sözde sevmediğin bu şehri sana sevdirmeyi başarabilirsem kendimi de sevdireceğimi düşünüyordum… buna neden ihtiyaç duyduğumu ise sorma bana… geçti vakit… küçük deliklerden şehre şöyle bir göz atarak ya da sadece bekleyerek… küçük adımlar içten gelen bir gıdıklanma hissi yaratıyor bu şehre... içinde olmam hoşuna gidiyor biliyorum… oradan çıkmama izin vermiyor sanki... belirsiz bir bekleyiş içinde ben… ve şehri başkaları geziyor yıllardır…” dedim


ve sustum… sustuk…



(*)paganini