çekme! kocam boşar, çektirmem! kocam kızar...

12 Kasım 2008

dışarıda mekanın birindeyiz... içilen sigaranın haddi hesabı yok içinde bulunduğumuz mekanda…içerideki yoğun sigara dumanı üzerimize çökmüş bir hayli… o dumanla birlikte biz de hayatın içine çökmüşüz... kesif bir koku ve kasvet kaplamış üzerimizi... herkesin bir derdi bir kederi var içinde belli... mamafih biliyorum ki benim yaşadıkları bu krizi yorumlamam dertlerine meze olmayacak... 5 yıldızlı tatil köylerinde milletin kanını kaynatan şarkıların hepsi bizim kanımızda donuyor... serviste aksamalar olsa da kimse oturduğu koltuktan kıpırdamıyor... kimsenin de umurunda değil zaten... kimi gam yüklü,kimi bunalım…kimi yorgunluktan neredeyse iki sandalyeyi birleştirip uyuyacak, kiminin aklında bin bir soru işareti... ne yapacağımızı bilemiyoruz... zaten bu koşullar altında bilmemiz de gerekmiyor, “bilmesek de olur”a takmışız kafamızı... biraz hareketleniyor gibi oluyor ortam daha sonra sözcükler ağır aksak ilerliyor ...

Havalar güzelleşti değil mi? sorusuyla başlayan, hafta sonu bir yerlere gitsek ya ? ile gelişen, ne zamandır fotoğraf çekmiyoruzla can çekişen oylat'a gitmek iyi fikirle hararetlenen tartışma gölyazı' da son buluyor ... işin tuhaf yanı ertesi gün buluşma yerine gelen herkes oylat'a gitmek üzere yola çıkmış bireyler... mamafih yol bizi bir göl köyüne götürüyor... adı:gölyazı …

Yol keyifli fazla viraj yok ve fazla kötü de değil... 7 kişilik bir grubuz ... dün geceden kimsede eser kalmamış belli... 7 kişilik keyifli bir grup olmuşuz... herkes unutmak istemiş belli...

İçindeki muamele ile tezat renkte bir belediye binası,fincanları artık boşalmış köy kahveleri, köyün iki yakasını bir araya getiren köprü, iki yakasını bir araya getiremeyen köylüler, her kuşa,her çiçeğe,her börtü böceğe iğreti bir hevesle biraz da gıpta ile bakan tüketmeye meyilli şehirli gençler,bağ bahçe bozumu sebze ve meyve sandıklarının içleri dolu ;mideleri boş insanlara kucak açmış karşılıyor bizi... yazgısına çoktan boyun eğmiş üzerine yazıp çizebileceğiniz gerekirse silebileceğiniz ama ne yaparsanız yapın hafızasında her şeyi tutacak dümdüz bir göl (gölyazı adı buradan mı geliyor acaba), inişli çıkışlı yollar, duvarları eski ve yıpranmış kerpiçten, kapı ve pencereleri ona inat rengarenk içleri kara evler yığını, her yokuşun sonu yine aynı göle maya çalmış,bir dinginlik bir sessizlik hakim ...

1. vak'a

artık karaya hatta asfalta çekilmiş eski bir kayığın kıç tarafında yerde otururken gördüm onu ...bacaklarını uzatmış ama öyle usturuplucana ... taaa ayak baş parmağına bir ip takmış ip vucuduna kadar örümcek ağı gibi onu sarmış ,ilerliyor ve kollarına kadar geliyor ;ağ örüyore...elinde ilginç bir alet , iple kendine bi delik açıyor aleti içinden geçiriyor düğüm atıyor sonra çekiştiriyor ... sonra tekrar... sonra tekrar... sonra tekrar... ama bunu o kadar umarsızca yapıyor ki sanki o asfalt üzerinde doğmuş, sanki elinde o büyük çengelliiğne doğuşundan beri varmış,sanki o hayatta sadece ağ örmeliymiş, ama kadınmış... şairim geliyor ona bakınca hemen aklıma yüreğinde bir tufanın negatifleri…yankılanıyor aynı mısra defalarca defalarca... susmayacak gibi...gözleri dalgın ,bakışları ezbere...usulca yaklaşıyorum yanına “kolay gelsin teyzem” diyorum ... “sağol “ diyor … “senin bi fotoğrafını çekebilir miyim?” diye soruyorum...birden toparlanıyor aklına bir şey gelmiş gibi duraksıyor “sakın çekme!!! ” “aa aa neden yaaa?” diyorum şımarık çocuklar gibi “çektirmem!!!sakın çekme gızıııımmmm kocam boşar beni sonra” diyor...”O zaman sadece ellerini çekeyim olur mu?” diyorum uslanmayacağı her halinden belli şımarık çocuklar gibi... “e hadi bakalım” diyor... diyor ama bunu demesiyle birlikte derin bir “ahhhh...”çekiyor...”sen bilmesin gızııımmm o ne fenadıırrr “ aklımdaki ses yanılmamış

“yüreğinde bir tufanın negatifleri ölümden gelmiş, kollarıma yakışmış bırakmam kimselere”





2. vak'a

yürüyoruz... dik bir yokuşun başındayız henüz... yürüyoruz dakikalar geçiyor, yürüyoruz bizden habersiz birileri doğuyor, yürüyoruz bizden habersiz birileri kavgalar ediyor, yürüyoruz bizden habersiz birileri aşık oluyor, yürüyoruz bizden habersiz birileri kimbilir neler yapıyor... ellerimizde makinalarımız o anın tadını sonuna kadar çıkarma meyillisiyiz... yokuşu yarılıyoruz bir grup kadın kapı önünde oturmuş... aralarında geçen konuşma herneyse epey hararetli... sarı bir oğlan çocuğu koşturuyor ortalığa salınmış... yaklaştıkça kadınlara fark ediyoruz ki aralarında en az birer kuşak yaş farkı var ortalıktaki ufaklık da muhakakk ki içlerinden birisinin torunu... bunu resmetmeli diyorum kendi kendime öncelikle ufaklığı alıyorum kadraja tam parmağım deklanşöre yükleniyor ki bir ses “duuuuurrr!!! “ “Sakın çekmeeee!!!” diye bağırıyor “a aa neden?” diyorum… “çocuğun annesine sor” diyor bir kadın oradan...güleç yüzlü, utangaç bir kızcağız pencereden uzatıyor boynunu... yanakları al al... “sakın çekme, eşim kızar” diyor... çaresiz uzaklaşıyorum yokuşun diğer yarısına doğru... aklımda binbir soru işareti...

3. vak'a

yine bir kadın yine benzer bir hikaye ... aynı sorulara aldığım aynı cevaplar beni yormuyor henüz ... sadece kendime bak biri çıktı ispatı yapmaya kalkıyorum yüzsüzce ... çok geçmeden tekrarlanıyor aynı sahne “sakın çekme kızım kocam boşar beni” “siz biraz önce ağ ören teyzemisiniz acaba?”diyorum... “hangi teyze?” diye anlamsız bakışlar eşliğinde duyuyorum solgun kırılgan sorusunu... yüzüme bir tokat gibi patlıyor farklı kişilerde aynı olayın tezahür ettiği “hh..hh…hiiiççç...” diyebiliyorum sadece ... hiç ! koca bir hiçç!!! Hiçlikten anlam çıkarmak için çırpınıyorum… “teyze hepinizin mi kocası boşuyor sizi buna neden ne?” diyorum “buranın erkekleri fenadır gızım bilmezsin” son cümlesi oluyor... sanki bilmem bişeyi değiştirecekmiş gibi yaşadığımız olayın sonuçlarını...

artık vak'aları sıralamaktan sıkıldım... bunun gibi bir sürü vak'a oyuncular farklı mizansen ise aynı...

her yokuşun bir inişi, her gecenin bir gündüzü olurmuş ya hani biz şimdi o inişteyiz... yine göl ayaklarımızın altında... tanıdık ama yeni birinin dediği geliyor aklıma gölü sessizce izlerken gece olduğunda o göl okyanus oluyor...
olur mu acaba?” diye içimdeki sese soruyorum ... “görmek istediğini görür, duymak istediğini duyarsın; insan isteyince her şey olur” diyor bana... “yeni bir gezi istiyorum o zaman” diyorum yine... sonra içimle beraber gülüşüyoruz ... batmaya çalışan güneşin kızıllığı bize söz veriyor ... birden tüm o kadınları unuttuğumu ayrımsıyorum içim eziliyor... birden bu köyün erkeklerini yetiştirenlerin yine kadınlar olduğunu fark ediyorum içim daralıyor...güneş batıyor...

2 kişide semmy' e anlatmış:

dersaadet dedi ki...

Yine ilkim, burdan önce de ilk. Bloğunun yeni halini kıskandım. Nasıl yaptın:)

semmy dedi ki...

@dersaadet.hep ilksin kalemdaşım, her zaman ilk :))))

ben yaptım oldu :p

bu arada profil yazına bayıldım..hep abur cubur yiyorum, herşeyin tadına bakmak istiyorum bu yüzden hep açım :))) harika olmuş...umarım alt metinleri anlarlar...