acımadı ki...

27 Nisan 2009




ve yine gece... içimde kocaman kocaman soru işaretleri...


cevaplarını bildiğim ama asla duymak istemediğim sorular soruyorlar bana iri cüsseleriyle... çengel şeklindeki vücutlarıyla noktaları arasına sıkıştırıyorlar beni bir mengene gibi ve ben her seferinde çığlıklar atarak kaçıp kurtuluyorum (kurtulduğumu sanıyorum onlardan) ama sorular peşimi bırakmıyor, imkansızlıklar dahilinde bir sürü cevap istiyorlar benden... çıldıracak gibi oluyorum çoklukla... her soru işareti yeni bir soru işaretini doğuruyor; cevabı ise geçmiş zaman kipine takılı kalıyor... öyle yorgunum ki takatim kalmıyor cevaplamaya hiç birini...

ve yine gece... içimde kocaman ünlemler...
her biri dokunuyor bedenime... kah vuruyor, kah itiyor, kah batıyorlar... korkuyorum onlardan... öyle büyükler ki nasıl oluyor da farkına varmıyorum daha önceleri diye hayıflanıyorum kendimce... ikisi ayrı kutuplardan çekiştirirken yüreğimi bir diğeri sürekli saplanıyor... "ah!"lar, "vah!"lar, "eyvah!"lar, "imdat!"lar kifayetsiz kalıyor yüreğimin çektikleri yanında... vaktiyle seni uyarmadık mı?, formüller yazmadık mı sana?, sakın takılma o hoyrat yüreğin peşine diye ikaz etmedik mi seni? diye bağırıyorlar hep bir ağızdan... öyle karanlığım ki takatim kalmıyor gerçekten korkmak için hiçbirinden...

ve yine gece... içimde noktalar...
benek benek kalbim... her nokta sonunda duracak sandığım örselenmiş kalbim... bitişlerin yeni başlangıç olduğuna inandırılan aciz kalbim... bir daha asla diye noktalayıp yeniden uçmaya hazırlanan kırık kanatlar... bir cümle daha bitse , bir tek cümle ile bitse de kurtulsam dediğim işkence dolu geceler... hepsi nokta nokta, nakış nakış işlenmekte... öyle umutsuzum ki takatim kalmıyor geceyi noktalamaya...

ve yine gece... içimde iki nokta üstüste...
devamını bekler gibi... açıklar gibi ne olduğunu, neden olduğunu ve ne olacağını... bir süre sessizce bekleyip öyle olacağını umuyorum en azından... diğer işaretler gelmesin diye bekliyorum hiç olarak... şairin dediği gibi belki de hiç bir şey diye bir cümlenin ortasına terkedilmiş bir kelime gibi...

böyle böyle yitip gidiyor günler... sorular, korkular, bitişler, beklenen açıklamalar... masallardaki şehrazat gibiyim artık... her gece yeni bahaneler uyduruyorum; içinden çıkılamaz , dermansız derdime… binbir geceyi bekliyorum... iki ayrı şehrin nasıl olup da bu kadar buluşma çabası vererek birbirini kandırdığına şaşırıyorum... tereyağından kıl çeker gibi çekiyorum kendimi öyle ki hissetmiyor bile yokluğumu… hala gözyaşı dökebiliyorsam bildiğimden aslında varlığım ile yokluğum arasında onun hayatında hiç bir farkın olmadığını...

sonra gün doğuyor; hiç bilmeden üç kişilik bir dünyada tek başıma varolma savaşı veriyormuşum meğerse anlıyorum... ellerimin bomboş, mosmor ve kötürüm kalması bundandır diyorum sonra... şimdilerde daha iyi tanıyorum kendimi :


ben semmy aşka her zaman kağıt üzerinde "merhaba" diyen cesur kadın... ben semmy aşktan her zaman kağıt üzerinde vazgeçen "elveda" diyebilen yanlız kadın... şimdi sana da veda ediyorum tam da burada bu sayfada... ve eğilip fısıltıyla biraz da korkarak kalbime soruyorum "acıdı mı?" cevap gecikmiyor "ne zaman acımadı ki..."

bencil...




siz bilirmisiniz dostlar içimdeki kocaman yangın yerinin ciğerlerimi nasıl kavurduğunu? ve her aldığım nefes ile o ateşin ne denli alevlendiğini? elbette bilemezsiniz... zaten yazılacak bir hadise de değil bu durum... yaşamak lazım... en azından o ateşin içindeki bir parça olmak lazım... heyhat ciğerlerim seçildi bunun için... kocaman bir şehir hayal ediyorum şimdi…öyle büyükmüş ki mesela beni oradan oraya sürüklüyormuş ama ben istediğimi bir türlü bulamıyormuşum... zaten ne istediğimi de bilmiyormuşum… misal satıcı kız soruyormuş “bir şey lazım mı?” diye ben de cevap veriyormuşum “yarın akşam otobüsüm kalkacak” …bir vapura bindiğimde çaycıya en yakın benzin istasyonunun nerede olduğunu soruyormuşum ya da... belki de sinemaya girerken büyük bir alışveriş merkezinden beraber çıktığım alışveriş arabasını içeri sokmayışlarına içerliyor dudağımı bükerek sessiz gözyaşları döküyormuşum. Olamaz mı? insanoğlunun yaşadığı ya da yaşadığı varsayıldığı her an her şey mümkün görünüyor gözüme... kinayelenme bana, hiç bakma suratıma öyle boş boş… geçenlerde elime bir karikatür geçti geçen dediğim de iki hafta evvel bir hafta sonu, tam da olay olduktan sonra, çok başka bir şehrin arabalı vapurunda, saat hesaplarken, arabanın arka koltuğunda bulmuştum onu... karikatür de aynen şu : bir tane nokta yapmışlar ve o noktaya da bir konuşma balonu çıkarmışlar. “merhaba erkekler beni tanıdınız mı? Ben sizin kız arkadaşınız size çok önemli bir konu anlatırken gözünüzü diktiğiniz tavandaki noktayım” o an için nasıl da anlamlı gelmişti bana…içine tam da o gün düşmüş olmalıyım... şimdi o kara delikten yazıyorum bunları da zaten... hiçbir zaman güneşin doğmadığı o kara şehirde karalıyorum bunları minik kara defterime... konu nereden nereye geldi değil mi? fark ettim... aslında hep bişeyleri fark ederek yaşıyorum da son zamanlarda yaşamayı boşverdim... sadece fark ediyorum ... bu da işime gelmez ise umarsızca omuz silkip uzaklaşıyorum ne varsa çevremde... beni Eminönü iskelesine taşıyan banliyöde oturuyorum sessizce... az evvel ucuza düşürdüm bu koltuğu aslına bakarsan... kısa bir sohbet sonrası sarışın kız dayanamayıp yerini bana verdi...bu sefer yanımda dikilerek önce havalar konulu önsevişme sohbetine sonra ağdalı bir kıvamda devam etmeye kadar götürdü işi... son zamanlarda hissettiği depresif ruh halinin de suçunu istanbul’a yükleyiverdi... hiç umurumda olmadığı halde dinliyor numarası yapmak beni çok yordu ve beni aslında yerini vererek kendini dinlemeye mecbur bırakmış olmasını fark edemedim bile... yaşadığımı anladım ama fark etmeyi unuttum... daha önce söylemiş miydim sana ikisini aynı anda yapamıyorum ben... yani hem yaşayıp hem fark etmeyi beceremiyorum... tıpkı merdiven çıkarken, şarkı söyleyip, sakız çiğnemeyi beceremeyen kişiler gibi (sahi var mı bunlar?) İşte böyle bir anda çıkmıştı o adam da karşıma... uzun narin ve kibar bir görüntüsü vardı... ilk gördüğümde değil ilk karşı karşıya oturduğumuzda anlamıştım; asla yan yana bir koltukta oturamayacağımızı , buna izin vermeyeceğini ve son zamanlarda tüm keşkelerimin mimarı olacağını... ama fark etmeyi bir tarafa bırakıp yaşa gitsin ne kaybedersin dedim... yağmurlu bir gece vaktinde ona gelen telefonla konuşurken sol eliyle düzeltmişti saçımın gözüne giren tutamı , sonra başımı yavaşça göğsüne bastırmış; kabullen demişti bana kendince... bak o zaman da yaşıyormuşum fark etmeyi unutarak... bu yüzden işte boş verdim yaşamayı... geride bıraktığı çöplüğü temizlemeye ne gücüm var, ne de yüreğim artık... o yüzden sadece fark ederek geçiriyorum günleri... asla güneşin doğmadığı , o kara delikten sesleniyorum şimdi... umarak, bekleyerek, gelmeyeceğini , doğmayacağını fark ederek... başka ne işim var ki artık?

?

11 Nisan 2009

yoktan varedecekken yok olduk...

aramıza düşen çığı ısıtıp eritemeyecek kadar yorgunum artık...

hem yaratmak Allah'ın işi

ne diye burnumuzu soktuk ki?

yüzden...

26 Mart 2009

o kadar çok korkuyorlardı ki ilişkilerinden,


aynı fotoğraf karesine giremeyişleri


belki de bu yüzden...


o kadar çok soğumuşlardı ki bedenlerinden ,


aynı yatağa korkusuzca girişleri


belki de bu yüzden...


dayanıksızlardı, dayanaksızlardı


iki ayrı şehrin bi yakasını bir araya getiremeyişleri


belki de bu yüzden...


aynaya korkusuzca bakamayışları ,


dudaklarındaki esrik tad,


belki de bu yüzden....

yüzden...

25 Mart 2009

hisdüşüm...

27 Şubat 2009



“merak etme korkulacak bişey yok” dedi… “bu gece evinize çıkartalım sizi, gidin, düşünün ve karar verin… yarın gerekli işlemleri başlatırız” diye ekledi yumuşak, sakin ses tonuyla…

odasından çıktığım anda nereye, nasıl, ne amaçla gidebileceğimi bulmam uzun süremi aldı… arabamın başına geldiğimde de aynı kadını görüyordu, zihnimdeki artık bir yabancıya ait olduğunu düşündüğüm gözler… güç bela eve geldim… yarınımın olmaması için dua etmek boşunaydı, bunu saatler geçtikçe daha iyi anlıyordum… bir süre bir şeyler yazabilirdim belki… kalemin kağıtla seviştiği dağınık masada şunlar yazılıydı : “Sürekli kendimle konuşmaktan çok yoruldum. Her gece minik mumlar yakıp bakalım kaç dakikada bu dört duvar alev alır diye düşünmekten de çok yoruldum. Yarını düşünerek yaşamaktan daha çok yoruldum. Aslında hep yorgundum… boşluktan olsa gerek sürekli aynı kadını görüyorum... Duvarın dibine sığınmış ellerini ovuşturuyor... ileri geri sallanıyor saçlarını çekiştiriyor ve hep aynı şeyi tekrarlıyor “geçecek biliyorum, geçecek biliyorum” … "tekrar başa dönemem” diyor... “en başa dönemem…” kliniğe yattığında da aynı şeyi tekrarlıyor… “ ……………..” doktorlar yaptıkları tüm tetkiklerde elle tutulur gözle görülür tek bir sonuca ulaşamıyorlar… kolları yediği sözde kas gevşeticiler, morfinler yüzünden artık delik deşik , mosmor… işte sürekli aynı kadını görüyorum…” işe yaramıyordu…

bu gün yaptığım görüşmede eğer doğru kararı verebilirsem bundan sonra bu tip şeyler yazamayacağıma kanaat getirdim. neden böyle şeyler yazıyordum ki ? beni görenler ile beni okuyanlar ve beni anlayabilenler diye bir gruplama yaptım aklımdan… beni anlayabilenler kısmında bir tek kişinin adı olması biraz rahatsız etse de gruplamayı tekrar yapamayacak kadar yorgun hissediyordum kendimi… vaktiyle lambadan çıkan cine isteklerimi sunmuştum o ise “bir saniye hemen döneceğim” diyerek tekrar lambaya dönmüştü... yıllar oldu ne dönen var ne de olup biten… bacaklarımı koltuğun kenarından sarkıtarak kaloriferin üzerine ayaklarımı dayadım… yanan mumun tavandaki aksini izleyerek bir süre durdum öylece… fonda leonard cohen vardı… bana benzeyen bir sürü kişi içimde kırmızı şemsiyeleriyle müziğe uygun ritmik hareketlerle dolaşıyordu… ben ise kazağımın kollarından ellerime eldiven yapmış ceplerime koymuş bakıyordum bir köşeden onlara kayıtsızca… sabah oldu…

parmaklarımı koltuğun kenarında hareket ettirdiğim sırada kendime bir piyano virtüözü süsü vererek içimdeki şarkıyı çalıyordum… telaşla aynı odaya girdi… “özür dilerim beklettim” dedi… bu odanın dünden tek farkı bendim… masasına oturdu ve gözlerini gözlerime dikerek “evet… hazır mıyız?” dedi… ben hazır mıyım? asıl doğru olan soru... yani kendime sormam gereken soru… konuyu “biz” yapmaya hiç gerek yok… “birinci tekil şahıs üzerinden devam edelim” dedim içimden… bunları anlamasını bekler gibi yüzüne dikkatle baktım… tam arkasında duran tabloya ilişti sonra gözlerim… bir kadın vardı tabloda saçlarının başladığı yerde sarı yapraklar, sarı yaprakların başladığı yerde masmavi gökyüzü, gökyüzünün başladığı yerde fırtınalı bir okyanus, okyanusun başladığı yerde hareket halindeki yunuslar vardı… ellerinde yarım açılmış bir inci istiridyesi tutan bu kadına baktım… bu kadına ve kendi çaresizliğime baktım… bu kadında dünden bir iz aradım ; sürekli aklıma gelen diğer kadını aradım… yoktu… “hazırız” dedim kendimden korkarak… kimle hazırım? Biz diye bahsettiğim şahıs kim? Ben, içimdeki ben, onun içindeki ben, daha içindeki ben… her yol bana çıkıyor galiba da ben bir yere çıkamıyorum… oysa methetmek gibi olmasın ama ömrümde çok da fazla keşke yok, telaşe yok, kararsızlık yok… tamam yalan söyledim. içimde aslında yok yok… çingenin koca boşadığı gün gibi her yerim… yüzümde geç kalmışlığın izleri bu kadar derin olmasa bu odada ne işim var değil mi? aklıma sıcak taşların üzerinde yattığım o büyülü olimpos gecesi geldi, yıldızlara dokunduğumu sandığım gece… bir yıldız kaydı o gece, yalnız benim gördüğümü, yalnız benim fark ettiğimi, bir tek bana, benim için kaydığını düşündüğüm yıldız! ve ben o gece o yerde bir kez daha fark ettim ki; benim yaşamım telaşeler üzerine, benim yaşamım ikircikler üzerine, benim yaşamım kararsızlıklar üzerine ve benim yaşamım isyanlar üzerine! çünkü yıldız kaydığında telaşeye düşen bendim, ne dileyeceğini bilemeyen ben, ne istediğini bilmeyen yine ben ve yıldızın kayışına istinaden bu halime isyan eden bendim… bu odadan çıktığımda her şey çok farklı olacak…

“şurayı imzalayın, bir de şurayı, bu kısma da adınızı soyadınızı ve adresinizi yazarak imzanızı atın lütfen” dedi… gülümsediğini zanneden ama ağzını açtığında beni içine alacağını düşündüğüm samimiyetsiz kız… denileni yaptım… bir başka odaya girdim… isteksiz bir fahişe gibi sessizce üzerimdekileri çıkarttım, bana verilen yeni kıyafetlerimi giydim ve bir süre daha bekledim… aynı telaşla yine odaya girdi “güzel hazırız …” dedi… yine yanlış … ben hazırım ben… “uyanık mı olacağım?” diye sordum… “senin kararın , çok acımayacak , olay bittiğinde daha iyi anlayacaksın zaten” dedi.. "iki yerden gireceğiz, bir beynin hizasından diğeri de kalp hizasından”

Uyanıktım… gerçekten söylediği kadar basit oldu… iki “çıt…” sesi duydum…

Böyle anlatıyordum işte arkadaşlarıma hislerimi aldırdığım o günü… herkes merakla beni izliyordu o saatler… bir ara telefonum çaldı açtım, dinledim, cevapladım, kapattım sonra… filanca ölmüştü… gelen telefon bunu söylüyordu… sanki filanca hep ölüyormuş da o gün bir daha ölmüş gibiydi benim için durum…


devam edemedim....

darağacı...

"Çözemedik gitti" yazın dedim mezar taşıma...
"neden ki ? " dediler...
ben de çözemedim o yüzden dolandım ya kendi darağacıma...

böyle bir şey karşına kaç kere çıkar?

17 Şubat 2009

İçimde garip bir his var... sanki onunla karşılaştığımda her şey birden karışacak gibi...belki de onunla çoktan karşılaştım... mesela dün onu gördüm... gözlerimi kısarak ona doğru baktım ve net anlaşılır cümlelerle “seninle dün yolda çarpışmamız gerekiyordu” dedim. Karşıdan koşaradım geliyordun... ben de her hangi bir vitrinin önünden geçerken kendi silüetime bakıyordum... sol omuzum sağ koluna çarptı kucağımda taşıdığım dosya yere saçıldı birdenbire... o'nun elinde taşıdığı poşetin sapı koptu... çerle çöpü birbirinden ayırmaya çalışırken gereğinden fazla gergindik... ne ben konuşabildim ne de o... birkaç kez o da ben de denedik... gerçekten konuşmayı denedik... ama titreyen ellerimizi birbirine dokundurmak daha cazip geldi... hem de oracıkta... sonra bir an geldi kendimi aptal gibi hissetmeye başladım... çünkü birbirimizi hiç tanımıyorduk... ama ömrümüz boyunca birbirimizi tanıyormuşuz gibi dokunuyorduk... o anı yıllar sonra bile hatırlayacağımızdan emindim... birbirimizle karşılaşana kadar ilk görüşte aşka inanmadığımızı anlatacaktık...
Ama aramıza şişko bir kadın girdi... ben kendime bakarken o da elindeki kağıt parçasını burnumun dibine sokarak “buraya giden arabalar nereden geçiyor yavrum” dedi... ben de elime aldığım kağıt parçasına anlamsızca bakarken onun kolu teyzenin omzuna çarptı ve hiç bişey olmamış gibi yola devam etti... şişko teyze ile birlikte kalıverdim vitrindeki aksim beni izlerken... elde tutmaktan ve sıkmaktan nemlenmiş ve yazıları artık dağılmaya yüz tutmuş kağıda anlamsız gözlerle bakakaldım öylece…
Bu beklenmedik zamanlama hatasının ikimizin de hayatından neler çaldığını sonradan fark edecektik... artık yollarımız uzun yıllar kesişemeyecekti... tabi, bu güne kadar…
yıllar yıllar önce o yolda tanışmamız gerekiyordu... şu anda seninle divanımızda birlikte oturuyor olacaktık... kitap okurken birbirimizin ayaklarıyla oynayacaktık... gömleklerini giymeyi, kabus gördüğünde seni uyandırmayı, herhangi bir şeyimi kaybettiğimde sabırla bana yardım etmeni, şiir gibi bir filmi tek başım(n)a değil omzunda izleyebilmeyi isteyecektim... kavga ederken bile sana bakarken gülümsemeyi, tam o esnada yaptığın herhangi bir kelime hatasına katılarak gülmeyi ve o agresiflikle yatakta saatlerce sarmaş dolaş seninle uyumak ve bir kez daha sana hayran olmak isteyecektim... önümden merdivenden çıkarken kıçını çimdiklemek isteyecektim... adımın bir önemi yok sen bana sadece senin söyleyeceğin bir isim tak... varsın toplum içinde söylemekten çekineceğin kadar uçuk bir isim olsun... bana aşık ol. seninle uzun zaman önce tanışmamız gerekiyordu... çok zaman kaybettik...

oda...






Sıradan bir güne uyanmamıştım o gün… aslında uyumamıştım bile… İki delilik arasında gidip geliyordum... Geldiğim yerde kalmalıydım ama olmuyordu. Dün, bugün, yarın… Eskiden şu anda ve gelecek sarmalında sessizce ilerliyordum… (içinde bulunduğum odanın payı bunda çok büyük) Pencerenin önündeki yatağa uzanmış bekliyordum… içimde bir telaş, içimde bin hüzünlü haz, içimde adı olmayan bir varlık haykırıyor, çığlıklar atıyor her tarafa saldırıyordu… ve ne acı ki içimde ne yöne baksam her taraf mahşer yeri gibiydi… susmalar, hıçkırıklar, ağlamalar, feryad, figan ( bu odadan çıkmalıyım)… İki delilik diyorum ya işte bir o kadar da sakindim… yataktaki adama bakıyordum… kıpırtısız , sakin, usul usul yatan adama… yanındaki kadına bakıyordum… kadının şaşılacak derecedeki sakinliğine, gözlerindeki adı olmayan duyguya bakıyordum... içimdeki kargaşa devam ediyordu... omuzlarından tutup sarsmak istedim adamı önce… aklımca yüzüne haykıracaktım gitmemesi gerektiğini… gitmemesi gerekti; beraber yapacak çok şeyimiz vardı; yapamadıklarımıza inat… konuşacağımız çok konu vardı… yarım kalmıştı, yarım kalmıştık… öfkeliydim belki de gitmekte bu kadar ısrarcı olmasına… ömrünün sonuna kadar burada kalmalıydı… onu götürmeye gelen sebebe isyancıydım… masum bir çocuktum yanında "sen de gel" dese kapılıverecektim ona belki de… korkuyordum "gitme" demeye... konuşmaya kalktığımda ağzımdan çıkacak sesten korkuyordum… kendimden korkuyordum… aynı anda çocuk, aynı anda bir genç, aynı anda bir başka kadın oluvermiştim…(odanın duvarları açık renk seçilmiş bir duvar kağıdından yapılmış ama nedense kasvet kaplı gibi) Hazırlıksızdım… sürpriz bir sınav vardı önümde beni bekleyen… çalışmamıştım, böyle bir şey olacağı aklıma bile gelmemişti… yatakta yatan ve gitmekte kararlı olan adam sınav kağıdımdı… ben ise kopya çekmeyi beceremeyecek kadar tecrübesizdim… kapının eşiğindeydim (ama hala aynı odadayım) hayatımın bundan sonraki kısmı bu eşikten geçecekti… eşikten ne içeri girebiliyor ne dışarıda kalabiliyordum… neden sonra adamla göz göze geldik. Korkularımı, öfkemi, sahipsizliğimi, hazırlıksızlığımı, çaresizliğimi gözlerimden okuyacak sandım… başımı çevirdim hemen… bu halimle karşımda duran ve izlemediğim televizyondaki çizgi film karakterlerine benziyordum…taş devrinde, jetgillerin aracıyla, ormanda kaybolmuş, nefret etmekten nefret eden, kırmızı başlığı ile kurtla sohbet ederken , ne yaparsa yapsın Tom' dan kaçamayacak minik fare gibiydim… tüm bunları bilmemesi gerekti… (bu odanın kocaman elleri var ve benim boğazımı sıkıyor) Ama sadece… Oysa… Biz… Sadece…

Dedim ya sıradan bir güne uyanmamıştım o gün. Hatta uyumamıştım bile… İçimin en derininden özenle taşıdım; asla kimseye vermeyeceğim, gözbebeğimde saklı tutacağımı düşündüğüm iki inci tanesini… Onları yağmurlu bir günde, sıradan bir kavşakta beceriksizce, utanarak ve saklamak zorunda kalarak batıya doğru giden bir yola düşürdüm… bir sana, bir bana… (odadaki televizyonu kapattım mı ?)

mini itiraf...

2 Şubat 2009

eskiden blogumda yazdıklarım sonrası beni tanıyan veya tanımayan bazı kimseler ; kendilerini yazılarımda bulduklarını ifade ederlerdi... -di' li geçmiş zaman kullanmam elbette bir tesadüf değil... çünkü kıyas yapabileceğim bir de şimdiki zaman kipi var... misal ; şimdilerde yazıyorum ve baştan sona okuduğumda ben bile içinde kayboluyorum... kiiii okuyanlar kendilerini mi bulacak? (hangi şaşkın kendini bulacakmış şaşarım )
gösterge tablosuna dikkatli baktığımda farkettim ki -yoka gittiğim bu günlerde- azami hız sınırlarını aşıyorum... dikkat her an vahşi hayvan çıkabilir...

patchwork (kırkyama)

1 Şubat 2009

Değişik bir şey olsun istiyorum. Bugüne kadar yazılmamış, okunmamış bir şey olmalı.
İçini ısıtmalı mesela okurken, heyecandan ellerin titremeli, belki de korkmalısın okuduklarından( hiç korkmadığın kadar) , için ürpermeli, sonra üzülmelisin, istemesem de kırmalıyım seni.Kah o küçük kız çocuğu olmalısın her kelimemde ellerine hayatı verdiğim, kah kadınım olmalısın ömrüne ömür biçtiğim, kah dostum olmalısın içimi dökebildiğim…Ve bu hikayeyi bitirdiğinde yüzünde en ufak bir detay kalmamalı, terin kurumalı üzerinde, göz yaşların kurumalı yanaklarında, kalbinin sesini artık duymamalısın. Hikayeyi okumadan önceki sen ile bitirdikten sonraki sen aynı ama farklı olmalısın. Dört mevsimi bu süre zarfında yaşamalısın mesela üşümelisin sözlerimin soğukluğunda, için kıpır kıpır olmalı ilk baharda açan çiçekler gibi, bir gülüşümle yeniden ısınmalı kalbin ve gittiğimde tüm yapraklarını dökmelisin…

Başlamadan önce sadece şunu bil şu anda ikimizin de ruh hali aynı…Yani ben de en az senin kadar heyecanlı , çocuk, adam, üzgün, kırgın, mutluyum…Belki de budur bizi birbirimize çeken…


Birisi başıma vuruyor taze sıcacık bir şey akıyor boynumdan aşağıya, oradan omuzlarıma sonra yol ikiye ayrılıyor ve bir kısmı sırtımın oyuğundan kalçalarıma, bir kısmı ise göğüslerimin arasından göbeğime doğru süzülüyor…süzüldükçe donuyor besbelli ama kaynağı her ne ise devam ediyor taze, sıcak ve dikkatli bakıldığında çürümüş vişne rengini anımsatan kanın akması….O görüntüyü gördüğümde irkiliyorum ve ürküyorum…


Ellerim merkeze; acının ve kanın merkezine doğru yola çıkıyor…Tüm bu olanlar milimetrik saniyelerle ve hatta saliselerle oluyor…Artık tahammülüm kalmadığında bu acıya; birden avazım çıktığı kadar bağırıyorum,bağırıyor ve hıçkırıklarla ağlıyorum…öyle çok ağlıyorum ki nefessiz kalıyorum…ve o boşlukkkk…

Açıyorum gözlerimi terden sırılsıklam olmuşum ve fark ediyorum ki aslında ağlama sesi benim sesim değil elimdeki çalar saatin o deli edici sesi... yatağımın başına yine gözü kapalı saati almaya çalıştığım için başımı vurmuşum…Eskiden böyle değildim ben rüyalarımı bıçak gibi tek seferde kesebilirdim ve sevinçle açardım gözlerimi yeni sabahlara…heyhaaat demek ki ruhumda bişeyler değişiyor…

Saat 6:45 Sıcak yatakta yalnızlığımı gidersin diye bulduğum formüle yani rulo şekline getirdiğim küçük bir bebek battaniyesine sarılmış öyle bakıyorum etrafa..Aklımdan geçen düşünceler hiç de yabancı olmadığım şeyler…yapılacak işler , edilecek telefonlar, yeni fikirler….ve bir de kahredici özlemin... Birazdan yapacaklarımı ezbere biliyorum…


Saat 7.20 Kendi hazırladığım mini kahvaltımı (kendime göre yine) yapıyorum... Günün ilk sigarası elimde…İlk yakışımı ertelesem bile sonuç değişmiyor "hayır kullanmıyorum" cevabını veremiyor dilim… iradem yine yeniliyor buna ve sabah sabah ilk yenilgimi de alıyorum böylece…

Saat 7.25 giyiniyorum ve bazen giyinmeyi dünyanın en büyük problemi zanneden kadınları anlamıyorum..Ne fark edecek ki?! Örtünmeyi amaç zanneden ve üstündekilerle itibar veya saygınlık kazandıklarını düşünen zihniyetleri de anlamıyorum... Belki "ilk intiba önemlidir" deyimi de doğru...ama yine de gereksiz…Sabah sabah ilk çelişkimi de yaşıyorum böylece...


Saat 7.45 Servis gecikiyor her zamanki gibi... Muhabbete önsevişme "günaydın" "hava serin değil mi?" "servis ne zaman gelecek acaba?" "çalışmasak ne iyi değil mi?" soruları havada asılı kalıyor tarafımdan...



Saat ikibindörtyüzon…eve geleli çok oldu... uykularım delik deşik...

Eeee yazıma neden böyle bir giriş yaptığımı biliyor olmana rağmen yine de yazmak istiyorum; gördüğün gibi senin hayatından hiç farkı yok benim yaşadıklarımın… Yukarıda okudukların benim dünümdü, geçen hafta da aynı şeyler olmuştu, muhtemelen yarında aynı şeyler olacak… yani demem o ki sen de benzer şeyler yapıyorsun ve ortada var koskocaman bir hiç… ortamlar farklı sadece.


Mesela ben İstanbul'un içinde SEN olan herhangi bir semtinde kahvaltı yapmak isterim, belki iyi bir film izlemeyi, keyifle ve sesini özgürce açarak müzik dinlemeyi, sevdiğim dostlarımla sohbet etmeyi ya da çocuklarla uğraşmayı isterim… Sen de benzer şeyler istiyor olabilirsin… ancak ikimizin de istediği fakat olanaklarımız olsa da yapamadığımız şeyler bizi buluşturan ortak payda… işte bu azınlıkta bizleri anlayan (gerçekten) insanlar bulmayı istiyoruz fakat bu çok zor… elimizde bir ayna olduğunu varsayıyorum sen bana karşı tutuyorsun o aynayı ben de sana karşı böylece birbirimize baktığımızda yine kendimizi görüyoruz sana karşı duyduğum acizane böyle bir his bu…

hep aynı eziyet değil mi? hep suçlayan biziz suçlanan hayat... aslında öyle değil işin özü ben biliyorum ne yapmam gerektiğini ama yap(a)mıyorum... bu satırdan sonra yazdıklarımı anlayacağına eminim eğer alt yazı geçmem gerekirse yada anlayamadığın noktalar olursa paylaşman yeterli olacak benim için hemen detayları yazacağım sana; galiba kaybetmek korkusu ağır geliyor bana…geçmişimi kaybetmek, geleceğimi kaybetmek, şimdiyi kaybetmek…ya da ya da belki de SENİ KAYBETMEK… işte bu ağır geliyor olabilir bana…. Biliyorum diyeceksin ki kaybetme korkusu olan bi insan hayatta ne yapabilir ki?nasıl yaşar bu korkuyla? "Bilemem" diyeceğim ben sana arada bir uçurumun kenarından aşağıya bakar belki, belki herşeyi göze alır sıfırdan başlar, belki kendisine ayna tutan insanın yanında olmasını ister, belki yazdıkları ve yaşadıkları hep aptalca olur belki de........




Peki bu durumda elimden ne gelir ki?bir filmde izlemiştim..kapalı bir yerde kalıyorlar,her taraf cehennem , malum amerikalılar (lanet olası) her zaman kahramandır ve ülkelerini kurtarmak zorunda olan insanlardır,birileri geliyor,telsiz bağlantıları kopuyor , ağlayanlar,bağıranlar istavroz çıkararak yüce isaya dua edenler bir hengamedir gidiyor anlayacağın...., bombalar var etrafta ve patlamaması için acele etmeliler zaman çok kısa ve diyor ki birine "hadi acele et" öteki cevap veriyor "elimden geleni yapıyorum" diğeri tekrar diyor ki "hayır dostum elinden geleni yaparsan ikimizde ölürüz""elinden gelenin en iyisini yapmalısın!!!" keske sana diyebilsem doğru tel kırmızı olan onu kesersen yaşarız diye... ama o kadar arapsaçı ki her tarafım hangi telin nereye bağlı olduğunu bile bilmiyorum unuttum gitti… Sana her şeyi anlatıyorum aslında ama öyle bişey ki bu bazen aptalca bulabilirsin diye susuyorum… Sen de bir konuşsan çözüleceğim…


Semmy notu: Devam edeceğimi biliyorum…Bu yazıyı sen yazmışsın gibi her şeyi her detayı yazabilirim… ama ben bunları tahmin etmek değil senden duymak istiyorum. O yüzden de geri kalan kısmı sana bırakıyorum…ister devam et ister okumamış say. Senin tasarrufunda… ne yaparsan yap sorgulatma ama bana… bekletme de…

30 Ocak 2009

Sesinin bana yetmediği anlar oluyor... böyle anlarda içimle konuşmaya başlıyorum derhal. içim senin sesinin taklidini yapıyor bana. ben de ona ayak uyduruyorum. bi sürü şey konuşuyoruz... bi görsen bazen yüzüm kızarıyor hatta , bazen duygulanıyorum, bazen ağlamak geliyor içimden... ama sen bakma bana... deliler böyle seviyor işte... böyle seviyor deliler...

yarım kalmışlar (III)

29 Ocak 2009

deliler böyle sever...
böyle sever deliler...
biraz oradan biraz buradan ama hep gönülden...
o kadar çok benziyorsun ki...
konuşman,
uysallığın,
gülüşün,
ellerini kullanışın...
yanında ben olmaktan çok korkuyorum...

tut ki....



soru sormak bir tarafa; cevapsız sorular sormak daha çok acıtıyor sanırım... inanmak insanın hayatını kolaylaştırıyordu hani? varsayımlardan çok yoruldum... dingin, sessiz, nefessiz bir dönem bu... nefessiz çünkü tuttum nefesimi; şimdi sadece kalp atışlarımı dinleme vakti... cevapsız sorular "ne oldu?", "ne hissettin?" , "konuşmak ister misin?" .... istemem konuşmak istemem... olan bişey yok... hislerim var sadece... acıtma işte beni... içinde bulunduğum durum bir bilinmezlik, bir çok gördüm ben bunları hadisesi, ucu bucağı olmayan... sen sadece ellerimden tut... tut ki geçmiş hiç yaşanmamış... tut ki beraber doğmuşuz aslında sen küçük prensmişsin mesela çölü çok güzel bulan, içinde çiçeklerin olduğunu hayal eden... tut ki ben clementine olmuşum birden geçmiş tüm kayıtları kollarında silmek isteyen... ne çıkar? bişey çıkarmayalım gel... tut ellerimi... bak geldin gidiyorsun işte... hafızamı yine zorlayacak dakikalar silsilesi ile bırakacaksın beni az sonra... minik bir kedi penceremin dışında umutsuzca bana bakıyor... kedi umutlu aslında ( bu soğuktan kurtarır mı acaba beni? belki içeri alır ha ne dersin?)... tuhaf umutsuz olan benim... üstü açık bir arabada başıma bağladığım fuların hızla uçması gibi geçiyor yanında zaman... zaman zaman da aklımdan geçiyorsun öyle işte... tek katlı bir evin penceresinin önünden geçer gibi belli belirsiz görüyorum seni... umutsuzca geçiyor zaman... alt yazılı bir film yaşamlarımız... birbirimizin her hareketini görüyor ama senkronizasyonu tutturamıyoruz bir türlü... aslında ikinci kez izlediğimizde daha çok zevk alacağız inan buna... yönetenin olmadığı , yönetmenin bulunmadığı iki kişilik bir senaryo bizimkisi; her karesinden ayrı ayrı zevk aldığımız, alacağımız... o yüzden sorma... acıtma...tut ellerimi... tut ki en önden ayırtmışız yerlerimizi ikinci bir şans vermişiz yaşamlarımıza yanımızda patlamış mısır ve bolca tuz ; gözyaşlarımızdan birbirimize sunduğumuz... hadi sorma... acıma, acıtma... tut ellerimi...

kadın...

28 Ocak 2009



ilham denen kaçağın gelmesi bu sefer uzun sürdü... oysa arada sırada dışarı çıkar , gezer, hazırladığım uzun alışveriş listesini toplar geri gelirdi... bu yüzden şu sıralar ona kaçak diyorum işte... belki canım gerçekten yanmadığından olsa gerek geç kalması... belki de içimde biriktirdiklerimle dışımda yaşadıklarımın bu kadar birbirinden bağımsız olması ile alakalıdır...




bu gün tam beş yıl öncesinde üyeliğimin bulunduğu bir siteye tekrar girdim... yazdıklarımı ne çabuk unutmuşum... kendime şaşırdım... yurdumun asi kızı... nelere öykünmüşsün öyle, öylesine... Ne sıkıyormuş seni? Ne yıkıyormuş dünyanı hesapsızca? Ne kolay kırılıyormuş minik yüreğin? heyhaat şimdilerde sınırlarda yaşıyorsun oysa... Tüm o yaşadıkların korkak ama cesur görünen, zayıf ama güçlü olduğu varsayılan, sahipsiz ama ait olmak isteyen bir kadın yaratmış... seni seninle baştan yaratmışsın yani... vay canına içimdeki kadına... odanın bir köşesine sinmiş şimdi o kadın... bacaklarını karnına çekmiş, ellerinin arasına almış başını... iri , kocaman, gece gözleriyle bakıyor şimdi gelecek günlere...

aşk ayağına kadar gelmiş ve ilk kez kapıyı ardına kadar açmış şimdi... karşısında durduğu dev aynasının aslında onu minicik gösterdiğini görmesi uzun yıllar öncesinde kalmış...

uysa da oldu uymasa da...

14 Ocak 2009

elbet bir gün buluşacağız,
bu tam da böyle yarım kalacak...
ikimizin de saçları ak,
ne zaman tanışmıştık unutacağız...

belki bir deniz kenarında,
bir bankta oturup anımsamaya çalışacağız...
senin aklında hep yapacakların var,
sevdiğim biz ne zaman bizi hatırlayacağız ...

belki bir deniz otobüsünde,
sen herşeyi unutmuş içinde bir sızı...
benim aklımda ya hatırlayamazsam telaşı,
sevgilim, biz böyle ne yapacağız?

B' ye

25 Aralık 2008

İnfazım yakındır... (kır kalemini)
ama ben sana müebbet hapsi seçiyorum... (yaz güzelliğini)

serzeniş...

24 Aralık 2008



Beni bilirsin konuşmamamın anlamı konuşmamın anlamının önündeyse tercihim hep suskun kalmaktan yanadır… ve bir süreliğine tercihimi susma yönünde kullanıyorum… fark ettim ki neler getiriyorsa akan zaman o kadar götürüyor benden… aldıklarımla verdiklerimin hesabımı yapamaz oldum… konsantre sorunu yaşıyorum bugünlerde… belki de can çekişiyorum da denebilir… Kafka’nın hamamböceği gibi buluyorum bazen kendimi... hani biri üstüme bassa da kurtulsam… eskiden talebeydim oysa... artik talep etmiyorum... arzın yanında yer aldım... yeni dünya düzeni bu maalesef... susma anı değil… çalışma anı sadece... Yoruldum ve bıraktım toplamayı, artık sadece çıkarıyorum...
Elbette ki (İSTEK KİPLERİNİN SONU YOK) olsaydı, yapsaydı, gelseydi, kalsaydı, konuşsaydı… iç güveysi halt etmiş yanımda… geçici bir süreç bu galiba… ilgilenmezsem basar gider belki… aslında Shekspare olmasam da iyi sayılırım bazen... her oyuncu gibi doğaç yaptığım günler de oluyor, motive olamadığım günler de… alkışlanmak yerine yuhalandığım günlerde... aktrist olmak zor oldu artik günümüzde zira gelen seyirciler de artik oyuncu... çoğu kez susuyorum sahnede ve onları izliyorum... (KOMİK DEĞİL Mİ?) ama senaryo genel hatlarıyla başarılı... herkes gibi değil yani... (ALTERNATİFİM YOK )… beklerim... gerçekten… (PEKİ BU TELAŞE NEDEN?) “Bugünün işini yarına bırakamam telaşesi”… “Yarın yaparım” dediğim anda nasılsa günler çuvala sığmıyor… çuval da bi küçük ki anlatamam, hem içine abuk sabuk bir kedi koymuşlar ha bire parçalıyor sağımı solumu o adi kedi... günlerim de böyle geçiyor çuvalsız... ihtiyacım da yok zaten… yanımdan yürümene gerek var sadece... (SANA GEREK VAR) dün gece bir şehrin, -sadece adını bildiğim bir şehrin -şarap akan kanalizasyonlarından birinde hissettim mesela kendimi… Cellat çeşmesi bu kez sadece benim için akacaktı… kısa sürede toparlarım belki kendimi hele bir batsın gün… gece tutsun yeni nöbetlerini; her şey geçer… bir ben kalırım belki geriye… sade gibi, hakiki gibi, aslı gibi… oysa düşlerdeyim yine… belki de yaz yağmuruyum ancak geçmem bilirsin (SENDEN DE)...
Hem ne gerek var şimdi sahneye? (BU BİZİM OYUNUMUZ İSE BİZ NEREDEYİZ?)
Ne zaman yanar ışıklar ve biz ne zaman geçeriz gerçeğe? Sen sahnemsin…ben senin… O RESİMDE YANIN(M)DA OLMALIYDIM(N), S(B)ENİN(M) DE TABİ...
21.12.2008 * Çanakkale

inci-boncuk

10 Aralık 2008

komşu komşu huuuuuu...
neredesiiiinnnn?
oğlun geldi mi?
ne gelmedi mi!!
nasıl olur?
hani bişey getirecekti?
inci boncuk felan?
hani sana banaydı?!??!

yaş 15 ime mektup...

8 Aralık 2008





Merhaba dost,

Sana dost diyorum çünkü ben geleceğinden sesleniyorum sana... tam 15 yıl sonrandan geliyorum... yavaş yavaş sonbaharıma girmek üzere olduğun yıllardan... sen ise hala ilk baharını yaşıyorsun ve bir süre sonra biliyorum ki yaza gireceksin ben ise soğuk karanlık bir kışa...

Nereden başlayacağımı bilemiyorum... Garip bir dönemden geçiyorsun sebebini henüz sen de bilmiyorsun ama beni sevmiyorsun , benimle anlaşamıyorsun... sana dost diye hitap etmemi nasıl karşıladığının farkındayım... ama inan bana ileride sen de bana dost diyeceksin ve hatta tek dostun olacağım senin... kimsenin seni anlamadığı bir döneme girdin... en yakınındaki ikizinle bile aranızda derin uçurumlar var... böyle hissediyor , böyle düşünüyorsun...vakti gelince anlayacaksın oysa.........işe bak sana ahkam kesiyorum gibi görünüyorum değil mi? Neyse... karar verdim önce kötü haberleri vererek başlıyorum mektubuma; şu an hayallerini kurduğun genetik mühendisliğine ulaşamayacaksın buna emin ol... Öyle bir şekilde dizmişsin ki domino taşlarını , birisi bir dokunacak ve hepsi birbirini devirdiğinde gördüğün tablo hiç hoşuna gitmeyecek... çünkü kendi ellerinle kocaman harflerle “mutsuzluk” yazmışsın o taşlarla...hani hep merak ettiğin o aşk var ya işte o aşkın kapını çalmasına daha çok yıllar var buna emin ol...her sabah ekmek almaya giden karşı apartmandaki sarı pijamalı sarışın çocuğu görmek için hiç gereği yokken sabahın 7 sinde kalkıyorsun biliyorum ama inan bana hissettiğin aşk değil... Hatta pazartesi sabahı kalktın ve ona geç kaldığını fark ettin ya işte o an hissettiğin acı da aşk acısı değil...Aşkın da acının da en kralını yaşayacaksın ama biraz sabırlı olmanda fayda var...şu an okulundaki teneffüs saatlerinde aynanın karşısında en yakın arkadaşınla yanaklarını sıkıp kızartıyor ve suyla kirpiklerini kıvırıyorsun hani sözüm ona makyaj yapıp güzelleşiyorsun biliyorum...işte bu tatlı telaşı sonuna kadar yaşama lüksünü elinde tutuyorsun yine ileride göreceksin bunlara hiç gerek olmadığını...Bazen içten bir gülüşün yanaklarını ne kadar güzelleştirdiğini ve sen ne yaparsan yap kirpiklerini olduğundan farklı gösteremeyeceğini.........

Üniversiteye girmek senin için hiç zor olmayacak ama ne yalan söyliyeyim bitirmek için sarfettiğin çaba çok gereksiz...inan bana fark edeceksin ki en güzel ve en rahat meslek öğrencilik... maaşı az patronu çok bir yaşama adım attığında bunu fark etmek seni hayli yoracak... yorgunlukların bununla da kalmayacak bunu da peşinen söyliyeyim; bazen yaşam adı verilen bu yükü omuzlarında bir iki adım daha taşıyamayacak kadar yorgun hissedeceksin kendini... neyse ki bu yükü taşımana yardımcı olacak annen ve baban hep yanında yani diyeceğim o ki sakın merak etme evinde yemek masasının üzerindeki tabağın hep duracak...sen o tabağı alıp başka bir eve götürene kadar yerin hep hazır... hayallerini uçsuz bucaksız sonu olmayan yerlere dayandırıyorsun ya bunu yapmaktan vazgeç demeyeceğim çünkü vazgeçmeyeceğini biliyorum serde kocaman bir inat var... ama şimdiden öğrenmen gereken bişey var ise o da ne kadar büyük hayal kurarsan o kadar çok hayal kırıklığı biriktireceğin... hoş ben ne desem boş sen bunları yaşacak ve anlayacaksın... kötü bir dönemden geçeceksin hem de bir çok insanın aklını ve mantığını zorlayacak kadar kötü, yılmayacak savaşacaksın buna emin ol... İçindeki çocuğun ölmeyeceğine dair sana garanti verebilirim...içindeki çocuk her defasında tekrar ayağa kalkacak ve minik kır çiçekleri toplayacak; sana ve herkese yetecek kadar...aaa aklımdayken şunu da söyliyeyim sadece sana ait olduğunu sandığın dünyada senden başka insanlar da acı çekmekte...bu günlerde bir çok insan kanser adı verilen bir hastalıkla mücadele ediyor... uzmanlar bu hastalığı çernobilin meyvesi olarak tanımlıyorlar...bir de artık sadece birbirlerini öldüren insanlar yok çevremizde; insanlar artık yaşayan ne varsa öldürme, tüketme çabası içerisine girdiler...sen iran – ırak savaşını düşünüyorsundur muhtemelen ama inan bana dünya adını verdiğin küçük yuvarlağın her yanı şarapnel parçaları, mutsuz ve savaşan insanlarla dolu artık... Anlayacağın insanlar küçük şeyler için büyük hesaplar yapar oldular... Oysa senin şu anda uğraştığın tek hesap analitik geometri, logaritma ve türevler...artık postacılar da kalmadı sen sararmış sayfalara yazdığın mektubu özenle katlıyor zarfa koyuyor, zarfı yalayarak kapatıyor ve o zarflara has garip tadı duyumsuyorsun...sonra büyük umut ve heyecanlarla yazdığın mektuba cevabı bekliyor postacının yolunu gözlüyorsun...ben elektronik posta kullanıyorum senin ki kadar heyecan verici olmasa da...şimdi postacılar sadece ödenmesi gereken faturaları getiriyorlar kapımıza üstelik biz onların yolunu gözlemiyoruz bile...



eveeet......... işte olacak ve bitmeyecek, yaşadıklarını ve yaşayacaklarını kısaca özetledim sana...biraz da kendimden bahsedeyim...ben bu sonbahar günlerinde minik narçiçekleri ekiyorum penceremin önündeki saksılara...kışa hazırlık yapıyorum dersem yalan olur...artık ağır ağır çıkıyorum merdivenlerden, henüz eteklerimde bir yığın yaprak yoksa bu yolun yarısına gelmediğimdendir...daha bir dingin ruhum, daha kontrol altında düşüncelerim, daha çok huzur arıyorum çevremde...artık gürültülü kavşaklar yerine , taşlı topraklı köy patikalarını tercih ediyorum...ha bu arada hep hayalini kurardık ya seninle artık annem ve babama yalan söylemiyorum rahatlıkla dışarı çıkabiliyor, dilediğimce para harcayabiliyor, istediğim kitabı okuyabiliyorum sabahlara kadar artık elektrikli battaniyenin minik lambasında , yorganın altında kitap okuduğum günlerim gerilerde kaldı (sen hala öylesin tabi)... bir de kötü bir huy edindim en nefret ettiğin şeyi yapıyorum sigara kullanıyorum sana verdiğim zarardan dolayı da özür dilerim affet beni...bu arada ben hala aşka aşığım....senin şu anda hayallerini kurduğun aşkın gerçek olmadığını söylersem bana kızmazsın umarım... yüreklerimiz keşke bu kadar kırılgan olmasaydı...bir git , bir gellere karşı daha dirençli olabilseydi keşke...havada asılı kalan mutluluklara ulaşma çabam neden diye sorguluyor buluyorum kendimi çoğu kez...mutlu olup olmayacağımı bilmeden belki de...her seferinde hayal kırıklığı yada hayat kırıklığı bilemiyorum... sol mememin altındaki cevher artık hissiyatını kaybetsin istiyorum derken tekrar başlıyor atışları...kabul etmeliyim ki uzun sürdü...her neyse sen daha baharındasın... benim fırtınam çok bu sıralar...boşu boşuna pembe düşlerine karalar sürmeyeyim...

yavaş yavaş sonuna geliyorum mektubumun ne kadar şanslı olduğunu söylemeyi unuttum...gördüğün gibi sen en azından neler yaşayacağını artık biliyorsun...ben ise henüz bilmiyorum...birkaç tahminde bulunabilirim ikimiz adına belki ama başaramayacağım...sadece bir istekle tamamlayabilirim : LÜTFEN SEV BENİ...ÇÜNKÜ BUNA ÇOK İHTİYACIM VAR...

Hamiş: cevabını bekliyorum...