karınca kararınca...

27 Ağustos 2009


masamın üzerinde bir sürü karınca var… nereden geldiklerine bir türlü anlam veremediğim türden… bu yazıyı yazarken de çok zorlanıyorum… bileğimin masayla birleştiği anda hemen altında bir karınca oluyor… onları ezmeden yazma mücadelesi ile boğuşuyorum… uzun dikdörtgen bir kağıda yazıyorum; işte bu yüzden çok zorlanıyorum belki de… hava da yapış yapış… insanlar var çevrede uzun uzun esniyorlar ve uzun uzun bakıyorlar birbirlerine… günler uzun… gölgeler kısa… ömür uzun… yaşam kısa… sonra uzaklara dalıyor gözlerim… ne gördüğüm ne işittiğim belirsiz… belki bir kuş kanadı sesi, belki bir çay makinesinin buhar sesi… hayır bir saniye bir saniye sanırım bir nehir sesi bu ses(anlaşılmaz cümleler kuruyorum gittikçe…) belki de bir çağlayan; evet evet çok net duyuyorum bu sesi… ama şu anda işim onunla değil yoksa sayfalarca yazabilirim (karıncalara rağmen) doğanın sesinin ne güzel olduğunu, içindeki güzellikleri, doğanın bizlere anlatmaya çalıştığı her türlü hikayeyi… pekala da yazabilirim buraya doğayı ben temiz tutuyorum diye, tüm çöpleri içimde biriktiriyorum diye… renk renk kutular var içimde diye… mesela; geri dönüşüm kutuları yürek kırıklıklarımı, umutsuzluklarımı, çaresizliklerimi, bekleyişlerimi geri dönüşümde biriktiriyorum, sonra, sonra tehlikeli atık kutum var; kızgınlıklarımı, hiçliklerimi, öfkemi, nefretimi oraya, bir de çevremde olup biten ve artık duyarlılık eşiğimin çok üstüne çıkan her şeyi orada biriktiriyorum diyebilirim… bir de ne idüğü belirsiz kutularım var; boş bakışlar, uykusuzluk nedenleri, çakı, çivi, raptiye, anahtar yarısı, kalp ağrısı nedenleri, yumak, boncuklar, küpeler, kavanoz, kavanoz kapağı, buruşuk çarşaflar, oyuncak bebekler, yastık kılıfları, kulbu kırık fincanlar, amaçsızca yırtılmış kağıtlar, bişeyler karalanmış kağıtlar, süzgeçler, boş abur cubur ambalajları, ucu kırılmış kalemler, tükenen kalemler, paslı oyuncaklar, makas, çorap teki, pinpon topu, tedavülden kalkmış bozuk paralar, çocuk kahkahaları… hepsi hepsi içimde diyebilirim… bu yüzden kırk yılda bir gönlümü açmak zorunda kalıyorum hayatım hava alsın diye… perdeleri usulca çekiyorum, sanki suyun içindeymiş gibi zor hareket edip az işitirim bu günlerde… pencerenin pervazında sinsice oturur içimdekileri görmeye çalışanları kovalayıveririm… es kaza gerçek bir çöp avcısı görürsem hemen pervazdan atlarım yanına işte o an büyük bir ışık huzmesiyle ne var ne yok açığa çıkar içimdeki çöp yığınlarının… ve küçük iskenderin dediği gibi her aşkta dönme dolaptayım ve kesiliyor elektrik ben en tepedeyken… bu dizeyi de açardım sana ama başta da belirttiğim gibi konum bu değil… az sonra masama gelecek yabancıyı düşünüyorum daha ziyade… o yabancıyla asla dirsek temasımın olmayacağından, onun içinden çıkılamaz sandığı derdin aslında ne kadar kolay aşılabileceğinden bahsedeceğim az sonra… cümlelerimi çok özenli seçmem gerektiğinin bilincinde olarak… uzak ama yakın, yakın ama soğuk, soğuk ama samimi, samimi ama yabancı davranmak zorunda kalacağım… gözlüklerimi burnumun üzerine düşürerek ve biraz da gözlüklerimin üzerinden ona bakacağım… göz göze geldiğimiz anda başımı hemen çevirmeliyim… şu anda tek kelimelik cümleler kuramayacak kadar meşgulüm… kendimi tekrar etmekten de çok sıkıldım… oysa o kadar uzun zaman oldu ki aynı masada aynı şeyleri yazdığım… beklediğim o an erken geliyor… masamda önce bir gölge ardından da bir bedenin ağırlığını hissediyorum “nasılsın?” diyor “adamına göre” diye cevaplıyorum…

bize...

18 Ağustos 2009

el
eller
ellerim
ellerimdeki koku
kaybettim…

göz
gözler
gözlerim
gözlerimdeki resim
sen değilsin…

dil
diller
diller etti
diller etti dilim dilim
çaresizim...

ten
tenim
tenimdeki gün
tenimdeki günaydın
ol(a)madın…

yat
yatak
yatağım
yatağımdaki
yatağım(ız)daki pişmanlık…
oldu(k)n…

artık savaşlar biter; biz ölürüz…

Ne mutlu bize …

ulaşamıyorum sana...

12 Ağustos 2009


sayısız kez mektup yazdım sana… sayısız kez göndermediğim; gönderemediğim mektuplarım oldu… kimilerinin üstlerini koyu kara kalemle çizdim vazgeçtim yazmaktan, ; özneyle yüklemi yer değiştirerek yazdım olmadı… hiçbir özne seni anlatamadı hiçbir yüklemde kendimi bulamadım… bir de kimilerini buruşturup çöpe attığım sayısız mektuplarım oldu… sonra yarıda kestim kalem ve kağıdın sevişmesini… bu sefer sayısız kez elektronik ortamda ulaşmaya çabaladım sana… sayısız kez elim gönder düğmesine varmadı varamadı… sayısız kez seni aradım… hayali bir telefonla konuştum zihnimde, numaraları çeviriyor ve açmanı bekliyordum… sayısız kez sana haykırdım “neden!!!?” diye…(gerçekten neydi neden?) olmadı başaramadım… her seferinde gözlerin gerekiyordu bana… (artık bir tek onlar aklımda) buluşamadım gözlerinle… istiyordum ki sessiz kalma bana… konuşamadım sözlerinde… böyle, böyle geçti aylar… arada sırada gelen haberin gelmez oldu… sen de yoruldun anladım… sonra uzak bir yere gittim… kimsenin beni tanımadığı , benim kimseyi tanımadığım… barmen sürekli dolduruyordu; ben içiyordum… ben içiyordum; barmen dolduruyordu… sözde karşımdaki sandalyede sen oturuyordun… ve hayır karşımda değil yanımda oturuyordun ilk kez… beraber çalakalem konuşuyor, yazıyorduk…(geçmişi ve de geleceği) (sen bilemezdin yaşamamız gerekirdi)… ben senin kendini yorduğun benim hakkımdaki yorumlarını (durdur o yorumları!?!?) söze döküyordum sen utanıyordun, sözgelimi ben bu ilişkinin iki kişi olduğunu sanıyordum (sanmak!?!) sen üç kişiydik diyordun(haklıydın) ve ben susuyordum… alışıla gelmiş olarak arkadaşını arıyor beni anlatıyordun ben bunları duymuyordum… gerçek olan tek bir şey vardı; yan yanaydık; içiyorduk… içiyorduk… içiyorduk… sonra barmen beni kaldırdı masadan… o kadar alışmıştım ki itelenmeye hayır demedim bile… sahibine alışmış uysal bir köpek gibi çıktım mekandan… bazen duvarlara tutunuyor, bazen kaldırımların kulağına bir şeyler fısıldıyor, bazen su birikintilerini deniz sanıyor yüzüyordum… yürüyordum veya öyle sanıyordum sokaklarda(yürümek?!?)… aklımda olan tek şey tükendiğimdi… sahtekardım(kim doğru ki?!?)… sahtekardı herkes (ya ben doğru muyum ki?!?)… merkeze geldim sonra... sadece ineceğim yeri söyledim; daha çok anlatacak gücüm yoktu… söyledim ve şöförün hemen arkasındaki koltuğa atıverdim kendimi… yolcular yavaş yavaş biniyordu… en arka dörtlüye üç kız oturdu… birinin sesini sen sandım, kopya çekerken yakalanmış zavallı bir öğrenci gibi dönüp baktım umutsuzca geriye… değildin… sen değildin işte… rahatladım… sesi sana benzeyen kız sürekli konuşuyor, gülüyor, anlatıyor, anlatıyor, anlatıyordu… diğerinin kokusunu sen sandım iyice sığındım oturduğum koltuğa; geriye dönüp bir daha bakmaya cesaretim de yoktu… sonuncusu “sen”di … emindim… ne yapacağımı şaşırdım… minibüste her şey vardı… yaprak, sinek, kahkaha, alkol kokusu, kadın kokusu, erkek kokusu, ten kokusu, ter kokusu, minik maskotların ileri geri sallanırken çıkardıkları sesler, bozuk para sesi, kıskançlık, sevişme isteği, tutku, acele, sıkıntı, minibüs tarifesinin renkli listesi, düşen anahtar sesi, umarsızlık, duygusuzluk, karamsarlık, ters yönden gelen arabanın uzun farlarının sarışın kızın gözlüğünde bıraktığı iz, pet şişe, pet şişe kapağı, bu minibüste şefkat dışında her şey vardı…(bir de ben) bir el beni omzumdan sarstı sonra… şöför bağırarak beni kaldırmaya çalışıyordu… ben ise anlamıyordum nerede olduğumu … aynı anda sen en arkadan bağırıyordun “yapmayın o şu an farkında değil, baksanıza sarhoş”(sarhoş?!?) “…” “banane lan bana mı içti o kadar”, “indirelim mi abi bunu?” diyordu başka birileri…(bunu?!) sonra ayakta duran gençler beni güçlü kollarıyla kaldırdılar olduğum yerden… sen hala bağırıyordun “polisi arıyorum, yapmayın, birileri geçirsin onu karşı tarafa, hadi beyler lütfen” kimse seni duymuyordu sen bağırıyordun “yazık, çok yazık, yazıklar olsun!!!!
sonra kapı açıldı… beni minibüsten aşağıya attılar… yattığım yerden oturarak baktım yüzlerine… hiç birini tanımıyordum… kalktım, iki adım attım… bir daha baktım gidişlerine… sen de o minibüsle birlikte gittin böylece… sonra zor geldi yürümek caddenin ortasına enlemesine uzanıverdim… postacıyı orada bekledim... belki de sen yazmıştın bana... okumak istedim...

döndüm...

10 Ağustos 2009


geceydi…
ıssızdı her yer…
sokaklar çiş kokuyordu; ben yürüyordum,
sokaklar kan kokuyordu; ben acıyordum,
sokaklar karanlıktı; korkmuyordum…
kültablasındaki izmaritten farkım yoktu;
keyifle yakıldım, lanet olsun diye söndürüldüm…
her yanım düğüm düğüm…
karanlıktı aradığım;
ışık sandım, ateşle yandım…
yıllarca sensiz olamam diyen adam bu gün evlenmişti...
umurumda bile değildi...
ve evet çok arabeskti farkındaydım…
aklıma başka sebep gelmiyordu kahırlanmak için…
olmadı… olamadı… ben yürüyordum…
tiz bir köpek uluması böldü sonra gecemi,
sonra beni,
sonra yolu,
sonra her şeyi…
denizin üzerindeki mehtaba bakıp yürüdüm…
bilmem kaç kez ölümden döndüm…
31.07.2009

bir yer...


ortalama üç insan boyunda olan yüksek tavanlı bir binadır burası… koridorları sanki hiç bitmeyecekmiş gibidir… karanlıktır, gridir, soğuktur ölesiye… sürekli bir köşeyi dönmece hakimdir her katında… her köşeyi döndüğünde de seni umutsuz , esmer, kırmızı gözlü bir yüz karşılar… utanırsın gülümsediğin için… konuşamazsın bile…


insanlar birbirleriyle çığlıklar eşliğinde konuşur, kimsenin kimseye ne sabrı ne de tahammülü vardır… kan kokar, ilaç kokar, boş serum şişeleri kokar, ıslak insan kokar, dert kokar, çaresizlik kokar odaları… utanırsın güzelliğine… koklayamazsın bile…


kimsenin vakti yoktur , koşar insanlar alabildiğine, çarpar birilerine ama olsundur yetişmek gereklidir çoğu zaman bir üst haneye… utanırsın vaktin olduğuna, saatine bakamazsın bile…

geceleri bir haykırıştır, bir hiçliktir burası… birileri gelir birilerini götürür bazen… giden gelmez, gelen gitmemeyi umar çoğu zaman… bağırır çocuklar “dayanamıyorum artık” diye, yalvarırlar kocaman ellere; bıraksınlar beni diye… umut yoktur buralarda, sevinç yoktur, gülüşmeler yoktur… utanırsın gençliğinden, aynaya bakamazsın bile…

küçücük bedenler kendilerinden büyük makinalarla yaşar… bu havayı solur, soluk benizleri… yüzlerini büyük bezler örter, küçük kulaklarına, küçük burunlarına ve yoksul gözlerine inat… daha ne denir bilmem ki yaşadıkları varsayımını çürütmek için…

bir de beyaz gömlekliler vardır içeride ve onların kayıtsız şartsız hakimi olduğu bir dünyadasındır… sen yardıma gelmişsindir kendini insan sayarsın, o ise bu binadan çıktıktan sonra insan olduğunu hatırlar… bu birincil kuraldır… böyledir, böyle olması gereklidir, bir şey diyemezsin… utanırsın yaşadığından , geçmişine bakamazsın bile…

bu binanın adı hastanedir… “kanser” der beyaz gömlekliler sen kararırsın… varsayılan hastalığın adı bile buz kestirir tenini ama seni ateş basar… umudun vardır ama yok sayarsın… güçlüsündür ama yerden kalkamazsın… ışıl ışıl solarsın her bir kelimede… utanırsın duyduklarına, yüzüne bakamazsın bile…

işte böyle bir yerdir burası herkesin olduğu, kimsenin sayılmadığı… gelenin gidenden çok olduğu, gidenin nereye gittiği muamma olduğu bir yer… ruhlar dolaşır gece koridorlarda yalnızlık bir varsayımdan ibarettir… ve şimdi yine gecedir… ve şimdi yine o binaya benim babacığım aynı ka(e)deri paylaşmak üzere girmiştir… kocaman bedenini ilk kez bir yaprak gibi titrerken gördüğüm bu kördüğüm gece de yalan değildir… gerçektir…

"O" sun...

15 Temmuz 2009


dersin konusu çok saçmaydı… aslına bakarsan okula açılan bu bölümün gereksizliği üzerine o kadar çok kafa yormuş ve yorulmuştum ki sadece bana verilen kırk dakikaları doldurma telaşındaydım… kırk dakikalar birikiyor sanki kırk yıl oluyordu nezdimde… belki de bu bölüm için uygun olan eğitmen de ben değildim, ama artık çok geçti başladım… “şimdi sizlere yeni bir hikaye anlatacağım ve o hikayeyi birlikte….” diye başlamıştım geleneksel konuşmama:

“günün birinde yalnız başına yaşayan bir kadının penceresi çalınmış... gelen bir kırlangıçmış… “aç pencereni” demiş kırlangıç… “bırak yanında kalayım ve sana yoldaş olayım” “olmaz” demiş kadın sertçe… “açmam penceremi git başımdan”… ertesi gün tekrar gelmiş kırlangıç “ne olur al beni yanına, yüreğinde sana arkadaş olayım” diye yalvarmış… kadın “ben seviyorum yalnızlığımı sana ihtiyacım yok” demiş… birkaçgün sonra kırlangıç tekrar pencereyi çalmış… “bak demiş bu son gelişim…izin ver ısıtayım seni sohbetimle, bak kışda geliyor… geceleri uzun olur, soğuk olur… soğuk kış gecelerinde arkadaş olurum sana” demiş… kadın aynı ifadeyle “bir daha gelirsen yolarım kanatlarını, defol git başımdan, benim kimseye ihtiyacım yok” diyerek son kez kovmuş kırlangıcı… derken aylar geçmiş… kış bitmiş, ilkbahar olmuş, yaz gelivermiş… kadın belki dönmüştür tekrar pencereme diyerek büyük bir umutla kırlangıcı bekler olmuş… sonra onu bulmak için bir bilgeye gitmiş ve durumu anlatmış… bilge dikkatlice dinlemiş kadını… sonra acı bir tebessüm eşliğinde bilgeden şu yanıtı duymuş: “çok yazık! çok yazık etmiş, büyük bir yanlış yapmışsınız” kadın büyük bir telaşla sormuş “neden?” diye…”bilmezmisiniz?” demiş bilge “kırlangıçların ömrü altı aydır….”


hikayeyi bitirdikten sonra bu hikayedeki kadın mıyım yoksa kırlangıç mıyım bilemiyorum aslında diye iç geçirdim… bunu bir soru olarak algılayan çocuklardan biri el kaldırdı “hiç biri bence” dedi heyecanla… irkildim açıkçası böyle bir soruyu yönlettiğimin bile farkında değildim o ana kadar…sesli düşünmüş ve yakalanmıştım… sol arka çaprazda oturan kızlardan biri bilmiş bir şekilde atıldı. “hiç de değil eğer birini seçmek gerekiyorsa kadın olmayı tercih ederim yalnızlığı seçtiğime göre bir bildiğim vardır elbet” dedi. bu yaşta bu kadar kesin ve sert yargılarının olmasına içerlemiştim açıkçası... zira ben o yaşlarda hiçbir zaman yalnız olmadığımı düşünürdüm… “ne var bunda” diye atladı öteki “ömür dediğin kısaysa -ki kırlangıcın öyleymiş, neden illa bir yoldaş bulmak zorunda kalalım ki?” hafif tıknaz bir çocuk atıldı “hocam siz bence kırlangıçsınız ama her seferinde yanlış pencereyi çalmışsınız… ömrünüz yetseydi doğru pencereyi bulacağınızdan eminim” dedi… sınıfın duvarları üzerime geliyor bu çocukların ne zaman büyüyüp küçüldüğünü düşünüyordum… haklı olabilir miydi acaba? gerçekten doğru pencereyi bulamamış mıydım? yoksa o kadın gibi her gelen kırlangıcı elimin tersiyle mi itiyordum? sınıfın en haylaz çocuğunun bu konu ilgisini çekmiş olacak ki pür dikkat diğer arkadaşlarını dinliyor kendince bir şeyler yazıyordu önündeki deftere… tıknaz çocuğa usturuplu bir yanıt bulmak için epeyce uğraşan sol arka çaprazda oturan kız “bana kalırsa siz o yalnız kadınsınız baksanıza yaptığınız hareketi doğru varsaydığınız halde aklınız karışmış ve çözüm için bilgenin kapısına gitmişsiniz” dedi... tıknaz çocuk yine atıldı “ya o bilge de ona kadının kırlangıca yaptığını yapsaydı ve kapısını açıp bunları söylemeseydi o zaman bu hikaye nasıl biterdi? diye soruverdi… sınıfı belli belirsiz bir karmaşa sarmıştı… tıknaz çocuk da doğru söylüyor olabilirdi… bu tartışmaya nasıl son vermem gerektiğini düşünmeye başladım… konumuz bu değildi elbet ama bu çocuklar oturmuş resmen beni ve içinde bulunduğum durumu tartışıyorlardı… “ne yani hocamız şimdi de bilge mi oldu diyorsun?” diye sordu kız tekrar… “hayır” dedi çocuk “kırlangıç doğru pencereyi çalsaydı içeri girebilirdi, kadın doğru bir bilgeye gitmiş ki öğrenmiş işin aslını…” haylaz çocuk el kaldırdı
“hocam” dedi “siz ne o kırlangıçsınız ne de o kadın… siz o altı aysınız yani siz bir mevsimsiniz… gelip geçici …siz insansınız hocam!!!…insan…!!! ya yalnız ya değil, ya ölümlü ya değil kimin umurunda… siz ne olmak isterseniz “O” sunuz….”
kalakaldım öylece…

ben eskiden de yanlızdım...

13 Temmuz 2009




size saçma gelebilir ama ben blogumu ilk açtığım zamanlar bunun herkes tarafından okunabilidiğini bilmiyordum… dersaadet vardı beni arkadaşım o bana yorumlar yazardı ben onu cevaplardım… sonra bir gün diskurella bana bir yorum yaptı... amanın dedim beni biri daha okuyor sonra arkasından demet geldi ufak bir araştırma yaptıktan sonra ben anladım ki burada yalnız değilim… bir sürü blog var bir sürü kişi var… sonra onları okumaya başladım… kimi aşikar bir şekilde takibe alırken ( pucca, siminya, şuur fuhuşu, prince, siboreta, birbarfilozofu, malıngözü rectoa yazamadıklarım alınmasın) kimilerinin gizli takipçisi (5 posta) oldum… ama bir sürü blog bir sürü yaşam ve bir sürü insandan da ihtiyacım olan her şeyi almaya başladım… ihtiyacım olan şey gözlemdi, insan yaşayışlarıydı, gerçeğin hayalle , hayalin gerçekle kesişebilmesiydi... benimkinden farklı hayatları görmekti... ve bir projem var artık… tüm bloggerları okuduğum kadarıyla aynı kurguda toplayacağım… bu projemi buraya yazdığım için umarım pişman olmam… hayata hep geç kalırım zira… aşık olduğumu geç anlarım mesela, beni seveni fark edemem, sınav saati hep yarım saat sonradır benim için, orta yaşlı halimde gençliğimin, gençken çocukluğumun farkına varanlardanım ben… şimdi bu projeyi benden önce hayata geçirene ne yaparım bilmiyorum bu yüzden… kimi zaman birilerinin intiharına tanık oldum, kimi zaman aldığı ödüllere sevindim, kimi zaman erkek arkadaşlarını okuyarak yalnızlığımı bir kez daha sevdim, kimi zaman ise kadın blog yazarları tartışmalarına destek verdim, sansüresansür istedim, engelleri kaldırmak için çalıştım… bir de başka bloglarda gördüğüm mimlerde hep kendi ismimi aradım… her zaman olduğu gibi yine yalnızdım bu mim olaylarında… açık söylemem gerekirse bloguma bu konuya yer verebilir miyim bilmiyordum… taaa ki yazılarını okumaktan büyük keyif aldığım hatta kendisi bilmeden bazı yazılarını araklayıp kendi blogumda yayınladığım godsy beni mimleyene kadar… hemen belirteyim bloggerlar arasında kısa metrajlı tanıdığım tek kişidir kendisi… ama eğer hislerim beni yanıltmıyorsa uzun metrajlı görüşmelerimizin devam edeceği kanısındayım… özellikle iltifat matbaasında aynı dili konuştuğumuzu hissettiğim, kendi blogunda ise bir günümü yazsam aynen böyle yazardım dediğim bir yazar… onu da bir kış gecesinde keşfetmiştim zaten onu okudukça tüm yalnızlığımı paylaşıvermişti… o bilmez ama ben oku okumayı çok severim... arada sırada yorumlar ben de buradayım diye göz kırparım, yolun çok başındayız lakin eminim epey yol alacağız... neyse asıl konumuza dönelim mim konusu da çok güzel… başarabilir miyim bilmiyorum ama elimden geldiğince bir şeyler yazacağım… konusu aynen şu :



"Hangi kitabı okuduğunu gördüğünüz bir adamla/kadınla tanışmayı isterdiniz?”



bir kere bir erkeğin kitap okuyor olması bile yeterli geyiğine hiç girmek istemiyorum… bu bana nasıl bir kadın isterdiniz sorusuna "nefes alsın yeter" şeklinde cevap vermekle gibi gelir... okumak elbette büyük bir kıstas lakin sınırlarını iyi belirlemekte fayda var... sırf metroda, plaj kenarında, herhangi bir cafede , bankta , orada burada kitap okuyor ile tanışmak zorunda hissetmem kendimi... eğer şansım varsa o beni nasılsa bulur... ha bir de dönüp baktım da sevdiğim tüm yazarlar bana sevdiklerimden kalma o yüzden eteğimdeki taşları şu şekilde dökebilirim;


Boris Vian, Charles Bukowski, Ursula K.Leguin, F.Kafka okuyorsa üzerinde epey kafa yorarım… ortak noktamız çok olur, birbirimizi tamamlarız, espri anlayışımız aynı olur ve tek mimikten birbirimizin ne yapacağını biliriz eminim… uzun vadede süper kanka oluruz, harika ve keyifli zaman geçirilebilir ama ev hayatı olmaz…

Murathan Mungan, Sunay Akın, Kenan Kalecikli, Cezmi Ersöz, Küçük İskender vb. okuyorsa üzerinde çok düşünmem, beraber sürekli ağlarız, depresif mode daima on olur, minik kaprisler ve kıskançlıklar ile bir süre sonra bir de bakmışım ki sevgilim değil sahibim olmuş koşa koşa kaçarım…

Atilla İlhan, Ahmet Telli, Paul Auster, Elif Şafak, Amin Maaoluf, Alper Canıgüz okuyorsa onu çok ciddiye alırım... muhtemelen aynı kütüphanelere sahibiz diye düşünürüm…ortak noktalarımız vardır,zekidir, zevklidir, kibardır ve onu tanımaya çalışırım, çalıştıkca beceriksizleşirim, kendimi kasarım, yorumlarım , uzak dururum ve muhtemelen o gider ben onu özlerim…

Paulo Coelho, Italo Calvino, Umberto ECO okuyorsa kendimize ait bir dilimiz olacağını çok iyi bilirim, üçüncü şahısların bizi asla anlamayacağına eminimdir, onunla olmaz ama o hep vardır bir yerlerde ve ben onu her zaman anımsarım… tek kelime ile beni anlar ama o kelime asla derdimle alakalı değildir, tren derim uzaklık der uzaklık derim evren der evren derim bir de bakmışım ki kapımın önündedir... tadı başkadır bambaşka… o yüzden usul usul yanına yanaşırım…

bu mim için kimleri seçsem bilemedim... yazmak isteyen üzerine alsın lütfen... daha ilk milli oluşumda havalara girip hadi yazın yazın demeyeyim(belki link verdiklerim yazabilir)

ve bu mim de burada biter ben çekip giderim…

bana bir masal anlat semmy…içinde gerçekler olsun…

12 Temmuz 2009




bir varmış bir yokmuş… yok olan yerde varlar, var olan yerde neden yoklar aranırmış... evvel zaman içinde bir küçücük kız kalbura dönmüş bir yürekle yaşama savaşı verirmiş… develer yokmuş ama sürekli kendini dev aynasında görenlerle birlikte olurmuş bu küçücük kız… pirelerden değil sıkıntıdan kaşınır kaşındığı yerleri kanatır, kanadıkça yeni yaralar açarmış bedeninde…
annesinin beşiğinde tıngır mıngır sallanırken pembe düşler kurarmış… bir gün gelmiş ve o beşikte yatamayacak olmuş... işte masal tam da burada başlamış… masal bu ya sonları hep mutlu biter sanılır… oysa öyle olmaz kimi zaman… kimi zaman bir masalı yeniden yazma şansı istenir, külkedisinin ayakkabısının aslında ablasının ayağına olması fikri hiç de hoş gelmez kimilerine, veyahut kırmızı başlıklı kızın ölüsünü bulmak tilkinin karnında korkutucu gelebilir, uyuyan güzeli prens öpse bile asla uyanmayacağı gerçeğine ne demeli? prenses kaç kurbağa öperse öpsün hayatında hiçbir şeyin değişmeyeceğini öğrendikten sonra ve bu gerçekle bir ömür boyu yaşamak yerine bırakıverse kendini okyanusun derin sularına? söz gelimi masal prenses ölmüş ve ailesi bir daha hiç mutlu olamamış şeklinde bitse kaç kişi mutlu yaşayabilir? İşte bu masal da o türden…

bu küçük kız gün gelmiş ilk kaybını yaşamış… tüm gece ertesi gün giyme hayali kurduğu bayramlık kırmızı ayakkabasını gittiği bir evin kapısının önünde bir başkasına çaldırmış… ve o gün anlamış ki aslında yaşam dediği kayıp ve kazançların olduğu kocaman bir terazi…kefelerinin asla eşit olamayacağı… sonra tekrar devam etse de kaldığı yerden bu sefer de ilk korkusunu yaşamış… pembe düşlerinde gördüğü adam çıkıvermiş bir gün karşısına onun olmasını o kadar çok istemiş ki korkar olmuş bir daha aşık olamamaktan… sonra o adam bir gün sebepsiz yere gidivermiş ve o gün anlamış ki aslında yaşam dediği korkuların ve yanılgıların olduğu kocaman bir elma şekeri… tadının hep damakta aynı kalacağı sanılan… derin bir nefes almış küçük kız pembe düşleri yerini kara sabahlara bırakmış… büyümüş sonra belki de büyütmüşler onu… her yeni başlangıcında yeni sonlar görmüş yeni sonlar yeni başlangıçlara gebe kalmış… gelen gitmiş, giden dönmemiş… bu masal da burada bitmemiş… gökten elma düştüğü hiç görülmemiş lakin bu küçücük kızın aklına hiçbir zaman mutlu bitmeyeceğini bildiği masallar düşmüş…kendini anlatmak istemiş becerememiş…

geçiştirilme...

10 Temmuz 2009


“Yıllar yıllar evvel okuldan mezun olduğumda alay konusu olacağımı bildiğim halde açtım burayı… yıllarca hiç ödün vermedim gelen gidene karşı… ama artık yeter noktasındayım… cümlelerimin sonuna koyduğum üç harf devamının geleceğinin garantisi gibi görünse de aslında değil… kendi şehrimi yeniden keşfediyorum…
"hayatın dışı renkli içi boş bir balondan ibaret olmadığını bana kim kanıtlayabilir ki?" serzeniştleriyle bir günü daha tamamlıyorum… aslında önemi yok hangi yılı veya hangi ayı ve hatta haftayı yaşadığımın… önemi olan şey sadece “aslolan ne?” sorusuna verebileceğim tumturaklı bir cevap bulabilmek… bu cevabı bulamayacağımı ve asla kelimelere dökemeyeceğimi bilmek ise garip bir haz veriyor bana… hüzün ve hazzı aynı anda yaşamak öyle yorucu ki…oysa her şey mümkün olabilirdi bu ikisini aynı kefeye koymamayı başarabilseydim… çok sıkıcıyım değil mi? hatta öyle sıkıcıyım ki kendi bedenim es kaza aynada kendi aksiyle karşılaştığında hafif geriye doğru sekiyor. Bu milimetrik saniyelerde olan bir hadise…. Oysa o kadar aşinayım ki ruhunu kaybetmiş sefil bir bedene … bu durumun beni hiç rahatsız etmemesi gerek … aradabir çalı süpürgesiyle içime doldurduğum çöpleri şöyle bir köşeye yığmak gelse de içimden bunu düşündüğüm an ellerim titremeye başlıyor… kaşlarımın tam arası seğiriyor ve belli belirsiz yaşarıyor gözlerim… hemen akabinde başımı nerede bulunduğumun önemi olmayan bir yere dayıyorum derin derin solumaya başlıyorum…gözlerimi sımsıkı kapatarak içimden geçmesini diliyor, kabullendim, sus artık , tamam, bir daha olmayacak, hepsi geçti diye sayıklamaya başlıyorum…sonra bunu tekrar yapamayacak kadar yorgun buluyorum kendimi… hayır mevzuu o çöplerin örttüğü başka bir çöplüğün olması… yani işin ucu derine en derine dayanıyor. Bir çöp çıkıyor altından bir tane daha sonra bir tane daha, bir tane, bir… bu böyle sürüyor… çöpten kastımın ne olduğunu biliyorsun değil mi? yoksa içimde buruşturulmuş kağıt parçalarının, çikolata ambalajların, kullanılmış enjektörlerin, çiğnenmiş sakızların, kaçmış çorapların, teki kaybolmuş küpelerin ne işi var ?”

o kadar sıkıldım ki onu dinlemekten, “bir sn müsaade eder misin?” diye kalktım masadan… niyetim tuvalete gidip bir süre kafamı dinlemekti öyle ya tam iki saattir aynı çerçevede dönüyordu konu. ne iki saati ? tam 20 yıldır aynı çerçevede dönüyordu… ben de onun sayesinde zaman kavramımı yitirmiştim… hızla kapattım tuvaletin kapısını “ben de geleyim orada devam ederiz sohbete” diyebilecek kadar da arsızdı çünkü nezdimde… aynada kendime baktım kendimi gördüğümde bedenim hafifçe geriye doğru sekti… fark ettim ki benimle gelmiş ve devam edecekti konuşmasına…

?

25 Haziran 2009

seni sevsem kaç yazar?

seven sen misin?

seni özlesem kaç yazar?

özlesem benim misin?

hesabım bitmedi #2

15 Haziran 2009


“-demişim ki anasına istersen gidelim buralardan, görme hiç bizi ama ayırma demişim…annesi de demiştir ki bana “kendimi veririm sana kızımı vermem”

!!!!?!?! kanım donuyor, hava sıcak ama içim üşüyor… nasıl bir cümle bu diyorum… nasıl bir mantık? nasıl bir ahlak anlayışı?
“- bizde anaların sözü geçer abla” diyor ümitsizce…
“iyi de diyorum ne alaka dedelerin emlak meselesi ? seni ne bağlar? kaçırsaydın o zaman kızı... alıp gitseydin başka yere…” “yok abla eğer öyle bişey yapsaydım bizim köy biterdi, kan dökülsün istemedim” diyor… hem aşık hem de düşünceli diyorum kendi kendime… zira ömrümün her döneminde aşka bodoslama atlayan bir kadın oldum ben… diz kapaklarımdaki yaralar hep yardan kalma oldu … aşka o kadar aşık oluyordum ben…
“-bu kız düğünlerde şarkı söyler abla… onu görmüşüm, onu bilmişim, onu tanımışım ben… üç aydır bekliyorum bu kasedi… şimdi dayasan alnıma silahı araban mı? kasetin mi? desen arabamı al git bulaşma bana derim , dağa çıkmış ölmüş sanıyolar abla beni… anam öldü ölüsüne bile gitmedim o kadar nefret etmişim yani… bir tek arkadaşım kalmış onunla gizli görüşürüm… bu kasetleri o yollar bana… herkes umudu kessin benden, ben onu beklerim diyor bak şimdi şarkıda anlıyomusun abla”
hay Allah diyorum kendi kendime… ne kadar bilindik bir hikaye bu… bizim onları anlamamızın mümkün olmadığını biliyorum da bu kadar olabileceği aklıma bile gelmiyor… trafik daha mı çok sıkışıyor yoksa bana mı öyle geliyor… çevreme bakıyorum kaldırımlardaki insanlara bakıyorum… başım hala cama dayalı… şarkı değişiyor ama aynı içli yakarış devam ediyor boşluğu doldurmaya… adamın birinin burnunu karıştırışına takılıyor gözlerim ve bunu büyük rahatlıkla yaptığına, bir kadın alışveriş torbalarının altında ezilmiş yürüme çabası veriyor, başka bir kadın yüzüne yapıştırdığı kime ne ifadesiyle alelade bir dükkanın önünde sigara içiyor, trafik tabelasının altında iki adam oturmuş sohbet ediyor; başka yer kalmamış gibi, sevgililerin çoğu el ele… “ne oldu şimdi evlendirecekler onu orada, bir öküz karşılığı verecekler senin uğrunda burada aç kaldığın kızı daha mı iyi yani” diyerek aklımca savaşmalısın, mücadele etmelisin diyorum … arkaya dönerek kolunu sıyırıyor uzunca bir kesik izi var bileğinde… “and verdik abla… ben kimseyle evlenmem artık…onu verirlerse , öyle bişey olursa o canına kıyacak , arkadaş haber verecek ben de burada kıyacağım kendime… işte o günü bekliyorum abla ”

acı bir tebessüm kaplıyor birden yüzümü… dudaklarım bir çizgi gibi içine çekiliyor... biz de burada diyorum beni neden aramadı diye inadımıza harcıyoruz aşkları, yetişemedi ve bunu telafi etmedi diye kopartıyoruz bağları, o burada yapamaz ben ona yetemem diye uzaklaşıyoruz aşklarımızdan, ne kadar hazin diyorum…

ön camdan trafiğe bakıyorum içinden çıkılamaz trafiğe, içinden çıkamadığım halime bakıyorum dikiz aynasından… “vazgeç , yenikapıya gitmiyoruz” diyorum…“nereye gidiyoruz abla?” diye soruyor…

görülecek bir hesabım var diyerek yeni adresi veriyorum…

olanaksız...

14 Haziran 2009

… tutuyor ellerimi … işaret parmağının tırnağını birden elime geçiriyor…iç çekiyor sonrasında… gözleri kapalı… arada bir bi şeyleri kovarcasına ellerini kollarını boşluğa doğru sallıyor… nefes alış verişlerini duyabiliyorum sıcacık nefesi benim nefesime karışıyor… tatlı bir ezgi misali iç çekişleri… göğüs kafesi inip kalktıkça bedenimde bir baskı oluşuyor… boynumun kulağımla birleştiği noktaya başını gömüyor kalıyor öylece…sonra yine hareketleniyor… bende ona uyuyorum ve huzurla kapatıyorum gözlerimi…sıcacık elleri hala ellerimde ve bırakmak istemiyor… nefesi hala nefesime karışıyor… bu zevk başımı döndürecek cinsten… eğer bana sorarsanız ömrünüz boyunca unutmayacağın anın nedir diye aynen bu cümleleri kurardım… kırk günlük bir bebeğin vücuduma dolanarak uyuduğu bu anı unutmam olası değil….

oysa...

4 Haziran 2009



Hiç dokunmuyorum ona… bir sigara yakıyor derin nefesler eşliğinde konuşuyor… biter bitmez etrafa bakıyor bir şey arar gibi sonra eli yine sigarasına gidiyor ve bir tane daha yakıyor… arada sırada gözleri dolu dolu oluyor ama hemen çocuksu bir neşeyle devam ediyor anlatmaya… ben de sessizce dinliyorum onu… arada bir başımı aşağı yukarı sallayarak onay veriyorum, bazen de onun cümlelerinin içinde kendi intiharımı tasarlıyorum…
“………. kabul etmeliyim bir zamanlar işlerim çok iyiydi... bir ofisim vardı gece geç saatlere kadar çalışırdım; kolay değil sabahlara kadar oturup düşüneceksin, yeni fikirler üreteceksin, sıradan şeylerle uğraşmayacaksın, mutlu edeceksin, mutlu edeceksin, hep mutlu edeceksin… bu işler sizin sandığınız kadar kolay olmuyor bayım... vaktiyle almışsın ünvanını hakkını vermen lazım… sonra bir gün bir anlaşma imzaladım... bu alanda ilk zararım da o dönem oldu… adil bir anlaşmaya benziyordu… aldıkça verecek, verdikçe alacaktım… hesapları karıştırmasaydım daha iyi olabilirdi belki… bir baktım ki hep vermişim aldıklarım ise bir süre sonra verdiklerimle karışıyor… anlaşmayı iptal ettim sonra… sonra iş sözleşmesinde daha belirgin maddeler koyarak gittikçe büyüttüm kalbimi… sevgi işçisiydim ben… minik el arabalarına kırık kalpler dolduruyordum… gerçekten zor bir işim vardı… doğru parçaları doğru ve görünmez bir şekilde birleştirmek işin en zor kısmı… gerisi daha rahat. . zor olan yanı şu; onca süre emek ver, yapıştır, temizle, parlat derken; geri ver ; kalbin sahibi seni bir daha tanımasın… haa bahsetmedim değil mi size bundan; bizim sektörde bitirdiğin her işin sonrasında geçici hafıza kaybın olur... hem müşteri hem de sen unutmak istersin… kolay değil bayım hiç kolay değil, sevgi işçisi olmak… senin sandığın kadar çabuk bitmiyor bu işler… yeri gelir düşersin derin kuyulara bir el çıkartır seni , yeri gelir tökezlersin, yeri gelir yorulursun… tabi işin bir de güzel tarafları var… bunları her işçi kendine göre yaşar benim için de var mesela ama her şeyi anlatmayayım şimdi size sayın bayım… ne demişler amatörler nuhun gemisini profesyoneller titaniği inşa eder… biz gizli işçileriz aslında…” biraz ara veriyor… uzaklara bakıyor gibi yapıyor gözlerini kısarak…karşısındaki boş duvara sanki bir şeyler çiziyor, beğenmiyor, siliyor, sonra tekrar, sonra tekrar…bir hıçkırık gibi çıkıyor sesi… “düşününce aslında insanın insana vereceği en büyük hediye yalnızlığıdır… biz ne yapıyoruz o hediyeyi en güzel şekle sokuyoruz… sektörde kıyasıya rekabet de vardır sayın bayım zordur tutunmak, adını duyurabilmek… çünkü bir kere bu işe girdin mi sesin cılız çıkar… topladığın kalplerin sesi bastırıverir senin sesini… neyse derin mevzu bunlar sayın bayım… sevgi işçiliğinden emekli oldum…” duruyor, başını kaşıyor ve derin bir iç çekerek devam ediyor… “…bu kadar anlattım size sayın bayım yalan söylemeyeyim emekli falan olmadım istifa ettim ben… siz hiç bilmezsiniz değil mi içinde hasarlı bir şey taşımanın ne demek olduğunu? bilemezsiniz değil mi sayın bayım? zaten içinde hasarlı bir şey taşıyanları ben tanırım… bilirim çünkü o duyguyu… bakın ben de taşıyorum mesela…” iki eliyle birden kendini gösteriyor, başını sağa sola sallıyor ve devam ediyor… “…misal bir zamanlar tanımıştım öyle birini… tam elimi uzatmışken kaçıverdi benden birden… ben de inat ettim eski işime dönmeyeceğim diye…anlattım ya bayım kalp kırmak kolay da doğru şekilde, doğru zamanda eski haline çevirmek çok zaman alıyor… hem zaten bu piyasada bu işin tek ustası ben kaldım… gerçekten istiyorsa nasılsa bulur beni tekrar, geri gelecektir diye düşündüm… işte o gün bugündür kendime inşa ettiğim kalenin en yüksek kulesinde bekliyorum saçlarımın uzadığı günü… belki tırmanır diye… hem belli mi olur belki saçlarımdan tutmak yerine yangın merdivenlerini kullanır… ama projede küçük bir hata yapmışım gelen acil çıkış kapısından girmeye çalışıyor içeriye oysa orası …….” susuyor sonra, gözleri doluyor… bir daha da açmıyor ağzını… bir anons duyuluyor sonra “tüm işçiler, duvar kenarında sıraya girsin” diye… kıpırdamıyor bile yerinden…

gece iniyorken perde perde öyle bir baktın da geçtin düşümden...
pencereden bakar gibi baktın bana...
duru, derin, deniz gibiydi gözlerin...
ne güzel ettin de giriverdin düşüme...
sanki hiç kaybolmamış gibi...

hesabım bitmedi #1

2 Haziran 2009


hayatımın değişmez bir kuralı var… vakti zamanında birinin ahını almış olmalıyım yoksa kime ne; beni bu kuralın, bu kadar üzdüğünden… nerede olursam(k) olayım kendi arabamda, başkasının arabasında , kendi evimde , başkasının evinde veya herhangi bir cafede eğer bir şarkı mırıldanmaya başlarsam üçüncü şahıslardan birinin eli hemen müzik aletine gider ve bir başka takılmış şarkı bölüverir benim dilimin ucundaki notaları… bir keresinde markete girmiş dolabın önüne dikilmiş taze yoğurt alıyordum ki dudaklarımdaki melodi market sabinin hızla sesini yükselttiği melodiyle kanlı bir mücadeleye girişti…o açtıkça ben bağırdım ben bağırdıkça o açtı sesini… bu sefer durum farklı mecidiyeköy’den yenikapı’ya en kısa sürede ulaşmam gereken bir gün ve saatteyim… oysa yaptığım yolculuk ömrümün en uzun yolculuğu … rastgele bir taksiye atlayıp “yeni kapı" diyorum ilk olarak… hava sıcak, trafik sıkışık epeyce… “taksimden mi dolaşalım , çevre yolundan mı?” diye soruyor… "fark etmez ne yaparsan yap ama şu müziği kıs" diyorum sinirli bir şekilde… böylece ilk kez ben şarkı mırıldanıyor olmadan müziği kıstırma hakkı buluyorum kendimde “bu şarkının ne dediğini bilsen, kıstıramazsın abla” diyor (bana abla diyor)… etnik bir fark var aramızda ; şivesi o yönde… bilmediğim bir dilden genç bir kız şarkı söylüyor sadece… tutamıyorum kendimi şöyle bir diyalog başlıyor :
-nerelisin?
-batman…
-“çok mu özlüyorsun oraları?”
-özlemez miyim abla? Burnumda tütüyor…
- e burada ne işin var o zaman?!! sorduğum son soruyla kendi çapımda bir sıfır öndeyim…. İyice arkama yaslanarak bu anın tadını çıkarmaya niyetleniyorum.
- Ben bu kız yüzünden bu şehirdeyim” diye yanıtlıyor beni… dikiz aynasına baktığımda göz göze geliyoruz…gözbebekleri titriyor … hemen çeviriyorum bakışlarımı… bir de şimdi bu adamla kapışıp gideceğim yere geç kalmaya hiç niyetim yok.. dolayısıyla artık onu yanıtlamama kararı alıyorum… teypte yükselen (evet yine yükselen) ses güzel ve profesyonel bir kayıda benziyor aslında… başımı cama dayıyorum bir yandan da bilmediğim bir dilden söylenen şarkıyı anlama çabası veriyorum… asla anlamayacağımı biliyorum oysa .. yersiz bir çaba bu…
-ben kürtüm abla diyor haykırırcasına (abla diyor ısrarla)…Kürtçe söylüyor bu kız şarkılarını… bana söylüyor…
- sen de meşhur olma hayaliyle düştün buralara anladım , ama bilindik hikayedir bu… ileride televizyon kanallarında , gazetelerde verdiğin röportajlarda “taksi soförüydüm bir zamanlar” dersin” diye aklımca dalga geçiyorum çocukla…
- yok” diyor, “ben anlamam şarkı söylemekten abla (bana yine abla diyor), ben 16 yaşımda bu kızı sevmişim, gitmişim, istemişim kızı…vermediler, dedelerin tarla davası varmış ne bilirim ben, bana ne ben sevdiğimi istemişim bi kere…”
Hani böyle uzun yolculuklarda konuşmak istemezsin ama birisi mutlaka lafa tutar ya hani seni, ya da ne bileyim sessiz sakin bir deniz kıyısında oturduğun anda yan masaya mutlaka bir aile gelir; o ailenin bir de çocuğu olur ve bir şekilde seninle kontakt kurar, sen de aileyle bir bakmışsın birden samimi olmuşsun ve kendi kendine kaldığın o an birden hiç olur ya…işte öyle bir anın başındayım diye düşünüyor derin bir nefes alıyorum …

3:48 tekrarı...

15 Mayıs 2009




3:48 # 1

gece…

… dudağımın kenarını ısırıyorum… bunu sonradan anlıyorum tabi… son zamanlarda kendi kendime gereksiz bir şekilde geliştirdiğim bir hareket bu… başucumdaki lambaya dokunuyor ve açıyorum… odamı benzi soluk bir ışık aydınlatmaya başlıyor… saate bakıyorum 3:48 günlerden bilmem ne… hissettiğim duygunun adını koymak için sanırım bu saatte yine kalktım… gerçi bunu karanlıkta da yapabilirdim ama olmadı… yeni şeyler denemem gerekiyordu şimdilik bunu deniyorum… bu kaçıncı gece saymak istemiyorum… kızgın mıyım? hayır… kırgın mıyım? hayır… çaresiz miyim? hayır… cevabı hayır olan bir sürü soru soruyorum kendime… sonra sıkılıyorum bu oyundan… bu gecenin sabahını da böyle bulacağım demek ki… bilinmezlik içerisinde… kendi kendime duyduğum inancın kırıntılarıyla son vermeye çalışıyorum kalbimin kazıntısına… açlıktan kazınıyor… ben de onu besleme çabası veriyorum… aralıksız dinlemek istediğim bir melodi gibi geliyor sesi her seferinde kulaklarıma… belki de delik deşik uykularımın sebebi o ses …


3:48 # 2

bir başka gece…

hep aynı saatte kalkıyorum… bak yine 3:48 neden acaba? bu kadar kırılmış olmam mümkün mü? gerçekten bu kadar acı çekmiş olmam mümkün mü? ne yana baksam gördüklerim, gördüklerim karşısında hissettiklerim, hissettiklerim karşısında yaşadıklarım, yaşadıklarım karşısında artık yaşamak istemiyor oluşum bir yanılgı olabilir mi? nasıl bir denklem bu beni bana düşüren… kendi kendimi; yine kendime karşı savunacak gücü bulamayışım… daha evvel kırgın olmadığını söyleyen ben değilsem kim? yazdığım her şey, yaptığım her şey, söylediğim her cümle yarım… nereden yapıştı bu yarım kalmışlık hissi üzerime? peki sana ne verirsem benden geri alırsın bu kandırılmışlık hissini? Bu mu acaba hissettiğim duygu “kandırılmışlık” ? olabilir mi?


3:48 # 3

saat şu anda sabaha karşı 3:48 ya da ona yakın bi saat ... yine bir gece…az evvel uyuyordum oysa şimdi ayaktayım... korktum biraz da ondan... uykumun en ağır yerinde ensemde nefesini hissettim... ciddi söylüyorum ürperdim... çok korktum... sonra sola döndüm ve sana sarıldım... inanılmaz sıcaktı bedenin... huzur yayıldı her yanıma... bunu da hissettim... bunun imkansız bişey olduğunu bilinç altım söylediği için anında açtım gözlerimi... sanki koşarak bir bayırı çıkmış gibiydi nefes alışverişlerim... kısmen beni anladığını düşünmek istiyorum… oysa ben hiç bir şeyi sana anlatmayı becerememişken… olur bana arada böyle... güzel giden her şey korkutur beni. neyin güzel gittiğini düşünürüm birden, ne güzel gidiyor ki zaten hayatımda bi de bu gitsin? diye sorarım… sonra hadi gitsin diye çabalarım... güzel giden bişey hayatımdan çekip gider böylece... asla doğru bişey değil... bu olmamalı... bunu belki de yazmalıyım….



3:48 # 4

saate bakmanın gereksizliği içerisindeyim… hangi günde olduğumuz kimin umurunda … bunları bilip bilmek istemediğimden bile emin değilim… yapamayacağımı düşündüğüm şeyler var... yine korkuyorum... bıktım bu korkularımdan...sana söyleyemediklerim var... istediklerim var… mesela bu gece seni güldürebilmek isterdim; seni düşündürmek değil... bu gece sana kendimi tam anlamıyla açmak isterdim; sormanı beklemek değil... bu gece gözlerimi, perdeleri, ışığı kapatmak yerine ne bileyim; birlikte izlediğimiz televizyonu kapatmak isterdim, çaydanlıktaki su daha fazla kaynamasın diye ocağı kapatmak isterdim, sonra elinden tutup seni başka bir odaya götürmek isterdim... ama sana hoşçakal demek istemezdim ben yine bu gece... yanımda olmanı isterdim belki de... bu çok mu zordu? sen bu duruma daha ne kadar tahammül edeceksin? keşke keşkelerden kurtulmuş olsaydık... bitti kelimesini duymak iyi bişey değildir. ama duymak da gereklidir çoğu zaman… bu mu acaba beni içinde bulunduğum cenderede daha da boğan? annem geliyor odama kiminle konuştuğumu soruyor… kendi kendimle konuşup konuşmadığım anlamak için ışığı açıyor…"açma!!!" diye bağırsam da geç çıkıyor yorgun, korkulu sesim… duvardaki saat yine 3:48…

3:48 # 5

"hadi bak ne göstereceğim sana" diye çekiştirdi beni elimden… hiçbir şey diyememiş, peşine takılmıştım…
oldukça sıcak bir havaydı ve gittikçe ağırlaşıyordu, muhtemelen birazdan da kararacaktı… yolun kenarında yükselen beyaz dağlar güneşin batışını görmemizi engelliyordu… yürüdükçe nemin arttığını hissediyodum… bir köprüden geçtik… nereye gideceğimi bilmiyor oluşum biraz kaygılandırsa da beni elinden tutabiliyor olmanın keyfi daha ağır basıyordu… yokuştan aşağıya indik… o kadar karanlıktı ki hiçbir yeri göremiyordum... “gel bak; senin için yaptım” diyordu sürekli... hava yağışlı değildi ama belirgin bir ıslaklık vardı yerlerde… karanlıktan artık yorulduğum sırada minik bir fener çıkarttı cebinden “işte bu bize yol gösterecek” dedi… sevinmiştim her şeyi düşünebiliyor oluşuna… sonra yol ikiye ayrıldı… biz sola dönmeyi tercih ettik … biz derken o… ben itaatkar bir biçimde peşinden sürükleniyordum sadece… hep istediğim olmuştu… biri beni çeksin sürüklesin… ben de o anın tadını çıkartayım…sıkıldığım tek bir şey vardı aynı cümleleri tekrar ediyor oluşu… “bak senin için..bizim için...yaptım… ben yaptım… …için… yaptım…yap…”
biz olalı uzun zaman önceydi gerçi haftalar sonra bırak onu görmeye tekrar biz olmaya cesaretim bile yokken o bizden bahsediyordu sürekli… dört kapı çıktı karşımıza “işte geldiiiik” dedi heyecanını bastırmaya çalışarak… ses tonundaki değişimi hissedebiliyordum “neresi burası?” dedim… ürperdiğim de yalan değildi… ilk kapıyı açarken esrik bir gülümseme eşliğinde “kalbim” dedi… “ne işimiz var ki burada?” diye sordum bu sefer... sağ eliyle yanağından akan gözyaşını saklamaya çalışarak “bak yaptım işte en sonunda” dedi dudakları titrerken “öldürdüm içimdeki pollyannayı”… kanter içinde uyandım… gördüğüm bir düşten çok öteydi... onu çok özlemiştim ve korkularım rüyalarıma böyle etki ediyordu işte... doğruldum dilim damağım kurumuş, afallamıştım...su içmeliyim dedim kendi kendime ; tam şişeyi alacaktım ki karanlıkta elim bir yere çarptı ve şişe yere düştü... ışığı açmak zorunda kaldım... niyetim şişeyi yerden almaktı oysa saate ilişti yine gözüm 3:48

Kahretsin…

bir varmış bir yokmuş...

14 Mayıs 2009


……O’ndan özel olarak istediğim notları elimde tutuyordum… kendisi karşımda huzursuz bir şekilde oturmuş dışarıya bakıyordu… “manzaranız çok güzel” dedi birden… “teşekkür ederim” diye yanıtladım onu… sanki o manzarayı ben yapmışım gibi… bana düşen sadece yeni kiraladığım bu odayı kendi zevkime göre döşemek, aydan aya eksiksiz bir şekilde kirayı ödemek, gelen müşterilerime de rahat bir oturma ortamı sağlamaktı oysa… haftalar önce her zaman yaptığım gibi ilk giriş sorumu yöneltmiştim karşımda duran bu kişiliğe “eee tutun bakalım ucundan… bir yerden başlamak lazım… son haftalarınızda neler yaptınız” dedim… kayıtsız , soğuk bir sesle başladı hikayesine… önce ilgimi çekse de sonrasında çok yorulmaya başladım… o kayıtsızca kendini anlatırken; birden yerimden kalktım… pantalonumun üzerinden gömleğimi düzelttim… masanın önüne geçtim ve kalçamı masama hafifte dayadım…gözüm hemen arkasındaki duvarda asılı olan saate ilişti… sonra ona yavaş yavaş siliniyordu yüzü…önce kulakları düştü beni duymasına imkan yoktu artık… ben sorular sorsam da o yanıtsız bırakıyordu beni her defasında…sonra burnu yok oldu, kokumu alamadığına emin olduktan sonra biraz daha yaklaştım ona, maksadım onu daha yakından hissedebilmekti.... öyle ya tüm duyu organlarım yerinde duruyordu … neden sonra yavaşça gözleri düştü… sanki iki yağmur damlasıydı da düştüğü yeri eriteceğinden korkuyordu… bu korkuyu onlar düşerken daha net gördüm…beni takip edemiyor, göremiyordu karşısında ve ben ona bir adım daha yaklaştım… o ise hala konuşmaya devam ediyordu… yüzündeki her ayrıntı düştü ve ben dudaklarının bana ne kadar benzediğini fark ettim birden… olabilir miydi? karşımdaki kişi ben olabilir miydi aslında ? bilemedim… dedim ya tüm detaylar yavaş yavaş yok oluyordu karşımda… bir kelebek hafifliğinde süzüldü sonra dudakları kucağından aşağıya… söylediği son söz hala aklımda “oldu canım!!!” …

… işte böyle, böyle kaybettim onu… sonra masama geri döndüm… koltuğuma oturup az evvel bana hatırlattığı manzaraya diktim gözlerimi… bir süre sonra telefonu elime aldım nedense aradığım hiçbir numara cevap vermiyordu… o an anladım ki aslında yok olan bendim; bildim….

acımadı ki...

27 Nisan 2009




ve yine gece... içimde kocaman kocaman soru işaretleri...


cevaplarını bildiğim ama asla duymak istemediğim sorular soruyorlar bana iri cüsseleriyle... çengel şeklindeki vücutlarıyla noktaları arasına sıkıştırıyorlar beni bir mengene gibi ve ben her seferinde çığlıklar atarak kaçıp kurtuluyorum (kurtulduğumu sanıyorum onlardan) ama sorular peşimi bırakmıyor, imkansızlıklar dahilinde bir sürü cevap istiyorlar benden... çıldıracak gibi oluyorum çoklukla... her soru işareti yeni bir soru işaretini doğuruyor; cevabı ise geçmiş zaman kipine takılı kalıyor... öyle yorgunum ki takatim kalmıyor cevaplamaya hiç birini...

ve yine gece... içimde kocaman ünlemler...
her biri dokunuyor bedenime... kah vuruyor, kah itiyor, kah batıyorlar... korkuyorum onlardan... öyle büyükler ki nasıl oluyor da farkına varmıyorum daha önceleri diye hayıflanıyorum kendimce... ikisi ayrı kutuplardan çekiştirirken yüreğimi bir diğeri sürekli saplanıyor... "ah!"lar, "vah!"lar, "eyvah!"lar, "imdat!"lar kifayetsiz kalıyor yüreğimin çektikleri yanında... vaktiyle seni uyarmadık mı?, formüller yazmadık mı sana?, sakın takılma o hoyrat yüreğin peşine diye ikaz etmedik mi seni? diye bağırıyorlar hep bir ağızdan... öyle karanlığım ki takatim kalmıyor gerçekten korkmak için hiçbirinden...

ve yine gece... içimde noktalar...
benek benek kalbim... her nokta sonunda duracak sandığım örselenmiş kalbim... bitişlerin yeni başlangıç olduğuna inandırılan aciz kalbim... bir daha asla diye noktalayıp yeniden uçmaya hazırlanan kırık kanatlar... bir cümle daha bitse , bir tek cümle ile bitse de kurtulsam dediğim işkence dolu geceler... hepsi nokta nokta, nakış nakış işlenmekte... öyle umutsuzum ki takatim kalmıyor geceyi noktalamaya...

ve yine gece... içimde iki nokta üstüste...
devamını bekler gibi... açıklar gibi ne olduğunu, neden olduğunu ve ne olacağını... bir süre sessizce bekleyip öyle olacağını umuyorum en azından... diğer işaretler gelmesin diye bekliyorum hiç olarak... şairin dediği gibi belki de hiç bir şey diye bir cümlenin ortasına terkedilmiş bir kelime gibi...

böyle böyle yitip gidiyor günler... sorular, korkular, bitişler, beklenen açıklamalar... masallardaki şehrazat gibiyim artık... her gece yeni bahaneler uyduruyorum; içinden çıkılamaz , dermansız derdime… binbir geceyi bekliyorum... iki ayrı şehrin nasıl olup da bu kadar buluşma çabası vererek birbirini kandırdığına şaşırıyorum... tereyağından kıl çeker gibi çekiyorum kendimi öyle ki hissetmiyor bile yokluğumu… hala gözyaşı dökebiliyorsam bildiğimden aslında varlığım ile yokluğum arasında onun hayatında hiç bir farkın olmadığını...

sonra gün doğuyor; hiç bilmeden üç kişilik bir dünyada tek başıma varolma savaşı veriyormuşum meğerse anlıyorum... ellerimin bomboş, mosmor ve kötürüm kalması bundandır diyorum sonra... şimdilerde daha iyi tanıyorum kendimi :


ben semmy aşka her zaman kağıt üzerinde "merhaba" diyen cesur kadın... ben semmy aşktan her zaman kağıt üzerinde vazgeçen "elveda" diyebilen yanlız kadın... şimdi sana da veda ediyorum tam da burada bu sayfada... ve eğilip fısıltıyla biraz da korkarak kalbime soruyorum "acıdı mı?" cevap gecikmiyor "ne zaman acımadı ki..."

bencil...




siz bilirmisiniz dostlar içimdeki kocaman yangın yerinin ciğerlerimi nasıl kavurduğunu? ve her aldığım nefes ile o ateşin ne denli alevlendiğini? elbette bilemezsiniz... zaten yazılacak bir hadise de değil bu durum... yaşamak lazım... en azından o ateşin içindeki bir parça olmak lazım... heyhat ciğerlerim seçildi bunun için... kocaman bir şehir hayal ediyorum şimdi…öyle büyükmüş ki mesela beni oradan oraya sürüklüyormuş ama ben istediğimi bir türlü bulamıyormuşum... zaten ne istediğimi de bilmiyormuşum… misal satıcı kız soruyormuş “bir şey lazım mı?” diye ben de cevap veriyormuşum “yarın akşam otobüsüm kalkacak” …bir vapura bindiğimde çaycıya en yakın benzin istasyonunun nerede olduğunu soruyormuşum ya da... belki de sinemaya girerken büyük bir alışveriş merkezinden beraber çıktığım alışveriş arabasını içeri sokmayışlarına içerliyor dudağımı bükerek sessiz gözyaşları döküyormuşum. Olamaz mı? insanoğlunun yaşadığı ya da yaşadığı varsayıldığı her an her şey mümkün görünüyor gözüme... kinayelenme bana, hiç bakma suratıma öyle boş boş… geçenlerde elime bir karikatür geçti geçen dediğim de iki hafta evvel bir hafta sonu, tam da olay olduktan sonra, çok başka bir şehrin arabalı vapurunda, saat hesaplarken, arabanın arka koltuğunda bulmuştum onu... karikatür de aynen şu : bir tane nokta yapmışlar ve o noktaya da bir konuşma balonu çıkarmışlar. “merhaba erkekler beni tanıdınız mı? Ben sizin kız arkadaşınız size çok önemli bir konu anlatırken gözünüzü diktiğiniz tavandaki noktayım” o an için nasıl da anlamlı gelmişti bana…içine tam da o gün düşmüş olmalıyım... şimdi o kara delikten yazıyorum bunları da zaten... hiçbir zaman güneşin doğmadığı o kara şehirde karalıyorum bunları minik kara defterime... konu nereden nereye geldi değil mi? fark ettim... aslında hep bişeyleri fark ederek yaşıyorum da son zamanlarda yaşamayı boşverdim... sadece fark ediyorum ... bu da işime gelmez ise umarsızca omuz silkip uzaklaşıyorum ne varsa çevremde... beni Eminönü iskelesine taşıyan banliyöde oturuyorum sessizce... az evvel ucuza düşürdüm bu koltuğu aslına bakarsan... kısa bir sohbet sonrası sarışın kız dayanamayıp yerini bana verdi...bu sefer yanımda dikilerek önce havalar konulu önsevişme sohbetine sonra ağdalı bir kıvamda devam etmeye kadar götürdü işi... son zamanlarda hissettiği depresif ruh halinin de suçunu istanbul’a yükleyiverdi... hiç umurumda olmadığı halde dinliyor numarası yapmak beni çok yordu ve beni aslında yerini vererek kendini dinlemeye mecbur bırakmış olmasını fark edemedim bile... yaşadığımı anladım ama fark etmeyi unuttum... daha önce söylemiş miydim sana ikisini aynı anda yapamıyorum ben... yani hem yaşayıp hem fark etmeyi beceremiyorum... tıpkı merdiven çıkarken, şarkı söyleyip, sakız çiğnemeyi beceremeyen kişiler gibi (sahi var mı bunlar?) İşte böyle bir anda çıkmıştı o adam da karşıma... uzun narin ve kibar bir görüntüsü vardı... ilk gördüğümde değil ilk karşı karşıya oturduğumuzda anlamıştım; asla yan yana bir koltukta oturamayacağımızı , buna izin vermeyeceğini ve son zamanlarda tüm keşkelerimin mimarı olacağını... ama fark etmeyi bir tarafa bırakıp yaşa gitsin ne kaybedersin dedim... yağmurlu bir gece vaktinde ona gelen telefonla konuşurken sol eliyle düzeltmişti saçımın gözüne giren tutamı , sonra başımı yavaşça göğsüne bastırmış; kabullen demişti bana kendince... bak o zaman da yaşıyormuşum fark etmeyi unutarak... bu yüzden işte boş verdim yaşamayı... geride bıraktığı çöplüğü temizlemeye ne gücüm var, ne de yüreğim artık... o yüzden sadece fark ederek geçiriyorum günleri... asla güneşin doğmadığı , o kara delikten sesleniyorum şimdi... umarak, bekleyerek, gelmeyeceğini , doğmayacağını fark ederek... başka ne işim var ki artık?

?

11 Nisan 2009

yoktan varedecekken yok olduk...

aramıza düşen çığı ısıtıp eritemeyecek kadar yorgunum artık...

hem yaratmak Allah'ın işi

ne diye burnumuzu soktuk ki?