12 Ağustos 2009
sayısız kez mektup yazdım sana… sayısız kez göndermediğim; gönderemediğim mektuplarım oldu… kimilerinin üstlerini koyu kara kalemle çizdim vazgeçtim yazmaktan, ; özneyle yüklemi yer değiştirerek yazdım olmadı… hiçbir özne seni anlatamadı hiçbir yüklemde kendimi bulamadım… bir de kimilerini buruşturup çöpe attığım sayısız mektuplarım oldu… sonra yarıda kestim kalem ve kağıdın sevişmesini… bu sefer sayısız kez elektronik ortamda ulaşmaya çabaladım sana… sayısız kez elim gönder düğmesine varmadı varamadı… sayısız kez seni aradım… hayali bir telefonla konuştum zihnimde, numaraları çeviriyor ve açmanı bekliyordum… sayısız kez sana haykırdım “neden!!!?” diye…(gerçekten neydi neden?) olmadı başaramadım… her seferinde gözlerin gerekiyordu bana… (artık bir tek onlar aklımda) buluşamadım gözlerinle… istiyordum ki sessiz kalma bana… konuşamadım sözlerinde… böyle, böyle geçti aylar… arada sırada gelen haberin gelmez oldu… sen de yoruldun anladım… sonra uzak bir yere gittim… kimsenin beni tanımadığı , benim kimseyi tanımadığım… barmen sürekli dolduruyordu; ben içiyordum… ben içiyordum; barmen dolduruyordu… sözde karşımdaki sandalyede sen oturuyordun… ve hayır karşımda değil yanımda oturuyordun ilk kez… beraber çalakalem konuşuyor, yazıyorduk…(geçmişi ve de geleceği) (sen bilemezdin yaşamamız gerekirdi)… ben senin kendini yorduğun benim hakkımdaki yorumlarını (durdur o yorumları!?!?) söze döküyordum sen utanıyordun, sözgelimi ben bu ilişkinin iki kişi olduğunu sanıyordum (sanmak!?!) sen üç kişiydik diyordun(haklıydın) ve ben susuyordum… alışıla gelmiş olarak arkadaşını arıyor beni anlatıyordun ben bunları duymuyordum… gerçek olan tek bir şey vardı; yan yanaydık; içiyorduk… içiyorduk… içiyorduk… sonra barmen beni kaldırdı masadan… o kadar alışmıştım ki itelenmeye hayır demedim bile… sahibine alışmış uysal bir köpek gibi çıktım mekandan… bazen duvarlara tutunuyor, bazen kaldırımların kulağına bir şeyler fısıldıyor, bazen su birikintilerini deniz sanıyor yüzüyordum… yürüyordum veya öyle sanıyordum sokaklarda(yürümek?!?)… aklımda olan tek şey tükendiğimdi… sahtekardım(kim doğru ki?!?)… sahtekardı herkes (ya ben doğru muyum ki?!?)… merkeze geldim sonra... sadece ineceğim yeri söyledim; daha çok anlatacak gücüm yoktu… söyledim ve şöförün hemen arkasındaki koltuğa atıverdim kendimi… yolcular yavaş yavaş biniyordu… en arka dörtlüye üç kız oturdu… birinin sesini sen sandım, kopya çekerken yakalanmış zavallı bir öğrenci gibi dönüp baktım umutsuzca geriye… değildin… sen değildin işte… rahatladım… sesi sana benzeyen kız sürekli konuşuyor, gülüyor, anlatıyor, anlatıyor, anlatıyordu… diğerinin kokusunu sen sandım iyice sığındım oturduğum koltuğa; geriye dönüp bir daha bakmaya cesaretim de yoktu… sonuncusu “sen”di … emindim… ne yapacağımı şaşırdım… minibüste her şey vardı… yaprak, sinek, kahkaha, alkol kokusu, kadın kokusu, erkek kokusu, ten kokusu, ter kokusu, minik maskotların ileri geri sallanırken çıkardıkları sesler, bozuk para sesi, kıskançlık, sevişme isteği, tutku, acele, sıkıntı, minibüs tarifesinin renkli listesi, düşen anahtar sesi, umarsızlık, duygusuzluk, karamsarlık, ters yönden gelen arabanın uzun farlarının sarışın kızın gözlüğünde bıraktığı iz, pet şişe, pet şişe kapağı, bu minibüste şefkat dışında her şey vardı…(bir de ben) bir el beni omzumdan sarstı sonra… şöför bağırarak beni kaldırmaya çalışıyordu… ben ise anlamıyordum nerede olduğumu … aynı anda sen en arkadan bağırıyordun “yapmayın o şu an farkında değil, baksanıza sarhoş”(sarhoş?!?) “…” “banane lan bana mı içti o kadar”, “indirelim mi abi bunu?” diyordu başka birileri…(bunu?!) sonra ayakta duran gençler beni güçlü kollarıyla kaldırdılar olduğum yerden… sen hala bağırıyordun “polisi arıyorum, yapmayın, birileri geçirsin onu karşı tarafa, hadi beyler lütfen” kimse seni duymuyordu sen bağırıyordun “yazık, çok yazık, yazıklar olsun!!!!”
sonra kapı açıldı… beni minibüsten aşağıya attılar… yattığım yerden oturarak baktım yüzlerine… hiç birini tanımıyordum… kalktım, iki adım attım… bir daha baktım gidişlerine… sen de o minibüsle birlikte gittin böylece… sonra zor geldi yürümek caddenin ortasına enlemesine uzanıverdim… postacıyı orada bekledim... belki de sen yazmıştın bana... okumak istedim...
sonra kapı açıldı… beni minibüsten aşağıya attılar… yattığım yerden oturarak baktım yüzlerine… hiç birini tanımıyordum… kalktım, iki adım attım… bir daha baktım gidişlerine… sen de o minibüsle birlikte gittin böylece… sonra zor geldi yürümek caddenin ortasına enlemesine uzanıverdim… postacıyı orada bekledim... belki de sen yazmıştın bana... okumak istedim...


0 kişide semmy' e anlatmış:
Yorum Gönder