iç ses...

25 Kasım 2008


Eski bir binanın ikinci katındaki balkonda asılı bembeyaz ama yıkanmamış gibi görünen çamaşırların arasındaki tek hareket balkonun ışığının yanıp sönmesi, yanıp sönmesi, yanıp sönmesi, yanıp sönmesiydi. hatırı sayılır aydınlık bir saatteki bu olay bir kişinin dikkatini çekmişti. caddenin karşısında siyah montuna sol elini sokmuş bir halde bekleyen adamın. Bir de benim. Ama anlatıcı ben olduğum için kendimi saymıyorum bile. Siyah montlu adam sağ elindeki sigarasından son bir nefes alarak izmariti yere atıp sol ayağıyla üzerine bastı. Genelde öyle olmaz oysa hangi el ile atarsan onun hizasındaki ayak tamamlamalıdır bu infazı. Jargonu budur bu işin. Adam ise buna uymadı. Sigaranın sönüp sönmediğini umursamadan karşı tarafa geçmek üzere hareketlendi.
sonra? diye sordu bir ses… sonra dedim , adamın attığı sigarayı gözüne kestiren bir çocuk bir süre sönmek üzere olan izmariti alevlendirmeye çalıştı. Derken yerden bir kağıt parçası aldı onu tutuşturdu. yanan kağıdı elinde tuttu, inceledi bir süre... kağıt sonuna gelince eli yanmış olmalı ki birden yere attı yanan kadğıdı, sonra parmaklarını ağzına soktu, hızla karşı tarafa geçerek aynı apartmana girmek üzere yön değiştirdi. Merdiven başında siyah montlu adamla karşılaştı. Adam dışarı çıkarken çocuk içeri giriyordu… sıkıcı!!! dedi aynı ses… Önemli bir olay, ne bileyim bir heyecan yok farklı bişeyler anlat…

Peki dedim yine başladım…

Tiz bir kahkaha attı birden ortadaki sandalyeye oturmuş kadın. başını iki yana sallarken diğer taraftan da kendisine sürekli bişeyler anlatan öteki kadına sağ eliyle vuruyordu... pembe bluzunun rengi elmacık kemiklerine sürülmüş abartılı allığı ile abartılı bir uyum içindeydi... sarı saçları başına çeşitli yerlerinden iri tokalarla tutturulmuştu… boynundaki inci kolyenin ucuna takılmış madalyonu kulaklarındaki iri küpeler tamamlıyordu... yaşlılıktan mı yoksa sürekli ağır küpeler taktığından mıdır bilinmez kulak delikleri minik birer yarık gibi gözüküyordu... güldükçe gözaltlarındaki derin çizgiler yüzüne değişik bir anlam katıyor ama ne yaparsa yapsın attığı şuh kahkahaların içinden olmadığını saklayamıyordu... iri göğüslerinin altındaki bel katlarının üzerine abartılı bir kemer takmıştı kadın... tiz kahkahanın yerini şuh kahkahalar almıştı artık... yatak odası sırlarının ifşa edildiği saat ve mekandaydılar… sırları da verecek misin? yine yarıda kesmişti beni ses...
Hayır bekle de devam edeyim dedim.

yanında ona eşlik eden kadın sürekli bişeyler söylüyor gelen tepkilere göre de sesi bir yükseliyor bir alçalıyordu. Birden sustu… yerinden hoyratça kalktı üzerinden az evvel yemiş olduğu simitten arta kalan susamları silkeledi. "amaaan onun gibi nelerini cebimden çıkartırım ben" son cümlesi oldu… içilen sigaranın dumanı çökmüştü üzerlerine… hepi topu dört sandalye dört ayna ve dört konsoldan oluşan bir kuaför dükkanıydı burası… biraz önce herkesi cebinden çıkartacağını söyleyen kadın ise bu dükkanın sahibiydi. Adı : Leyla…
Leyla mı ? Neden Leyla? Peki ölecek mi? Hayır kesme konsantre olamıyorum diye yanıtladım... hava kararmak üzereydi diye devam ettim… Leyla tam yan sandalyedeki kadının başına sarılmış havluyu almak üzereyken kapı açıldı… oturan müşteriler hep birlikte meraklı gözlerle kapıya bakıyorlardı... iki genç kız kapının eşiğinde telaşlı bir bekleyişe girmişler gözleriyle muhatap birilerini arıyorlardı... yüzlerinde geç kalmışlığın izlerini taşıyorlardı... biri diğerinin ardında kalmıştı " bu gün cumartesi biliyorum ve yoğunsunuzdur diye tahmin ediyorum ancak şimdi yoldan geldim ve tekrar yola çıkmam gerekiyor saçlarıma şekil verebilir miyiz?" Leyla düşünceli bir şekilde dükkanı süzdü... bekleyen diğer müşterilerine yan gözle baktı iç geçirdi… madalyonunu sıvazladı arkasını döndü ve bağırdı "zehra hemen yıka bayanın saçlarını" kes artık!!!... Kadın hikayeleri de istemiyorum diye bağırdı ikide birde anlattıklarımı beğenmeyen o ses...
Eeeehh... yeter be ne yaparsan yap dedim. benden bu kadar... bıraktım kalemi kağıdı, üzerimi değiştirip dışarı çıktım... Belki o sese yeni şeyler anlatabilirdim... eve döndüğümde yüzümde itinayla polyanna süsü verilmiş garip bir gülümseme vardı... ışıkları açtığımda tekrar karşımda buldum huzursuz, mutsuz, katran karası iç sesi...
geç kaldın... gerçek hayat seni bekledi ama sen geç kaldın dedi...

görüldü...



İmkansızlık denen duygu her zaman içimi acıtmıştır… Orada hissettiğim duygunun adının olmamasından çok korktum... Çünkü bu duygunun adını bulamadığım zaman eksik kalacaktı içimde bir şey... Önce hissettiğim duyguya "zavallılık" dedim… sonra onları azıcık gözlemlediğimde belki de zavallı olan benim diye geçirdim içimden... sevmedim... Demiryolu bekçisindeki kadın geldi gözümün önüne "gözyaşı vadisi" diyordu... birden üşüdüm, gözyaşı vadisinin tam ortasında olduğumu farkettim... kaktüs çiçekleri vardı her yerde... yılda bir kere çiçek açan kaktüs çiçekleri... kendilerine verilen bir iki damla suyla yetinmeyi bilen kaktüs çiçekleri… öyle heybetli açmışlardı ki... YOKSUNLUK!!!! evet yoksunluktu hissettiğim şey... kelimenin tam anlamı buydu... Kendi dünyalarından yoksunlar, başkalarının dünyasında yeni bir dille çığlık atan gençler... Bakışları çığlık, elleri çığlık, oturmaları, kalkmaları çığlık... esir bedenlerin çığlığı karşımda dipdiri duruyordu...
Nasıl başlasam bilmem ki... Duyduklarım ve gördüklerim neden beni ikna edemedi bugün anlamıyorum... Sahte dünyanın gerçek yüzleri hangimiz bilemiyorum... ondan belki de içimdeki bu telaş... yazamıyorum… ellerime ve ayaklarıma bağlanan bu prangalara bir yenisi de dilime eklendi… Ama parmaklarımı her zaman kullanabiliyorum. Ağacın içerisine yerleştirilmiş bir kurşun (?) parçası ile dilediğim her şeyi , herkesi vurabilir, kırabilir, güldürebilir, var edebilir hatta yok edebilirim bile. İşte şimdi o anın başındayım . ellerim kalem aradı, kağıt aradı... buldum… buldum ama neden akmadı ki kalem?!?! Neye mahkum oldu? evdeyim şimdi... boğum boğum, kör-topal ve paramparça... gözümün önünden duvardaki emirler, yaşanan anlık olaylar geçiyor şimdi…

aynaların üzerindeki direktifler ; kıyafetini düzelt ...başka yolu yok !!!

kısacık saçlar, itina ile düzeltilmiş, gerek olmasa da olsun sahneye çıkacaklar...

gülümsemeleri ; titreyen dudak kenarları; ürkek mahçup ,

bakışlar; yere bakan, yerde yürek arayıp bulan ve içine içine bakan bakışlar,

terlikler; ayakkabım yok diye sahneye çıkamayacağını düşünen gencin telaşe ile ayakkabı bulması, ödünç aldığı her halinden belli olarak içeri girişi, sahneye çıkarken ayağına büyük gelen ayakkabının çıkışı, dönüp bana bakışı gördüm mü diye benim ne yapacağımı şaşırmam yere anahtarımı atışım ve eğilişim...

tedirginlik; yürüyüşlerine ne yapacağını bilememe,

dokunmak- dokunamamak...

sevmek-belli edememek...

gülmek- dozajı ayarlayamadan; aşırı… olsun diye belki de... hangisi daha içten?

bugün bir tokat daha yedim... bugün binlerce kez sorgulamama şaşmadım kendimi... bugün bin kez daha yandım... bugün camdan dünyamın elimden son kez düşüşü idi... Beynim karıncalanıyor… Bugün görev icabı X tipi kapalı cezaevindeydim…




şimdi çok değil birkaç parça eşya ile uzun ama gerçekten uzun bir yolculuğa çıkmalı mesela…

(2007 - eylül)

korkunun aşka yok bi faydası ...

20 Kasım 2008

Kafamın içinde bir sürü kelebek var. Hepsi aynı hızla değil farklı hızlarla ama aynı zamanda kanat çırpıyor. Öyle bir şey ki bu "durun" bile diyemiyorum, demek istemiyorum çoğu zaman. Bu yüzden de saçım başım dağılmış vaziyette geziyorum orada burada. İnzivaya çekilişim bile bir olay yine her türlü olayın tam orta noktasında bulunuyorum. Bu halimle onun karşısına çıkmaya çok utanıyorum. Gerçekten utanıyorum... unutmaya çalıştığım, korktuğum kaçtığım bu yüzden de hep dilime doladığım "ahh ahh" ların yerini başka ünlemler alıyor birkaç haftadır. Kelebekler bir kalbime bir beynime üşüşüyorlar. Her iki yerde de balla besliyorum onları. Ben de memnunum bu halimden, onlar da ama dışarıdan bakıldığında al al olmuş yanaklarım utancımı gizleyemiyor bir türlü.sesini unutmaktan korkuyorum . insan hiç unutmaktan korkar mı ? korkar tabi korktuğu o kadar çok şey var ki aslında kokunun, gülüşün, yüze oturan herhangi bir mimiğin, dokunma şeklinin, sözgelimi söylenen herhangi bir kelimenin veya ne bileyim akla hayale gelmeyen herhangi bir detayın iki mesafe arasına açacağı derin yarıktan korkuyorum. Yıllarca özene bezene yazdığım bazı formüller var:
Hayal x kur(ma) = kırılma,
GÜVEN(ME)-BAĞLAN(MA) = yıkılma,
SEV(ME)+(12 x ay)=acı çekme,
İLGİLEN(ME)+DÜŞÜNME = üzülme,
FARKINDA – OL(MA) = mutlu ol...
şimdi tüm bu formülleri bir çırpıda yeniden düzenleme fikrinden korkuyorum... Şu anda ürkekçe tutuyorsun ellerimden , söylediğin şarkılar filmlere konu oluyor çoğu kez, okuduğum satırlar parmaklarını oluşturuyor mesela... yavaş yavaş tamamlıyorum seni...sonra kollarını bulcağım, bacaklarını, bedenini,seni sen yapan tüm özellikleri; gözlerin kalacak bir tek geriye biliyorum ki onlara şu an çok ihtiyacım var... Sesini unutmak istemediğimden olsa gerek hafızama kazıyorum tüm sözlerini, dilediğim zaman ulaşabilmek için de en görünen yere koyuyorum sesini. Parmaklarıma minik kurdeleler çiziyorum , tersine de minik notalar yapıyorum ki sesin iyice kazınsın hafızama... yolum uzun biliyorum... ruhumun serzeniştine tıkadım kulaklarımı... istiyorum ki biraz da ben konuşayım... nicedir susmuyor muyum? masanın üzerini itinayla boşaltıyorum... bir sürü "işime ya yararsa" diye düşündüğüm şeyleri diziyorum öncelikle, ihtiyacım olan her şey elimin altında bulunmalı. Biraz cesaret almıştım geçenlerde yoldan geçerken evin yakınındaki bir mağazadan. Umarım bozulmamıştır... bir de bi liste yaptım, ihtiyaçlar listesi... şimdi kontrol ediyorum bakalım her şey tamam mı? Ne yapmaya çalıştığımın farkındasın sanırım... acele etme... sadece bu süre zarfında izin ver bir kere dokunayım sana... sen de koy başını sol göğsümün altındaki cevhere ve izle... “kabul et” her şeyin başı bu... ve ne olur ağlama ve korkma artık...

çekme! kocam boşar, çektirmem! kocam kızar...

12 Kasım 2008

dışarıda mekanın birindeyiz... içilen sigaranın haddi hesabı yok içinde bulunduğumuz mekanda…içerideki yoğun sigara dumanı üzerimize çökmüş bir hayli… o dumanla birlikte biz de hayatın içine çökmüşüz... kesif bir koku ve kasvet kaplamış üzerimizi... herkesin bir derdi bir kederi var içinde belli... mamafih biliyorum ki benim yaşadıkları bu krizi yorumlamam dertlerine meze olmayacak... 5 yıldızlı tatil köylerinde milletin kanını kaynatan şarkıların hepsi bizim kanımızda donuyor... serviste aksamalar olsa da kimse oturduğu koltuktan kıpırdamıyor... kimsenin de umurunda değil zaten... kimi gam yüklü,kimi bunalım…kimi yorgunluktan neredeyse iki sandalyeyi birleştirip uyuyacak, kiminin aklında bin bir soru işareti... ne yapacağımızı bilemiyoruz... zaten bu koşullar altında bilmemiz de gerekmiyor, “bilmesek de olur”a takmışız kafamızı... biraz hareketleniyor gibi oluyor ortam daha sonra sözcükler ağır aksak ilerliyor ...

Havalar güzelleşti değil mi? sorusuyla başlayan, hafta sonu bir yerlere gitsek ya ? ile gelişen, ne zamandır fotoğraf çekmiyoruzla can çekişen oylat'a gitmek iyi fikirle hararetlenen tartışma gölyazı' da son buluyor ... işin tuhaf yanı ertesi gün buluşma yerine gelen herkes oylat'a gitmek üzere yola çıkmış bireyler... mamafih yol bizi bir göl köyüne götürüyor... adı:gölyazı …

Yol keyifli fazla viraj yok ve fazla kötü de değil... 7 kişilik bir grubuz ... dün geceden kimsede eser kalmamış belli... 7 kişilik keyifli bir grup olmuşuz... herkes unutmak istemiş belli...

İçindeki muamele ile tezat renkte bir belediye binası,fincanları artık boşalmış köy kahveleri, köyün iki yakasını bir araya getiren köprü, iki yakasını bir araya getiremeyen köylüler, her kuşa,her çiçeğe,her börtü böceğe iğreti bir hevesle biraz da gıpta ile bakan tüketmeye meyilli şehirli gençler,bağ bahçe bozumu sebze ve meyve sandıklarının içleri dolu ;mideleri boş insanlara kucak açmış karşılıyor bizi... yazgısına çoktan boyun eğmiş üzerine yazıp çizebileceğiniz gerekirse silebileceğiniz ama ne yaparsanız yapın hafızasında her şeyi tutacak dümdüz bir göl (gölyazı adı buradan mı geliyor acaba), inişli çıkışlı yollar, duvarları eski ve yıpranmış kerpiçten, kapı ve pencereleri ona inat rengarenk içleri kara evler yığını, her yokuşun sonu yine aynı göle maya çalmış,bir dinginlik bir sessizlik hakim ...

1. vak'a

artık karaya hatta asfalta çekilmiş eski bir kayığın kıç tarafında yerde otururken gördüm onu ...bacaklarını uzatmış ama öyle usturuplucana ... taaa ayak baş parmağına bir ip takmış ip vucuduna kadar örümcek ağı gibi onu sarmış ,ilerliyor ve kollarına kadar geliyor ;ağ örüyore...elinde ilginç bir alet , iple kendine bi delik açıyor aleti içinden geçiriyor düğüm atıyor sonra çekiştiriyor ... sonra tekrar... sonra tekrar... sonra tekrar... ama bunu o kadar umarsızca yapıyor ki sanki o asfalt üzerinde doğmuş, sanki elinde o büyük çengelliiğne doğuşundan beri varmış,sanki o hayatta sadece ağ örmeliymiş, ama kadınmış... şairim geliyor ona bakınca hemen aklıma yüreğinde bir tufanın negatifleri…yankılanıyor aynı mısra defalarca defalarca... susmayacak gibi...gözleri dalgın ,bakışları ezbere...usulca yaklaşıyorum yanına “kolay gelsin teyzem” diyorum ... “sağol “ diyor … “senin bi fotoğrafını çekebilir miyim?” diye soruyorum...birden toparlanıyor aklına bir şey gelmiş gibi duraksıyor “sakın çekme!!! ” “aa aa neden yaaa?” diyorum şımarık çocuklar gibi “çektirmem!!!sakın çekme gızıııımmmm kocam boşar beni sonra” diyor...”O zaman sadece ellerini çekeyim olur mu?” diyorum uslanmayacağı her halinden belli şımarık çocuklar gibi... “e hadi bakalım” diyor... diyor ama bunu demesiyle birlikte derin bir “ahhhh...”çekiyor...”sen bilmesin gızııımmm o ne fenadıırrr “ aklımdaki ses yanılmamış

“yüreğinde bir tufanın negatifleri ölümden gelmiş, kollarıma yakışmış bırakmam kimselere”





2. vak'a

yürüyoruz... dik bir yokuşun başındayız henüz... yürüyoruz dakikalar geçiyor, yürüyoruz bizden habersiz birileri doğuyor, yürüyoruz bizden habersiz birileri kavgalar ediyor, yürüyoruz bizden habersiz birileri aşık oluyor, yürüyoruz bizden habersiz birileri kimbilir neler yapıyor... ellerimizde makinalarımız o anın tadını sonuna kadar çıkarma meyillisiyiz... yokuşu yarılıyoruz bir grup kadın kapı önünde oturmuş... aralarında geçen konuşma herneyse epey hararetli... sarı bir oğlan çocuğu koşturuyor ortalığa salınmış... yaklaştıkça kadınlara fark ediyoruz ki aralarında en az birer kuşak yaş farkı var ortalıktaki ufaklık da muhakakk ki içlerinden birisinin torunu... bunu resmetmeli diyorum kendi kendime öncelikle ufaklığı alıyorum kadraja tam parmağım deklanşöre yükleniyor ki bir ses “duuuuurrr!!! “ “Sakın çekmeeee!!!” diye bağırıyor “a aa neden?” diyorum… “çocuğun annesine sor” diyor bir kadın oradan...güleç yüzlü, utangaç bir kızcağız pencereden uzatıyor boynunu... yanakları al al... “sakın çekme, eşim kızar” diyor... çaresiz uzaklaşıyorum yokuşun diğer yarısına doğru... aklımda binbir soru işareti...

3. vak'a

yine bir kadın yine benzer bir hikaye ... aynı sorulara aldığım aynı cevaplar beni yormuyor henüz ... sadece kendime bak biri çıktı ispatı yapmaya kalkıyorum yüzsüzce ... çok geçmeden tekrarlanıyor aynı sahne “sakın çekme kızım kocam boşar beni” “siz biraz önce ağ ören teyzemisiniz acaba?”diyorum... “hangi teyze?” diye anlamsız bakışlar eşliğinde duyuyorum solgun kırılgan sorusunu... yüzüme bir tokat gibi patlıyor farklı kişilerde aynı olayın tezahür ettiği “hh..hh…hiiiççç...” diyebiliyorum sadece ... hiç ! koca bir hiçç!!! Hiçlikten anlam çıkarmak için çırpınıyorum… “teyze hepinizin mi kocası boşuyor sizi buna neden ne?” diyorum “buranın erkekleri fenadır gızım bilmezsin” son cümlesi oluyor... sanki bilmem bişeyi değiştirecekmiş gibi yaşadığımız olayın sonuçlarını...

artık vak'aları sıralamaktan sıkıldım... bunun gibi bir sürü vak'a oyuncular farklı mizansen ise aynı...

her yokuşun bir inişi, her gecenin bir gündüzü olurmuş ya hani biz şimdi o inişteyiz... yine göl ayaklarımızın altında... tanıdık ama yeni birinin dediği geliyor aklıma gölü sessizce izlerken gece olduğunda o göl okyanus oluyor...
olur mu acaba?” diye içimdeki sese soruyorum ... “görmek istediğini görür, duymak istediğini duyarsın; insan isteyince her şey olur” diyor bana... “yeni bir gezi istiyorum o zaman” diyorum yine... sonra içimle beraber gülüşüyoruz ... batmaya çalışan güneşin kızıllığı bize söz veriyor ... birden tüm o kadınları unuttuğumu ayrımsıyorum içim eziliyor... birden bu köyün erkeklerini yetiştirenlerin yine kadınlar olduğunu fark ediyorum içim daralıyor...güneş batıyor...

kafe(s)deyim...

10 Kasım 2008




garip bir kafedeyim... duvardaki tablolar çapraz duruyor. benim gibi simetri hastalığı (varsa böyle bir hastalık) olanlar için kabus ... sürekli gözün takılıyor çaktırmadan tuvalete gidiyor gibi yapsam da birini en azindan birini düzeltsem diye geçiriyorsun içinden... yazdıklarıma ve hatta okuduklarıma konsantre olamıyorum bir türlü... az önce kendime acı soslu bir dost tokadı ısmarladım...sıcak servis yapılır hazırlama süresi yirmi dakika diyordu menünün altındaki notta... elinde kara kaplı defter tutan gençten bir çocuk “yanında içecek ne alırdınız?” diye sordu. garipsiyorum bu soruyu... sormasan söylemeyeceğim sanki. “Bir bardak gözyaşı lütfen” dedim. “Buz olsun içinde, azıcık da limon ve tuz istiyorum . Hmpfhh...yok hayır sek içeceğim” dedim... ne kararsızım. buzu da iptal ettim... yan masadaki adamın gülüşü iğrenç... az evvel gülerken es kaza yüzüne baktım, içi boşalmış bir karnıyarığı andırıyordu dudakları... doğum günüm bu gün... ilk hıçkırığımı attığım günü kutluyorum cesurca... dünyanın bilmediğim bir ülkesinde (sanki hepsini biliyorum) bilmediğim bir hastanede bir bebek doğuyor...bir bebek doğuyor ve daha ilk saniyede kıçına bir şaplak yiyor. Neden ? yine dünyanın başka bir yerinde belki de ülkemde biri ölüyor aynı saniyede... hatta ben bu kafe(s)de bunları karalarken ve hatta “öldü” yazdığım saniyede (saat şu anda tam 12:00:05) biri öldü bile. 31 temmuz 2008 12:00:05’ te ...................... öldü... kayıtlara böyle geçti. 31 temmuz 2008 12:00:05’ te ...................... doğdu. kayıtlara böyle geçti.gördün mü sayın okuyucu ne kadar kolay oldu. Şimdi ölen ...................isimli şahsın kıçına yediği şaplağı düşün. Şimdi onun için belki dualar okunuyor, bilinmedik bir takım yöresel şeyler yapılıyor belki, ben aynı gün ve saatte doğuşumu kutluyorum... geriye döndüğümde otuz yaramaz yıl gördüm birden , minicik bir kız çocuğu koşturuyordu oradan oraya... otuz işe yaramaz yıl... dikkatim dağıldı... yan masadaki adam çok iğrenç gülüyor... daha önce söylemiş miydim? arkamdan gelen sese yöneliyorum. dükkan sahibi bir sineklik almış eline az evvel tablolardan birini düzeltmek isteyen birinin eline vuruverdi. Allahım ne komik... iyi ki dokunmamışım... yemeğimi zehir edemem doğrusu... bu kafe(s)ye gelirken isyan sokağından zar zor kaçtım... aslında pek kaçtığım da söylenemez ya neyse , gölge kıvamında hızlı adımlarla yürüdüm diyelim...hava çok ağır, yapış yapış oluyor koltukaltların sürekli... çok terleyen biri değilim hatta hiç terlemem ama yine de öyle olabileceği şüphesi bile rahatsız ediyor beni...hem adamı hem de duvardaki yamuk tabloları görmemek için duvar kenarındaki pencerenin karşısına geçtim iyi oldu böyle... şimdi gelen geçeni izleyebiliyorum. aslında istediğim bu değil , yazmak istiyorum ben ama bir türlü beceremiyorum...yan masadaki adam iğrenç gülüyor... daha önce söylemediysem bir daha söylemek istedim.(obsesifim ben) artık ne zaman böyle gülen birini görsem burası aklıma gelecek. buraya gelmesem bile bu gün içinde bulunduğum bu ruh sıkıntımı hep taşıyacağım zihnimde artık... yazık çok yazık bu adam güçlü bir çentik attı usuma, bir süre kanayacak sonra iyileşti zannedeceğim ama ne zaman bu gülüşü duysam aynı ruh halim beni kıskıvrak yakalayacak. demek ki artık kelepçelendim ben, asla aksini ispat edemeyeceğim bir hükümlü oldum böylece. ömrüm boyunca bu gülüşten kaçmak zorunda kalacağım şimdi...kabus...bir çift girdi içeriye. ellerini birbirinden ayırdıktan sonra ayrı ayrı üstlerine başlarına sildiler...hava sıcak da ondan... siparişleri acele ile aldı çocuk...kız sürekli bişeyler anlatıyordu. En sevmediğim tip sanki karşısındakine değil de mekandaki herkese sesini duyurmak ister gibi tavırları. “konumuza geri dönelim lütfen” dedi “tam bir saattir seni öfke caddesinde bekliyorum neden böyle yapıyorsun, de ki bana şu saatte geleceğim ben o zaman orada olayım...ama bu kaçıncı” çocuk sessizce yanıtladı(duymak için çok çabaladım ) ihanet kavşağında kaza olmuştu ne yapabilirim? nereden bilebilirdim olacağını?” parmağımı şıklattım “KADER” dedim. ikisi de döndü bana baktı...süpriz at gibi fotofinish de kendimi göstermiştim en sonunda ve hemen hızla dışarı baktım...garson çocuk siparişlerini getirdi çiftin... açık söylemem gerekirse kızın tabağındaki hüznü çok güzel süslemişler kendime de ondan söylemediğime pişman oldum... ölü balık gibi kendi tabağıma indi gözlerim... dost tokadı fazla acılı... hem ben acı yemem ki... yan masadaki adamın iğrenç gülüşü bunların sebebi... çocuk çatalına doladığı tövbeyi yemeye çalışıyordu o sıra... sıkıldım onları dinlemekten saat binüçyüzkırkbeş olmuş dedim kendi kendime...hala tek bir satır yazamadım üstelik... tango to evora....bir ara çocukla göz göze gelecek oldum...ve o an anladım ki çocuğun kalbi üç oda bir salon, herkese yer var... bir ben yokum bu evde...hızla kalktım bir dikişte gözyaşımı bitirdim ve alelacele çıktım o kafe(s)den... kalemimi orada unuttuğum yolda aklıma geldi... yeni yaşıma yaş içinde girdim, yapacak bişey yok... üstelik bir de hükümlüyüm artık...

değiş-tokuş ( bölüm I )

5 Kasım 2008





Düşünme dedim sana o kadar… çünkü sen istesen de istemesen de hayat bir yerlerde devam ediyor…

Örneğin son gecende sen birileriyle bir yerlerde içerken veya sohbet ederken veya odanda yalnız kalmışken veya kitap okuyorken veya daha bilemediğim bir şey yapıyorken ben sefil sefil sokaklarda dolaşıyordum… dolaşıyordum çünkü anlaşılmamıştım… çünkü yanlış anlaşılmıştım… oturduğum masayı yumruklayarak , kendime hakim olamayarak bir haftanın birikmişliğiyle "bi git yaaa" diyerek terk etmiş daha aşağılık cümleler savurmuştum içimden… bir haftamı ziyan etmiştim… enerjimi bir kişi için harcamak yerine kendime harcama kararı almış ama sonrasında ekipteki diğer sevdiğim insanlara haksızlık etmek istememiş ve devam etmiştim içinden çıkılamaz labirentimde tek başıma yol almaya… gitar çalarken senin yanına sinsice sokulmuş sana şarkılar çaldırmış ama sonrasında sorduğun tüm soruları havada bırakmıştık…hiç adil bir anlaşma değildi elbette… oysa en güzel iletişimle sesleniyorduk birbirimize…şarkı söyleyerek…çığlık atmak istiyordum hayat hala güzel gerçekten boşver bak benim halim daha acınası diye… harbi bir dost sohbetine , gerçek bir gülümsemeye milyarlar dökebilecek gücüm vardı…ama ne zaman elimi cebime atsam birden tüm bu istediklerime değmeyeceğini görüyor yine vazgeçiyordum… (oysa o metelikler cebimi çok yakıyordu benim) başaramadım ( neyi ki? niye ki? ) yine… kaçmış, kaçmış kaçmıştım…önce bir limandaki balıkçı amcaya sığınmıştım gecenin bir yarısında… kıçı kırık bir tabure atmıştı önüme "geç otur" diye… denizi anlattı bana ;ben sustum…dünyasını anlattı bana; ben sustum…balıkları anlattı bana; ben sustum… önümdeki uçsuz bucaksız mavi mürekkep gecenin ortasında siyaha çalıyordu kendini… duyamıyordu hiç kimse ondaki serzenişti… susuyordum çünkü balıkçıdan ziyade onu dinliyordum…(buradaki "o" mavi mürekkep aslında. daha anlaşılır cümleler kurmalısın) sonra bir sms aldım "yoğun bakımdaydı, artık değil" yaZıyordu minik ekranda… sildim onu… hayat hala devam ediyordu… amcayı orada bıraktım kendi halinde… yakarmak, yalvarmak istiyordum ne olur ölmesin diye( kime ki? olmaz ki) … bir gruba takıldım sonra; tanımadığım ama karşımda yutkunurken bulduğum, saçma bir samimiyet ve yılışma duygusu ile bana yaklaşmakta gecikmeyen grup üyeleri ile çok değil kısa bir süre muhabbet tükürdüm… ortama sahte ama olanlara en gerçek tanık yine bendim… gündüz gittiğimiz deniz kenarına yürüdüm… zifiri karanlık olmuştu artık gece… korkuyla karışık huzur büyütüyordum içimde. Hangisini daha çok beslersem bir diğerini alt edebilecek güce sahip olacaktı… huzuru seçtim (öylesine)… bir çiftin ön sevişmesini bozdum yanlışlıkla hiçbir kötü niyetim olmaksızın… çocuk duyabileceğim şekilde bana küfretti… niyetim sadece denize karşı bir sigara içmekti oysa… kız az sonra başına gelebileceklerini bildiğinden ve bunu istediğinden olsa gerek yanıma yaklaşarak bana "lütfen gider misin?" dedi (insan müsveddesi sendeki)… uzaklaştım oradan… yapabileceğim başka bişey olmamasından belki de (bundan kime ne?) bir kez daha sarıldım en sevdiğim yanıma; yalnızlığıma… bir kez daha içlendim bir başımalığıma (çok da umrumda değil aslında)…doğalı yani örüme ömür katılalı 4 saat olmuştu…(30 yitik yıl artı dört saat ) gayya kuyusunun yanında dikildim öylece…bir on kuruşluk çıkardım atıverdim kuyuya… en ağır bunalımın (yazara göre en ağır bunalım tarifi : bir gün öleceğini bile bile yaşamaya çalışmak) nereye gideceğini bilmeyen yolcularına sesleniyordum içimden şimdi "YALAN!" … Yalan diye bağırdığımı duyan gecenin sakinleri birbirlerini iterek uzaklaştırdılar yanımdan… avare mahallesinden çıkıp, ne idüğü belirsiz sokak önünden hafifçe sola kıvrılarak çaresizlik otelinin önünde bekler buldum kendimi böylece… ayakkabılarımı elime alarak, ayak parmak uçlarım üzerinde merdivenleri çıktım (asansör?) odama girecek cesaretim yoktu… soğuk otel koridorlarında çıplak gezen, ısınmak isteyen bir kediye benzettim kendimi…(kedi neden giyinmek istesindi ki? Saçma. Devam etmeliyim…) senin odanın ışığı muhtemelen açık kalmıştı gördüm… ya da sen de yeni gelmiştin ya da her neyse o olmuştu… bilemiyorum… ama terasta duramamış yine kendimi irade yokuşundan aşağı bırakmıştım… sonrası yok bende (belki de var…) koskoca bir hiç geceyi bir daha anlatmayı deneyebilirim… ama sen düşünme ne olur… çünkü sen istesen de istemesen de hayat bir yerlerde devam ediyor… değişmeyecek, değiştirmeyecek, değiştiremeyeceksin...

sen de kimsin?

15 Ekim 2008








Her şeyin bu kadar iyi gidiyor olduğunu düşünmek galiba benim deliliğim. Uzun süredir haber alamadığım bir arkadaşım var mesela. En son bebek beklerken bırakmıştım onu. Uzun süre bekleyecekti sözüm ona geldi mi bilmiyorum. Bebek mi? Hayır nereden bileyim haber alamıyorum dedim ya sana. Nerede olduğunu bulamadığım bir kredi kartım var sonra. Ekstrelerinin nereye gittiğinden bile haberim yok. Buradan çıkartacağın sonuç ile adressiz olduğumu düşünmen üzdü beni. Ya boşuna arıyorsam o kartı? Yitik olduğum doğru da adresim var elbette. Şu an kiminle beraber olduğunu bilmediğim bir de sevgilim var. Yanlış duymadın evet bir sevgilim var. Şu an kiminle seviştiğini bilmesem de kalbim(n)de olduğum(n)dan eminim. Geçenlerde bir kitap geçti elime okudum mu anımsamıyorum okuduysam da en son nerede okudum ya da bıraktım emin değilim. Kapı çalıyor bir dakika galiba kapıcı geldi. Hay Allah bizde kapıcı yok ki. Aklıma olmadığı gelince haliyle açmaktan vazgeçtim kapıyı. O da pek ısrarcı değilmiş galiba bir kere çaldı gitti. Birbirimizin içinden çıkıp, birbirimize tutunma çabası veriyoruz. Bu çabalama boşuna oysa… Yersiz, gereksiz, değersiz... Sözde o büyük güç her yerimizde uzun zamandır . Hahayt hay hayat güleyim bari.Ben mi?

Ben ;

kar-ARSIZIM...
bu yüzden her kapıdan geçiyor ardına kadar açıkta bırakıyorum... Açıkta bıraktığım kapılar birbirlerinin içinden geçiyor bazen. kocaman dev aynalarına karışıyor sonra... her aynanın içinden bir kapı açılıyor sonra bir kapı, sonra bir kapı, sonra bir kapı daha... Çıldıracak gibi oluyorum...

karar-SIZIM...
sızım sızım sızlıyor içim... Kaç zamandır ağzımdaki bu tuzlu tat da bu yüzden işte... ağlıyor, akıyor, arınıyor, arındırıyorum... Ama bundan sana ne değil mi? Kendi kurduğun düşler ülkesinin hiçbir şeyi olmayan kralısın sen ne de olsa. Canın istediğinde beni huzuruna çağırır kendine göre aptalca çelişkilerinden bahseder ve benim de sana ayak uydurmamı istersin. Kabul et ben de bu rolü çok iyi oynuyorum. Öyle güzel pışpışlıyorum ki seni krallığından geçiyorsun bir süre sonra. (Bu sitem de nereden takıldı şimdi aklıma...ben nereye yollasam da kurtulsam bunu? Kafamda bir bilinmeyen var ve de bir bilinen..bilinmeyenle BİLENEN... bilinenle bölünmüş bilinmeyeni bekler artık bu sitem...* ı.q.)

kar-SIZIM...
Aldığımı, aldığım fiyattan veriyorum. Oysa ona çok yatırım yapıyorum ben. Adem elimde bir süre sonra ADAM oluyor. Gördüğün ve her zaman olduğu gibi ben senden daha karışık ve hatta daha kararsız, daha karsız ve daha rahatsızım... Ama duuur her şey iyiye gidiyor... Gerçekten bak. İki saattir anlatıyorum ya sana. Arkadaşımdan, kartlarımdan, kitaplarımdan ve hatta sevgilimden bahsetmedim mi? Ve kadın aldatmayı keşfetti…Birlikte olduğu kişiyle bir olarak "aynı kişiyi aldatma" sokağından geçti kadın…Artık kaldırımlarda kalçalarını daha belirgin sallayabiliyordu, özgüveni yerine gelmişti… Sonuç!?!? Okuduğum bu haber sonrasında dudağımı büktüm, bir gözümü kısarak baygın bir bakış attım tavana, "düşünüyorum" imajını itina ile oturttum sonra yüzüme. Düşünüyorum tabi sen ne sandın? Sana inat düşünebiliyorum ben.

Dağınık ama gerçekten dağınık bir odanın ortasında tam da yerde duruyorum… herkes içinde bir gitme arzusu taşıyor. Ben ise kalmak için yanıp tutuşuyorum… oturuyorum … sonradan olma sarışın biri giriyor içeriye elinde kirli bir çorap. "Bu ne biçim şey yaa… Hemen gelinir mi?" diyor yüksek sesle...Bana mı? Sanmam...

…oysa hayatımda her şey iyi gidiyor gerçekten iyi gidiyor. Hiç olmadığım kadar mutlu ve keyifliyim ne yapabilirim? Bu benim suçum mu? Ben bu satırları yazarken sonradan olma sarışın kız -ki bana benzediğini şimdi fark ettim- odada dolaşıp duruyor. Kötü bir niyeti yok fakirin... Tek derdi odayı toparlamak… İki kez çelme taktım ona maksadım burun buruna gelip yüzleşmek. "Hey hatun ben de varım bu odada…Heeeyy… İçindeyim, yanındayım, her nefesinde ben varım…Pişştt..sarışın sana diyoruuum"

Telefon çaldı. Bu da nesi. Benden önce o cevap verdi, yerimden kalkamadım bile:

sonradan olma sarışın - A .. Merhaba nasılsın??

ne dediği bilinmeyen -……………...

sonradan olma sarışın - Bok gibiyim. Ama kendimi iyi hissediyorum…

ne dediğini bilmeyen -……………...


Duymuyor beni… Oysa her şey çok iyiye gidiyor. Gerçekten...

karmakaçış...karmaşıkaçışa yeni bir bakış...

14 Ekim 2008




Artık beklemiyorum gelmeni… nasılsa istediğin zaman geleceksin bana ve benim istemem senin için hiç bir şey ifade etmeyecek… gelip gidişlerin hep ani olacak, banyomu kirleteceksin mesela, sonra hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya devam edeceksin… Saçlarını topladığın o minicik tokayı kaybedecek; her yere saçlarını dökeceksin… Özellikle yapıyorsun oysa bunu ben çok iyi biliyorum… Sanki başka birinden iz bulmak istercesine karıştıracaksın her defasında beni, çekmecelerimi, içimi, dışımı, kendini ve sonra yorulacaksın… Öğren işte bu eve ilk gelen kadın sen değilsin son da olmayacaksın… Gittiğinden beri yaptığım en iyi şey içmek… Rejimin de canı cehenneme... Gittikçe sana mı benziyorum ne ?! bir düzensizliktir çöktü üzerime… Yatağına bile dokunmadım… Yastıkları düzelttiğin gibi de bıraktım... Öylece... Bu sabah içinde biz olan bir paket aldım. Uğursuz bir yabancı getirdi onu bana. Uğursuz işte!? Yeni aldığım çaydanlık ocak üzerinde kendi kendini yakmaya uğraşıyordu o sırada. Ben sana yanmakla meşguldüm… Paketten çıkan fotoğraflarla ilgileniyordum. İstekli bir el omzumda, ben de gülmüşüm öylesine hatta esrik gülümsemeler var yüzümüzde… Eveet eveet aynen böyle… Fotoğrafı yine sen çekmiş olmalısın ki resmin sol kısmını kolunun bir kısmı kaplamış. Sol taraftaki ten rengi boşluğu başka türlü açıklayamıyorum… O anda kalmışız… O fotoğrafta varmışız… ya şimdi? Geceden kalmış olmalıyız ya da geceye varamamış... Gece bizde kalmış gibi karanlığız... Göz altlarımız koyu halkalar içeriyor. Benim gülümsememe bir de gözlerimin etrafındaki çizgiler karışmış… Kırışmış… Sen taze… Yine de bir yorgunluk var bakışlarında… Sen beyaz giymişsin, ben gri. Sen açıksın, ben ? Tekrar çıkıp gelmeni istiyorum. Belki o kareden dışarı çıkabilirsin. İstesen kendi dışına bile çıkabilirsin… Ama çıkmıyorsun… Çünkü?!?!? Yapabilirsen, başarabilirsen yanımda bile kalabilirsin. Ama yapmıyorsun … Sanki?!?!?!? Ben de sana tahammül edebilirsem yanımda kal diye yalvarabilirim uzunca bir süre… Niye?!?!? Yanık kokusu bu genzimi dolduran; geç farkettim. Pencereyi açtım senin kokun doldu odama, evime, her yerime… Anladım ki hala yanımdasın… kaçıp kurtulmamın bir yolu olmalı senden… Dışarı çıkmalıyım…
Apartmanın kapısında o uğursuzla yine karşılaştım…
Arabamda aynı kokuyu alıyorum. Geçecek biliyorum... Geçecek... Sinsi bir yılan gibi beni izlemeyi bırakacaksın günün birinde. Ah İstanbul ve sevgilisi trafik yanında... Ayrılmaz bir bütünler sanki bize inat... Kırmızı ışıkta kalakalıyorum öylece; yanımdan hızla geçen otobüste yine yüzünü görüyorum... Oysa bilirim sevmezsin otobüsleri... O halde o penceredeki yüzün sana ait olması ihtimali sıfır... Yakın ışıkları yalvarırım her yerde onun gölgesini görmekten çok sıkıldım. Kocaman şehir dört koldan üzerime geliyor. Ne bir yere ait olabiliyorum, ne birine. Anımsadın mı bu benzerliğimizi? O halde neden her şık diğer bir şıkkı iptal ediyor. Kısır döngü. Aynı döngüde şeytan... Aynı döngüde bitmeyen labirentler. Kaçıncıya buluyorum aynı labirentte seni farkında değilsin. Asla da olamayacaksın... Çünkü oraya ait değilsen bana ait olacaksın...Bana ait değilsen oraya...Peki neredeyiz şimdi? Bana kalırsa seninle uğraşmayı bırakmalıyım. Arabamdan indim... Aynı asfaltta yürüdüğümüzü düşledim bir süre... Birbirinden habersiz... Kokun hala burnumda... Yerde yatan bir fahişeye rastladım... Yanından gelip geçenler onu yok saymışlar... Tıpkı bizim gibi... Biz de bizi yok saymıştık. Sahi en son ne zaman biz olduk? Hayır onu demiyorum ben. En son ne zaman senden ve benden sonu biz ile biten bir cümle olduk. Cümlelerden olduk... Kendimizden olduk... Kovulduk o büyülü dünyadan ayrı ayrı... Peki neden aynı anda değil...Biz değil?!?! En son ne zaman ? Hangi zaman? (Z)aman mı!?!? Yaklaşıyorum fahişeye... Eğiliyorum önünde... Hayır henüz ölmemiş... Hayır yaralı... Biri de alnına bir post-it yapıştırmış. Kırmızı kalemle yazmış... Sen gibi... ihtimal bile yok... O post-iti başka bir post-it ile değiştiriyorum... Simsiyah bir kalemle yazdım: “yardan düşmüş yaraları yardan kalma”...
Kokun hala peşimde... Ya da ben onun peşindeyim... Çaydanlığa ne oldu acaba... Ben daha ne kadar yanacağım... Bilemedim...
Taksimden bir yol daha aldım... Yanıkların bile yüzkarasıyız...

karmakaçış...karmaşıkaçış....

27 Ağustos 2008




Dün bekledim geçsin diye ama yok geçmedi.Her şeyi tıkıyorum içime de ondan bu saç dökülmesi. Banyonu da kirlettim affet… Bilirim seversin düzeni... Kendi düzensizliğimi sana rehin bıraktım. Onsuz yaşayamam ama olsun döneceğim yine. Arkama baktığımda kimilerin dediği gibi yaşamadıklarımdan değil pişmanlıklarım hep yaşadıklarımdan oldu. Yaşamayı da sana rehin bıraktım. Al sen yaşa ne varsa yaşanacak. Şimdi özür dileme vakti mi ne? Aslında değil. Kırk katır mı kırk satır mı? Kırk satır tabiî ki kırk satırda bitsin her şey. Kaç gündür arabesk dinliyorum hüznümü kaybettim hükümsüzdür. Ondan bu beyin akışı. Fırtınam dindi ama şimdi gökyüzü kıpkızıl galiba kar yağacak. Söyleme bilmesinler ben söylerim ne varsa. İçindekini al benimkiyle yer değiştir belki kar her şeyi temizler. Mikrop kırıcıdır derler bilirsin. Kendi kirlenmişliklerimizi nasıl kıracağız. Hangi virüstür bu beni sana bağlayan. Çözülmeyecek olan ne ki bu kadar sarpa sardı iş? Hangisi doğru, kim haklı? Ve ben nerede kalmalıydım? Yanında mı yanımda mı? Kendimi kendimle paket yaptım. Şimdi üzerine süslü bir yazı yazayım da sana hediye edeyim dedim ama o da olmadı. Ah bu durdurak bilmeyen geçişler. Sanki tünele girdi metro hızla gidiyor ben de duvarlara yazıp çizmişim. Otobüste gidiyorum pencereye dayadım yanağımı. Dışarısını izliyorum. Ya da camdan içerideki insanların akislerine konsantre olmak istiyorum ama bir türlü yapamıyorum. Üç boyutlu düşünmem gerekiyor. Oysa ne zaman üçüncü boyuta geçsem üç kişi olduğumuzu görüyorum. Sen ben ve biz. Bir çığ gibisin iliklerim buz kesiyor. Aşağıda evler var görüyorum her geçen gün aşağıya doğru yuvarlandığımı biliyorum. Ya yönümü değiştireceğim ya da o evleri harabelere çevireceğim. Seçim elbette benim. Bana kalırsa seninle uğraşmayı bırakmalıyım. Bak şimdi aklıma geldi kalktığımda yatağının çarşafını düzeltmediğim. Belki de kadınlığımı sana hissettirmemek için yaptım onu ama olsun en azından yastıkları düzelttiğimi anımsıyorum. Vantilatörü açarak uyuma sakın üşütme kendini. Çektiğim fotoğrafları da bir ara postaya vermek istiyorum. Ama tabiî ki yanından beni çıkartarak bir de hazır elim değmişken gözlerinin etrafındaki çizgileri de düzeltmeliyim sanırım. Çarşafını düzeltmeyen zihniyetim yüzündeki kırışıklıklara el atacak az sonra.Kapının yanında hıçkırıklar içinde kalmış diyorsun ki “her aşka inanmam dediğinde aslında biri çıksa da beni inandırsa diye haykırıyordun...eee karşında aşktanadamdım. Aşka adamdım. Aşka adandım. Aşka bir adımdım ve aşka abandım...Yani sonuç?" tam gidecekken sesleniyorum arkandan "Nasıl yani? peki ben armut mu topladım? ben de aşk(k)adındım, Aşka ilk adımdım. Aşka yandım ve aşka kandım!!! Eeee o zaman bu oyunu kim kaybetti...Hadi peki ya bu inancı kim kaybetti? Şeytan aldı götürdü de bizi de yanına mı çağırıyor şimdi? Cehenneme inen merdivenlere güller koyuyorum şimdi belki oradan geçersin de onları toplarsın ve seni tekrar bana getirir diye...Sonra da tükürdüm ardından boğazıma yapışan gıcığı ve hayatım(n)ı. Gittin. Uysaldın. Ben de indim o tuhaf otobüsten. Üç boyuttu, içerdeki insanlardı, dışarıdaki insanlardı derken kendi içimde volta atar buldum birden kendimi. İstiklalin arka sokakları paklar belki beni. Belki de belleğimi geri getirir. Nerede kalmıştım bilmiyorum ama travestinin biri yerde kalmış. Ya dayak yemiş ya da kafası oldukça dumanlı. Kızıl bir gül sızıyor damarlarından şimdi kara kirli asfalta. Geçmişi ile de ilişkilendirmiş yattığı yeri. Yani kara kirli geçmişine uzanmış yatıyor sereserpe. Yanından gelip geçenler kayıtsızca olaya tanık oluyor ve adımlarının şeklini değiştiriyorlar. Kızıllık ayakkabılarına bulaşmasın maksat bu. Oysa yanından geçenler ve ben de dahil hatta sen de dahil kara kirli asfaltta yürüyoruz zaten. Her şeyime çözüm bulmuşum da gönlümce hala eksik kalan şeyler var sanki. Misal bu yazı da eksik. Hatta belleğimdekiler bile eksik. İstiklal al beni yine yanına.
Elime kırmızı bir kalem aldım şimdi. Travestinin yattığı yerin çevresini çiziyorum. Faili belli olsun diye. Bir de minik bir post-it yapıştırdım alnına.”Katil uşak değil, İstanbul” yazdım...kalem kızılıyla karıştı...Ben sana karıştım, sen bana karıştın,tüm bu karmaşanın içerisinde karanlığa karıştım...Beyoğluna doğru yol aldım...

ikibin8_ağustozzz her yer tozz...gecenin bir diğer yarısı ... az soluklu...

aşk asaletini yitirdi...

23 Temmuz 2008




Uçsuz bucaksız bir deniz kasabasının yolcu terminaline gelir gibi... Sanki otobüsten inen tüm yolcular kavuşmuştu ellerinde isimleri yazan ve onları bekleyen ev sahiplerine de bir tek O arıyordu onu... o ki elinde beklediği kişinin ismi yazılı tabelasıyla kalakalmıştı aynı salonda... Aradığı şeylerin değil bulacağı şeylerin peşinde yollardaydı elbet... kii bundan sonra yazılanlar da o yolculuktan geri kalanlardı sadece... ve buluştular bir mehtap gecesi... gece yarısı birleşti biri...

“Gözlerin yağmurdan yeni ayrılmış
Gibi çocuk, gibi büyük, gibi sımsıcak
Sen bir şehir olmalısın ya da nar,
Belki Granada, belki eylül, belki kırmızı”


O gözler o gülüş ile bir kere karşılaştığında bırakmazdı seni... bırakamazdı bu yüzdendi ısrarcılığı mehtaba karşı ucunu yavaş yavaş yaktığı sigarasını tüttürmekte ona eşlik etmesine... belki aylardan eylüldü o yüzdendi içindeki bu hazan yapraklarının yosmalarla yaptığı dans... belki en ateşli temmuz gecelerinden biriydi. Kıpır kıpırdı içi bir narın bir tanesini bile yere düşürmeden yemeyi beceremeyişi bundandı belki de... çekingendi, tutuktu, asildi, elinde aynasıyla gelmişti ki her baktığında kendini görebiliyordu... bu yüzdendi belki de gecenin bir diğer yarısına şükredişi... her cümlesinde yüzünün kızardığını göstermediği için... bir yanı çocuktu, bir yanı genç, bir yanı kadın... bir yanı hayvan, bir yanı insan; Pan’ın en büyülü haliydi o; büyülü gecede dolunaya kafa tutan... bu yüzdendi annesine yakarışı daha kalalım diye belki de.... gece yarısı tutuldu biri...

“çocukluğun tutmuş da yine aşık olmuşsun,
Sanki bana, sanki ah, sanki olur a
Aşk bile dolduramaz bazı aşkların yerini
Diye övgü, diye sana, diye haziran...”


Dokunmadan o duyguya, koklamadan, istemeden hissetmekti belki de doğru olan... her yıl yeni baştan yazdığı ve bir türlü bitmek bilmeyen hikayenin aynı giriş cümlesi bu sefer gerçek olmuştu belki de. Olmaz ya hani filmin sonu mutlu biterdi belki de bu yüzden...
belki de bu yüzden yakalayamadığı için mutlu sonları her seferinde aynı giriş cümlesiyle farklı hikayeler yazmaya çalışıyordu... olur muydu ki? Gelir miydi? Hesapsızca, sorgusuz, sualsiz, sessiz, kimsesiz? Ertesi gece şüpheye düştü biri...

“Heves uykudaysa ruh çıplak gezer
Gazel bundan , keder bundan, sır bundan
Gözlerin şehirden yeni ayrılmış
Gibi dolu, gibi ürkek, gibi konuşkan”


Heves uykuda değilse sen ruhunla koşuyorsun demekti ki bu yüzdendi ömründe hiç ayın peşinden koşmamış olanlar bilemezdi o hazzı... kayısı rengini alan ayın dağların ardına gireceğine dair bilinmez iddialara giremezlerdi... kaç dakikanın kaldığını bilemez ve bu iddiaya bir sigara nasıl eşlik eder kestiremezlerdi elbet... ayaklarını sarkıttığı duvarın üzerinde o anın bitmemesini dilemesi de bundandı belki de... bir sokak köpeğinin ağlayışına tanıklık etmiş, tabiatı elleriyle uyandırmıştı ... geceyi içine almış geriye gün ışığını bırakmıştı sefillere... şehirden ayrılma diyecek cesareti kendinde bulamayışı neden(di) peki? Neden(di) onu alnından öperek uyandırışı, dudakları sahipsiz , yalnız ve savunmasız dururken? Yanında uyuyacak gücü bulamayışı neden(di)? Cesur değildi, korkak değil, suskun değildi, konuşkan değil, aşık değildi aşk hiç değil... kendi mutsuz sonunu yine başlamıştı yazmaya... gidecekti bitecekti... bu yüzdendi belki de köpeğin ön ayaklarını havaya kaldırıp göğsüne dayanarak ağlayışı... benim yerime, kendi yerine, bizim yerimize....öğle üzeri ikiye bölündü biri...

“hadi git yeni şehirler yık kalbimize bu aşktan “

Keşkeler, çaresizlikler, yapsaydılar, etseydiler, görseydiler, gitmeseydiler, imkansızlar... gereksiz bir msn iletisi gördü sonra :

- merhaba demek istedim...
- pardon tanıyamadım?

Ve aşk asaletini yitirdi o anda...

- Ben ... ben işte... o büyülü gecenin pren(se)si...

Paramparça oldu biri...


*çıktığım yolculuğun birinde otobüs dergisindeki şaire teşekkür ederim yaşadığı ve yaşattığı için...




..

......

10 Temmuz 2008

- ya , aslında korkuyorum bana eşlik eder misin?
- ne garip değil mi? olmayan bir şeyden korkuyorsun...
- e öyle de.... zaten bilinmezlik değil midir insanı korkutan?
- .......
- Bu kız burada biter...ve ben çekip giderim...

yarım kalmışlar ( III )

20 Haziran 2008






Bir NEV'i alaturka gecesiydi...Aylardan ŞEVVAL'di ve SAMyeli esiyordu...Sahneye karşı oturuyorduk...Sırtımı dayamıştım koltuğuma ve bana göre yüzlerce dayanağa... Bir garip hayalin peşinden sürükleniyorduk öylesine...Renklerin en kızılıyla en mavisinin birleştiği absürt noktadan ,notaların en bemolü ile en diyezinin birleştiği absürt noktaya yani ; sahneden yüreğimize YANSIMALAR sürüyordu… Bir anons geldi ardından şimdi sırada "MEKTUP" var diye… Kapat gözlerini dedim… Kapat ve bırak kendini bana ve onlara… Farzet ki bu gece bir mektup yazacağız seninle fondaki bu notalarla… Kulağına doğru eğildim… O kadar yaklaştım ki kirpiklerim kulağına değiyordu… nefes sesimle başladım anlatmaya ve sonra başladı her şey;

Sabah serinliğinde ürpererek uyanmışım…Tenimde çiğ tanelerinin ısırıkları…Yeni sağdığım sıcak süt fincanımda şimdi… Evimin verandasında sarılmışım battaniyeme…gözlerimde bir umut, umutla bakıyorum karşımdaki yeşil çayırlara… Gözlerimi kapatıp yalın ayak o çayırlarda koştuğumu varsayıyorum… Ruhumdaki dinginliğin beni sarmasına izin veriyorum usulca… Güneş doğmakta yavaş yavaş… Saçlarımın içinde güneş damlaları… Sonra; sonra çıkıyorum evden, kumsala iniyorum… Uzanıyorum aldırmadan …Tenimde güneş damlalarının ısırıkları… Sırtüstü uzanıp aralıyorum gözlerimi sonsuz maviliklere… Parmak uçlarım bulutlara dokunuyor… Onlardan yeni resimler yapıyorum gökyüzüne… Saçlarımın içinde kum taneleri… Tadını çıkartarak yaşıyorum her anın… Ayak parmak uçlarım suyun içinde… En güzel şarkılarını mırıldanıyor bülbüller benim için kulağımın içinde , ılık nefeslerini yanaklarımda hissediyorum …Oh be diyorum oh be ne güzel huzurluyum… Doğruluyorum sonra… Elimde bir kalem , bir kağıt… Başlayacağım az sonra mektubumu yazmaya… İçimi birden bir tedirginlik kaplıyor? Sahi giriş cümlem ne olmalı? Nasıl anlatmalıyım bu mektupta olup bitenleri?

Facebook'u O'ndan, öldüğünü Facebook'tan öğrendim...

27 Mayıs 2008



- Nedir abi bu facebook olayı?
- aHA Semmy bana bişey soruyor değerlendirmek lazım...
- E ama hadi anlat...
- Dur ben sana davet yoliiim...
- Hey Allaaam yareppim...
-------------------------------------------------------
- Vallahi olum şaka yapmıyorum. Tiyatro oyunu çıkartıyoruz.
- Ah yaa...Semmy ben yönetmen olayım mı?
- Olmaz çok fırın ekmek yemelisin...
- Tamam sen yaz senaryoyu ben de oyniim...
- Sana ne diyelim peki?
- ŞEHZADE....
-------------------------------------------------------
- kNOCK...Knock...Semmy ordamısın?
- He burdayım...
- Görünmüyosun?
- Provadan provaya koşturuyorum da ondan...
- Özledim ya...
- Aynen ben de ama dur Marttan sonra seninim azcık sabır...
- Bizim film noldu? Yazıyomusun?
- Başlayamadım...
- Şöyle uçuk bişey olsun..
- .....
- Heyecan yaptım şimdi...
- .....
- Allooooo ordamısınnn?
- Savaşım meşgulüm yaa:(
- Peki....
-------------------------------------------------------
- Savaşım anlatacaklarım var...
- Ooooo Semmy gelmiş ofline....
- Dur başlıyorum...
- E hadi dinliyorum...- ......
-------------------------------------------------------
- Biliyomusun yoğun bakıma gitti denenler hiç dönmüyor...
- Dönüyordur da sen klinikten çıkmış oluyorsundur:)
- Yok yok dönmüyo...biliyom ben...
- öfff şehzade sus bi yaaa..
- işin mi var yine?
- yok işim sevmedim konuyu, eee filmdeki konumu beğendin mi?
- ı ıhh..
- aman be sende:(
-------------------------------------------------------

Kahpe facebook... bugün 27 mayıs 2008 .... öldüğüm gün...

Show adamı Beyazıt Öztürk'ün programına katıldığı için ona hediye edilen notebook ile sanal aleme hızlı giriş yapıp sonra öğrendiklerini benimle paylaşan pembe hacker... Facebookun nasıl bir sistem olduğunu ondan öğrenmiştim... beni davet etmiş ve bende yumuşak iniş yapmıştım o aleme....
Vakti zamanında "Ah Savaş Mart Ayından sonra seninim ama şu sıralar çok yoğunum " dediğim...sabrıyla beni mutlu eden genç delikanlı...
Oyun projesinde bir fiil yer almak isteyen sonrasında okulu nedeniyle aramıza hiç katılamayan olgun çocuk...
Bana oynamamız için çeşitli senaryolar yazdıran ve çekeceğimiz kısa filmde yönetmen olayım diye yalvaran cesur yürek...
Serhan ve Şeyda'nın bulduğu gitar hocasını bir türlü ona kavuşturamadığım müzik adamı...
Facebook ne alaka dediniz değil mi? Orada onun sayfasına girip "ulen eşşek o kadar oynuyoruz bi gelip bakmadın oyunumuza heee..." yazacaktım... evet aynen bunu yazacaktım...
Kahpe facebook!!! oraya arkadaşları "mekanın cennet olsun kardeşim" gibi şeyler yazmışlar...İnanmadım...inanmadım...inanamadım...hemen aradım onu...telefonu kapalı...ablasını aradım açtı...nasıl sorulurdu ki? SAVAŞ yenildi mi? diye?

Sesimi duyar duymaz "ablacım kim söyledi sana dedi sema...kim söyledi öldüğünü?!?!...." Düğüm düğüm oldum... döküldüm paramparça... konuşamadım...

Gel de ah ulan rızayı anma şimdi... Harbiden öyle oluyormuş...gerçekten koca bir çınar ağacını kökünden dinamitleyip üzerine yıkıyorlarmış...

Facebookta fotoğrafımın altına yazdığı not kaldı şimdi elimde:
"Aslında kendisi Eiffel kulesini hiç sevmez. bigün Eiffel kulesinin restorantında capuccinosunu yudumluyordu. ''hani sevmezdin bu kuleyi'' dedim, ''yine sevmiyorum,Paris te eyfel kulesinin görünmediği tek yer burası'' dedi.Buda böyle bi anımdır.:)"
"

eeee?!?! Hani Savaş? başka anımız olmayacak mı yani şimdi?
Şimdi anlıyorum ki bu proje peşinden koşarken hayat devam ediyormuş... yakınlarım ölüyormuş... ben yaşıyormuşum... Bu proje benim için artık çok daha ama çok daha anlamlı...

Okuyucum bu okudukların edebi bir metin değildir... Bu benim çığlığımdır!!!! Bu isyanımdır!!! Bu haykırışımdır benim!!! Ben bir çocuğumu daha, ben bir kardeşimi daha, ben bir gencimi daha, bir dostumu, bir sırdaşımı, bir dildaşımı daha kaybettim...acım sonsuz... 19 yaşında harika yürekli SAVAŞ ORMANCI' yı kaybettim... Söyleyecek şey bulamıyorum yazacak şeyim çok... O'nu unutmam için en az yüz Savaş daha tanımam gerek... Ayrıca benden bu haberi saklayanları da affetmeyeceğim...

Ve Yarın akşam yani 28 mAYIS 2008 gecesi ben onun için sahnede olacağım...

Ruhu şadolsun...

Boşluk ... Bomboşluk...

23 Mayıs 2008

Boşluk... bomboşluk... içime işlemekte... hergün bir sürü şey olmakta ama hiç biri kayda değer bulunmamakta tarafımdan... o kadar...ölmeler, yaşamalar, kızgınlıklar, sevgiler, hasretler, dediydiler, demedimler, olmuşlar, olmamışlar, olamamışlar, kabullenişler, kabil gelmeyişler, gelemeyişler, yitişler, yok olmalar... tanıdık hepsi...

Boşluk hissiyatı yazmaya itmekte beni... kafamdan geçenler bir yol bulamamakta... kalem kağıtla buluştuğunda soğuk bir havada birbirbirlerine "merhaba" demekte... benden habersiz aralarında kötü şeyler olmakta ya da ben bunu böyle sanmaktayım.... ikisi başbaşa kaldıklarında kısa buz gibi bir önsevişme yaşanmakta ve ben bunu bir türlü hızlandıramamaktayım... kalemin sivri ucu kağıda zarar vermekte, kağıt kendini geri çekmekte ... herşey anlık olmakta... "cesurca bir sevişme sahnesi yazmak istiyorum" cümlemi "sevişmek istiyorum" olarak anlayan zihniyetlere karşı savaşmakta bedenim...

Budur...ve kalem kırılır... boyun bükülür...

Hikaye...

5 Mayıs 2008


Gittim… evet gittim… Koskoca bir şehri arkamda bırakarak gittim… Uzun virajlı yollardan geçtim…Yetişmem gereken yerden çok kaçtıklarım vardı benim için…
Sen bu hikayenin neresindeydin bilmiyorum... Girişinde olmadığın gerçekti.Ve bu gerçek ile hayatımı tepeden tırnağa yalana çevirdin…

Kaçtım… evet kaçtım… Senden kaçtım, kendimden kaçtım…Koskoca bir yüreği arkamda bıraktım…Sonuçlarından çok sebepleri tutmuştu yakamdan…silkinip kaçtım…
Sen bu kaçış hikayesinin neresindeydin bilmiyorum…Gelişme bölümünde olduğun bir hayaldi…Ve bu hayal ile kendimi tepeden tırnağa mahkum ettim; çok bilinmeyenli yok çözümleyeni bu sanrıya…

Yenildim… evet yenildim… Sana yenildim, kendime yenildim…Koskoca bir dünyayı yıkıp geçtim.Sen bu hikayenin neresindeydin bilmiyorum… Sonucunda olmadığın belliydi. Ve her sonuç gibi yıkıntılarımın arasında yalnızlığımı aradım…

Şimdi ufka dalarken gözümden iki damla yaş akıyorsa, şimdi mırıldandığım her şarkıda senden bir iz arıyorsam, şimdi denizin sesi yerine senin sesini duyuyorsa kulaklarım ve adını her anmak istediğimde dilimi ısırıp durduruyorsam kendimi demek ki; bu hikayeyi ben değil sen yazmışsın
Kalem ucun bitmiş, tükenmezin tükenmiş... Mürekkebine yalan katmışsın...


Bozcaada 05.08

Theatron...

28 Nisan 2008


Oyundan önce sordu;
"Nasılsın?Heyecanlı mısın?" diye.
"Bomboş hissediyorum kendimi ve çok korkuyorum" dedim...
"Korkma" dedi... Yapacaklarını bir tek sen biliyorsun, yanlış bile olsa yine bir tek sen bileceksin...Zaten hayat da öyle değil midir? Bazı şeyleri bir tek sen bilirsin" dedi...
Sustum...Derin bir nefes aldım ve çıktım sahneye...Bir tek ben biliyordum ...
Keşke herkes bilseydi de paylaşsaydı acımı ... Ama Theatron "TEK KİŞİLİK" ti...

yarım kalmışlar ( II )

12 Nisan 2008

Anladım o an,
an-lardan değil aslınd-an ibaretmiş yaşam...
anladım an-ılarda kaldım...
hamdım, piştim, yandım...
yandım...yanıldım...
şimdi susma vakti...

Hangisi ayrılık?

9 Nisan 2008

Gözünden kan damlayan adamın fotoğrafı elimde… siyah beyaz bir fotoğraf bu tek renkli kısmı gözündeki a(kan)…göğsünde kalp yerine kelebek taşıyan bu adam poz vermiş öylesine... başını öne eğmiş bir suçlu gibi adam…

Fotoğraf uzun zamandır elimde… Öyle sanıyorum ki öncesinde bir takım konuşmalar geçmiş… Misal kadın sormuş adama "beraber olmasak da yaşayabilir miyiz?" diye… adam cevap vermiş "evet ama ne gerek var?" bükmüş boynunu kadın… Adam sormuş sonra "Kötü mü?" yanıt verme sırası kadındaymış… "hayır ama…. " diye bırakmış ne gerek varmış konuşmaya devamını… Sonra özür dilemiş adam… kadın "boşver demiş… yürek dediğin vasati ufak bir et(*)…. Biliyordum çıkmamalıydım karşına, o yüzden özür dileme benden… özür kırılgan bir mesafe gibi gelir bana; eskisi gibi olmayacak bir paylaşımın mürekkepsiz imzası ya da...(*)"

kalkmış sonra masadan kadın… Ayrılırken arkasına bakarak kırık, dökük, kopuk bir "görüşürüz" ü eklemiş sonrasında…

Gözünden kan damlayan adamın fotoğrafı elimde… siyah beyaz bir fotoğraf bu tek renkli kısmı gözündeki a(kan)…göğsünde kalp yerine kelebek taşıyan bu adam poz vermiş öylesine... başını öne eğmiş bir suçlu gibi adam… İnandığı, sandığı, varsaydığı ya da yaşanmışlık adına ne varsa yaptığı hepsini kendine saklamış... ka(e)derinden kaçamamış, gözleri kanlanmış adamın...belki de diğer kadının aşkı da vasati 40 çöp kadarmış...


(*)merdümgiriz'e teşekkür ederim.

yarım kalmışlar ( I )

8 Nisan 2008

Sen köşe başında birden karşıma çıkan cicili bicili bir hediye paketiydin…
özenle yapılmış, ustaca süslenmiş, zevkle kurdelalanmış…jelatinin öyle parlak öyle güzeldi ki pakete baktıkça kendimi görüyor ve beğeniyordum… o kadar ki açmak için tereddüt ettiğim bir hediye paketiydin işte…
İçinden kırık bir palyaço maskesi çıkacağını nereden bilebilirdim ki… İçinden korkulu düşler çıkacağını nereden bilebilirdim ki…
açmasaydım ölürdüm, açtım öldüm…

DOKUNSAM HİSSEDEBİLİR MİSİN SATIRLARIMDA?

1 Mart 2008

Aslında ben kozmik güçlere inanmam… inanırır görünürüm sadece…

Şimdi bu inanır görünmek ile inanmak arasındaki bağı bir kerede kesecek ve kurtulacağım günden güne içimdeki huzursuzluğu besleyen kordondan….

Ellerim…ellerimiz…milimetrik mesafede avuç içlerimi kanatan o ısıya geleceğim sonra…ne olduğunu ve neden olduğunu asla bilemeyeceğim… Bilmek istemeyeceğim belki de ve tez zamanda bu doğum sancısından kurtulacağım…Nur topu gibi huzur olacak bu kez kollarımda… içimde huzursuzluk veren şey dışarı çıktığında huzura kavuşacak belki de…

Hafta sonlarımı dolduran boşluktan kurtulduğum günden beri belli bir amac güderek ama bu amaca hiç hizmet etmeyerek günlerimi geçiriyorum. Haftanın belirli gecelerini de bu günlere ekledim şimdilerde…Bu gecelerden birinde sırtımda taşıdığım yükü hemen kapı girişine bırakarak ama aynı ağırlıkta evin içinde dolaşmaya başlıyorum… Bir süre sonra da kendimi bir zamanlar keyif aldığımı düşündüğüm için ev eşyalarına dahil olmasını istediğim tek kişilik koltukta oturur buluyorum… Ayaklarımı koltuğun kolçaklarından aşağıya sarkıtmış vaziyette hem de… oldum bittim bir yerlere tünemeyi sevmişimdir zaten…elimdeki sert ama tutması kolay olan uzun ince dikdörtgen alet ile de sanıyorum ki dünyayı kontrol ediyorum. Aslında yaptığım hiç bir şey yok.Sadece üzerinde rakamları olan tuşlara basıyorum ve sahte dünyanın gerçek olduğu idda edilen yüzleri çıkıyor karşıma… anlamsız ve boş baktığımı fark ediyorum sonra… sonra birilerinin öldüğünü, öldürüldüğünü, kaçırıldığını, trenlerin çarpıştığını, istediği şarkıyı söylerken sevgilisinin gözlerine baktı diye vurulan sözde sanatçıları görüyorum… güzel şeyler olmalı bu aptal kutusu denen alette… bunca zamandır karşısına oturmuyordum çünkü… kendini değiştirmiş geliştirmiş olmalı… hani orta yaşlı bir kadın gibi mesela…
Misal eski sevgilisi ile bir gün ansızın karşılaşır. Bakar ki ikisi de yalnız… ikisinin de açlıktan yürekleri kazınır. “Bana yemeğe gel eski günleri analım” der hafifçe kadın. Yılların ağırlığını taşımayı bilmiş olmasının verdiği güçle. Adam hemen kabullenir bu fikri. “Uzun zaman sonra kapımı kendim açmayacağım, başkasının olsa bile biri bana kapıyı açacak ve hoş geldin diyecek” hevesiyle… Hani o kadın saatlerce aynada yıllara karşı yaptığı meydan savaşından ne kadar sağlam çıktığını ispat etmek için uğraşır ya işte bu da o hesap… bu kutu da yıllar sonra bana kendini ispat etmeli diye düşünüyorum. Ama olmuyor…hangi tuşa bassam aynı yüzler…hangi tuşa bassam bir eskiyle bir eski yer değişiyor hiçbir yenilik yok…

Sonra mı? Sonrası belki de bir düş...

Bir tuşa daha basıyorum... alt yazılı bir dizi bu... bir çocuk köpeğiyle bir yamaçtan aşağıya koşuyor... isteksizce baktığım ekranda birden hep hayallerimde olan yamacı gördüğümü ayrımsıyorum. Biraz daha dikkatlice baktığımda yeşilin,sarının her tonunun olduğunu fark ediyorum. Hatta çayır çimen kokusu burnuma kadar geliyor... birden köpeğe bir araba çarpıyor ve o anda irkiliyorum. Yüzüm gözüm allak bullak oluyor . Bu ne şimdi? diyorum kendi kendime...
sonra artık tam karar vermişken bu kutuyu kapatmaya parmağım kırmızı düğmedeyken çocuk hızla köpeğin yanına gidiyor ve ona dokunuyor köpek yaşamaya başlıyor...
Bilim kurgu!!! Vazgeçemediğim şey...parmağım kırmızı düğmenin üzerinde...gözlerim ekranda takılı... sahneler ilerliyor... Çocuğa verilen bir yetenek var ortada...çocuk ölen birine dokunduğu anda ölen kişi tekrar yaşamaya başlıyor...bu harika bir şey diyorum kendi kendime...ama her güzelliğin bir bedeli var... ya da öyle sanılır...işin ilginç yanı bu sanrı her gün teyid edilir yine ka(e)der tarafından... yani bir şey alırken bir şey vermek şart olmuştur...işte bu harika olayın iki bedeli var। İlki dokunduğun kişiye, hayvana, bitkiye tekrar dokunursan o gerçekten ölüyor ... diğeri hayata döndürdüğün kişiyi dokunarak bir dakika içinde tekrar öldürmez isen o kişinin yerine yakında olan başka bir kişi ölüyor...Vay canına diyorum ne zor şey... Nedendir bilinmez bu yetenek ile bir de sınav çıkartıyorlar karşısına..Çocuk karşı komşunun kızına o kadar aşık ki "Aşk Nedir?" diye sorsalar kızın adını verecek...Sonra o çocuk ADAM oluyor...Bağlanmaktan, sevmekten, dokunmaktan korkan, kaçan bir adam oluyor...Belleğindeki tek isim ise karşı komşu kızı...Sınav bu ya kız ölüyor ve adam kızın yanağına dokunarak hayata döndürüyor tekrar...Belki de ölmek gerçekten yaşamaya başlamak için iyi bir neden ikisi için...

Sebep? Sevgisi...
Sonuç? Kız ile bir ömür birlikte yaşamaya and içiyorlar...
Bedel? Sevdiğine asla dokunamayacak olman...

İşte bedeli... Biliyorum aslında her sevginin bir bedeli olduğunu... Biliyordum da dokunmadan bu bedelin ödenebildiğini bilmiyordum işte... Olayı birden öyle bir karmaşık hale getiriyorum ki ben bile şaşırıyorum... Beynim karıncalanmaya başlıyor... Aynı emir kipi tekrar tekrar vuruyor bedenimin her santimine "do-kun-ma" "do-kun-ma" dokunma!! Oturduğum koltuktan kalkıyorum... Elimde iğreti duran kumandayı bırakıyorum ilk aldığım yere usulca...
Sonra gecenin karanlığında dışarısını izlemeye başlıyorum... Aklıma birden gecenin en zifir yerinde Ankara'nın ışıkları geliyor... Otelin camından baktığımda Los Angeles' a benzettiğim geliyor Ankara'yı.... Los Angeles'i görmüşlüğümden, görmek istediğimden değil... Şuursuzluğumdan sadece...
Sonra pencere camına dokunuyor parmaklarım...Parmaklarımla dokunduğum yerde buz kesiyorum...Aksimi görüyorum şehrin en ışıklı yerinde, en göbeğinde, en derininde bir yerde...Aksime dokunuyorum bu sefer korkmadan, üşümeden, düşümden... Düşümden geçen ama gerçekte olmayan yerlerime dokunuyorum... Dokunmak hissetmektir diyorum ama nedense kendimi hissedemiyorum...
"dostluğun bana yetmiyor,
konuşurken düşlüyorum ellerini,
özlüyorum...
sevmek dokunmak demiştin,
biliyorum sürmese de eskiye benzemese de
hala benim tek ezberim:
dokun bana...ne olur dokun banaaa"

Bu şarkı dolanıyor usumun içindeki küçük klübelerde...Her eve giriyor arıyor, aradığını bulamıyor ve sonra çıkıyor,başka yere giriyor...ama hep aynı tını...
Do-kunnnnnn-maaaaaa....
Dokunduğumda ölecek sevdiklerimi görüyor parmaklarım, pencere camının buğusunda ve üşüyor...Ve düşünürken, düşümden düşüyorum....Bu kez kulaklarım kendi sesimi duyuyor; dokunduğum tek şey gözyaşlarım; sesimi duyuyorum hep aynı cümlede, hep aynı tekrarla :
Dokumayı çok ama çok istediğim ama bir türlü dokunamadığım mutluluğumsun sen ...biliyorum ki dokunduğum an yok olacaksın...çünkü seni zaten ben varettim...