karınca kararınca...

27 Ağustos 2009


masamın üzerinde bir sürü karınca var… nereden geldiklerine bir türlü anlam veremediğim türden… bu yazıyı yazarken de çok zorlanıyorum… bileğimin masayla birleştiği anda hemen altında bir karınca oluyor… onları ezmeden yazma mücadelesi ile boğuşuyorum… uzun dikdörtgen bir kağıda yazıyorum; işte bu yüzden çok zorlanıyorum belki de… hava da yapış yapış… insanlar var çevrede uzun uzun esniyorlar ve uzun uzun bakıyorlar birbirlerine… günler uzun… gölgeler kısa… ömür uzun… yaşam kısa… sonra uzaklara dalıyor gözlerim… ne gördüğüm ne işittiğim belirsiz… belki bir kuş kanadı sesi, belki bir çay makinesinin buhar sesi… hayır bir saniye bir saniye sanırım bir nehir sesi bu ses(anlaşılmaz cümleler kuruyorum gittikçe…) belki de bir çağlayan; evet evet çok net duyuyorum bu sesi… ama şu anda işim onunla değil yoksa sayfalarca yazabilirim (karıncalara rağmen) doğanın sesinin ne güzel olduğunu, içindeki güzellikleri, doğanın bizlere anlatmaya çalıştığı her türlü hikayeyi… pekala da yazabilirim buraya doğayı ben temiz tutuyorum diye, tüm çöpleri içimde biriktiriyorum diye… renk renk kutular var içimde diye… mesela; geri dönüşüm kutuları yürek kırıklıklarımı, umutsuzluklarımı, çaresizliklerimi, bekleyişlerimi geri dönüşümde biriktiriyorum, sonra, sonra tehlikeli atık kutum var; kızgınlıklarımı, hiçliklerimi, öfkemi, nefretimi oraya, bir de çevremde olup biten ve artık duyarlılık eşiğimin çok üstüne çıkan her şeyi orada biriktiriyorum diyebilirim… bir de ne idüğü belirsiz kutularım var; boş bakışlar, uykusuzluk nedenleri, çakı, çivi, raptiye, anahtar yarısı, kalp ağrısı nedenleri, yumak, boncuklar, küpeler, kavanoz, kavanoz kapağı, buruşuk çarşaflar, oyuncak bebekler, yastık kılıfları, kulbu kırık fincanlar, amaçsızca yırtılmış kağıtlar, bişeyler karalanmış kağıtlar, süzgeçler, boş abur cubur ambalajları, ucu kırılmış kalemler, tükenen kalemler, paslı oyuncaklar, makas, çorap teki, pinpon topu, tedavülden kalkmış bozuk paralar, çocuk kahkahaları… hepsi hepsi içimde diyebilirim… bu yüzden kırk yılda bir gönlümü açmak zorunda kalıyorum hayatım hava alsın diye… perdeleri usulca çekiyorum, sanki suyun içindeymiş gibi zor hareket edip az işitirim bu günlerde… pencerenin pervazında sinsice oturur içimdekileri görmeye çalışanları kovalayıveririm… es kaza gerçek bir çöp avcısı görürsem hemen pervazdan atlarım yanına işte o an büyük bir ışık huzmesiyle ne var ne yok açığa çıkar içimdeki çöp yığınlarının… ve küçük iskenderin dediği gibi her aşkta dönme dolaptayım ve kesiliyor elektrik ben en tepedeyken… bu dizeyi de açardım sana ama başta da belirttiğim gibi konum bu değil… az sonra masama gelecek yabancıyı düşünüyorum daha ziyade… o yabancıyla asla dirsek temasımın olmayacağından, onun içinden çıkılamaz sandığı derdin aslında ne kadar kolay aşılabileceğinden bahsedeceğim az sonra… cümlelerimi çok özenli seçmem gerektiğinin bilincinde olarak… uzak ama yakın, yakın ama soğuk, soğuk ama samimi, samimi ama yabancı davranmak zorunda kalacağım… gözlüklerimi burnumun üzerine düşürerek ve biraz da gözlüklerimin üzerinden ona bakacağım… göz göze geldiğimiz anda başımı hemen çevirmeliyim… şu anda tek kelimelik cümleler kuramayacak kadar meşgulüm… kendimi tekrar etmekten de çok sıkıldım… oysa o kadar uzun zaman oldu ki aynı masada aynı şeyleri yazdığım… beklediğim o an erken geliyor… masamda önce bir gölge ardından da bir bedenin ağırlığını hissediyorum “nasılsın?” diyor “adamına göre” diye cevaplıyorum…

1 kişide semmy' e anlatmış:

Unknown dedi ki...

-nasılsın?
"adamına göre..."
çok güzel olmuş semmy...