karınca kararınca...
bize...
18 Ağustos 2009
eller
ellerim
ellerimdeki koku
kaybettim…
göz
gözler
gözlerim
gözlerimdeki resim
sen değilsin…
dil
diller
diller etti
çaresizim...
ten
tenim
tenimdeki gün
tenimdeki günaydın
ol(a)madın…
yat
yatak
yatağım
yatağımdaki
yatağım(ız)daki pişmanlık…
oldu(k)n…
artık savaşlar biter; biz ölürüz…
Ne mutlu bize …
ulaşamıyorum sana...
12 Ağustos 2009
sonra kapı açıldı… beni minibüsten aşağıya attılar… yattığım yerden oturarak baktım yüzlerine… hiç birini tanımıyordum… kalktım, iki adım attım… bir daha baktım gidişlerine… sen de o minibüsle birlikte gittin böylece… sonra zor geldi yürümek caddenin ortasına enlemesine uzanıverdim… postacıyı orada bekledim... belki de sen yazmıştın bana... okumak istedim...
döndüm...
10 Ağustos 2009
ıssızdı her yer…
sokaklar çiş kokuyordu; ben yürüyordum,
sokaklar kan kokuyordu; ben acıyordum,
sokaklar karanlıktı; korkmuyordum…
kültablasındaki izmaritten farkım yoktu;
keyifle yakıldım, lanet olsun diye söndürüldüm…
her yanım düğüm düğüm…
karanlıktı aradığım;
ışık sandım, ateşle yandım…
yıllarca sensiz olamam diyen adam bu gün evlenmişti...
umurumda bile değildi...
aklıma başka sebep gelmiyordu kahırlanmak için…
olmadı… olamadı… ben yürüyordum…
tiz bir köpek uluması böldü sonra gecemi,
sonra beni,
sonra yolu,
sonra her şeyi…
denizin üzerindeki mehtaba bakıp yürüdüm…
bilmem kaç kez ölümden döndüm…
bir yer...
insanlar birbirleriyle çığlıklar eşliğinde konuşur, kimsenin kimseye ne sabrı ne de tahammülü vardır… kan kokar, ilaç kokar, boş serum şişeleri kokar, ıslak insan kokar, dert kokar, çaresizlik kokar odaları… utanırsın güzelliğine… koklayamazsın bile…
kimsenin vakti yoktur , koşar insanlar alabildiğine, çarpar birilerine ama olsundur yetişmek gereklidir çoğu zaman bir üst haneye… utanırsın vaktin olduğuna, saatine bakamazsın bile…
geceleri bir haykırıştır, bir hiçliktir burası… birileri gelir birilerini götürür bazen… giden gelmez, gelen gitmemeyi umar çoğu zaman… bağırır çocuklar “dayanamıyorum artık” diye, yalvarırlar kocaman ellere; bıraksınlar beni diye… umut yoktur buralarda, sevinç yoktur, gülüşmeler yoktur… utanırsın gençliğinden, aynaya bakamazsın bile…
küçücük bedenler kendilerinden büyük makinalarla yaşar… bu havayı solur, soluk benizleri… yüzlerini büyük bezler örter, küçük kulaklarına, küçük burunlarına ve yoksul gözlerine inat… daha ne denir bilmem ki yaşadıkları varsayımını çürütmek için…
bir de beyaz gömlekliler vardır içeride ve onların kayıtsız şartsız hakimi olduğu bir dünyadasındır… sen yardıma gelmişsindir kendini insan sayarsın, o ise bu binadan çıktıktan sonra insan olduğunu hatırlar… bu birincil kuraldır… böyledir, böyle olması gereklidir, bir şey diyemezsin… utanırsın yaşadığından , geçmişine bakamazsın bile…
bu binanın adı hastanedir… “kanser” der beyaz gömlekliler sen kararırsın… varsayılan hastalığın adı bile buz kestirir tenini ama seni ateş basar… umudun vardır ama yok sayarsın… güçlüsündür ama yerden kalkamazsın… ışıl ışıl solarsın her bir kelimede… utanırsın duyduklarına, yüzüne bakamazsın bile…
işte böyle bir yerdir burası herkesin olduğu, kimsenin sayılmadığı… gelenin gidenden çok olduğu, gidenin nereye gittiği muamma olduğu bir yer… ruhlar dolaşır gece koridorlarda yalnızlık bir varsayımdan ibarettir… ve şimdi yine gecedir… ve şimdi yine o binaya benim babacığım aynı ka(e)deri paylaşmak üzere girmiştir… kocaman bedenini ilk kez bir yaprak gibi titrerken gördüğüm bu kördüğüm gece de yalan değildir… gerçektir…
"O" sun...
15 Temmuz 2009
“günün birinde yalnız başına yaşayan bir kadının penceresi çalınmış... gelen bir kırlangıçmış… “aç pencereni” demiş kırlangıç… “bırak yanında kalayım ve sana yoldaş olayım” “olmaz” demiş kadın sertçe… “açmam penceremi git başımdan”… ertesi gün tekrar gelmiş kırlangıç “ne olur al beni yanına, yüreğinde sana arkadaş olayım” diye yalvarmış… kadın “ben seviyorum yalnızlığımı sana ihtiyacım yok” demiş… birkaçgün sonra kırlangıç tekrar pencereyi çalmış… “bak demiş bu son gelişim…izin ver ısıtayım seni sohbetimle, bak kışda geliyor… geceleri uzun olur, soğuk olur… soğuk kış gecelerinde arkadaş olurum sana” demiş… kadın aynı ifadeyle “bir daha gelirsen yolarım kanatlarını, defol git başımdan, benim kimseye ihtiyacım yok” diyerek son kez kovmuş kırlangıcı… derken aylar geçmiş… kış bitmiş, ilkbahar olmuş, yaz gelivermiş… kadın belki dönmüştür tekrar pencereme diyerek büyük bir umutla kırlangıcı bekler olmuş… sonra onu bulmak için bir bilgeye gitmiş ve durumu anlatmış… bilge dikkatlice dinlemiş kadını… sonra acı bir tebessüm eşliğinde bilgeden şu yanıtı duymuş: “çok yazık! çok yazık etmiş, büyük bir yanlış yapmışsınız” kadın büyük bir telaşla sormuş “neden?” diye…”bilmezmisiniz?” demiş bilge “kırlangıçların ömrü altı aydır….”
hikayeyi bitirdikten sonra bu hikayedeki kadın mıyım yoksa kırlangıç mıyım bilemiyorum aslında diye iç geçirdim… bunu bir soru olarak algılayan çocuklardan biri el kaldırdı “hiç biri bence” dedi heyecanla… irkildim açıkçası böyle bir soruyu yönlettiğimin bile farkında değildim o ana kadar…sesli düşünmüş ve yakalanmıştım… sol arka çaprazda oturan kızlardan biri bilmiş bir şekilde atıldı. “hiç de değil eğer birini seçmek gerekiyorsa kadın olmayı tercih ederim yalnızlığı seçtiğime göre bir bildiğim vardır elbet” dedi. bu yaşta bu kadar kesin ve sert yargılarının olmasına içerlemiştim açıkçası... zira ben o yaşlarda hiçbir zaman yalnız olmadığımı düşünürdüm… “ne var bunda” diye atladı öteki “ömür dediğin kısaysa -ki kırlangıcın öyleymiş, neden illa bir yoldaş bulmak zorunda kalalım ki?” hafif tıknaz bir çocuk atıldı “hocam siz bence kırlangıçsınız ama her seferinde yanlış pencereyi çalmışsınız… ömrünüz yetseydi doğru pencereyi bulacağınızdan eminim” dedi… sınıfın duvarları üzerime geliyor bu çocukların ne zaman büyüyüp küçüldüğünü düşünüyordum… haklı olabilir miydi acaba? gerçekten doğru pencereyi bulamamış mıydım? yoksa o kadın gibi her gelen kırlangıcı elimin tersiyle mi itiyordum? sınıfın en haylaz çocuğunun bu konu ilgisini çekmiş olacak ki pür dikkat diğer arkadaşlarını dinliyor kendince bir şeyler yazıyordu önündeki deftere… tıknaz çocuğa usturuplu bir yanıt bulmak için epeyce uğraşan sol arka çaprazda oturan kız “bana kalırsa siz o yalnız kadınsınız baksanıza yaptığınız hareketi doğru varsaydığınız halde aklınız karışmış ve çözüm için bilgenin kapısına gitmişsiniz” dedi... tıknaz çocuk yine atıldı “ya o bilge de ona kadının kırlangıca yaptığını yapsaydı ve kapısını açıp bunları söylemeseydi o zaman bu hikaye nasıl biterdi? diye soruverdi… sınıfı belli belirsiz bir karmaşa sarmıştı… tıknaz çocuk da doğru söylüyor olabilirdi… bu tartışmaya nasıl son vermem gerektiğini düşünmeye başladım… konumuz bu değildi elbet ama bu çocuklar oturmuş resmen beni ve içinde bulunduğum durumu tartışıyorlardı… “ne yani hocamız şimdi de bilge mi oldu diyorsun?” diye sordu kız tekrar… “hayır” dedi çocuk “kırlangıç doğru pencereyi çalsaydı içeri girebilirdi, kadın doğru bir bilgeye gitmiş ki öğrenmiş işin aslını…” haylaz çocuk el kaldırdı
kalakaldım öylece…
ben eskiden de yanlızdım...
13 Temmuz 2009

size saçma gelebilir ama ben blogumu ilk açtığım zamanlar bunun herkes tarafından okunabilidiğini bilmiyordum… dersaadet vardı beni arkadaşım o bana yorumlar yazardı ben onu cevaplardım… sonra bir gün diskurella bana bir yorum yaptı... amanın dedim beni biri daha okuyor sonra arkasından demet geldi ufak bir araştırma yaptıktan sonra ben anladım ki burada yalnız değilim… bir sürü blog var bir sürü kişi var… sonra onları okumaya başladım… kimi aşikar bir şekilde takibe alırken ( pucca, siminya, şuur fuhuşu, prince, siboreta, birbarfilozofu, malıngözü rectoa yazamadıklarım alınmasın) kimilerinin gizli takipçisi (5 posta) oldum… ama bir sürü blog bir sürü yaşam ve bir sürü insandan da ihtiyacım olan her şeyi almaya başladım… ihtiyacım olan şey gözlemdi, insan yaşayışlarıydı, gerçeğin hayalle , hayalin gerçekle kesişebilmesiydi... benimkinden farklı hayatları görmekti... ve bir projem var artık… tüm bloggerları okuduğum kadarıyla aynı kurguda toplayacağım… bu projemi buraya yazdığım için umarım pişman olmam… hayata hep geç kalırım zira… aşık olduğumu geç anlarım mesela, beni seveni fark edemem, sınav saati hep yarım saat sonradır benim için, orta yaşlı halimde gençliğimin, gençken çocukluğumun farkına varanlardanım ben… şimdi bu projeyi benden önce hayata geçirene ne yaparım bilmiyorum bu yüzden… kimi zaman birilerinin intiharına tanık oldum, kimi zaman aldığı ödüllere sevindim, kimi zaman erkek arkadaşlarını okuyarak yalnızlığımı bir kez daha sevdim, kimi zaman ise kadın blog yazarları tartışmalarına destek verdim, sansüresansür istedim, engelleri kaldırmak için çalıştım… bir de başka bloglarda gördüğüm mimlerde hep kendi ismimi aradım… her zaman olduğu gibi yine yalnızdım bu mim olaylarında… açık söylemem gerekirse bloguma bu konuya yer verebilir miyim bilmiyordum… taaa ki yazılarını okumaktan büyük keyif aldığım hatta kendisi bilmeden bazı yazılarını araklayıp kendi blogumda yayınladığım godsy beni mimleyene kadar… hemen belirteyim bloggerlar arasında kısa metrajlı tanıdığım tek kişidir kendisi… ama eğer hislerim beni yanıltmıyorsa uzun metrajlı görüşmelerimizin devam edeceği kanısındayım… özellikle iltifat matbaasında aynı dili konuştuğumuzu hissettiğim, kendi blogunda ise bir günümü yazsam aynen böyle yazardım dediğim bir yazar… onu da bir kış gecesinde keşfetmiştim zaten onu okudukça tüm yalnızlığımı paylaşıvermişti… o bilmez ama ben oku okumayı çok severim... arada sırada yorumlar ben de buradayım diye göz kırparım, yolun çok başındayız lakin eminim epey yol alacağız... neyse asıl konumuza dönelim mim konusu da çok güzel… başarabilir miyim bilmiyorum ama elimden geldiğince bir şeyler yazacağım… konusu aynen şu :
"Hangi kitabı okuduğunu gördüğünüz bir adamla/kadınla tanışmayı isterdiniz?”
bir kere bir erkeğin kitap okuyor olması bile yeterli geyiğine hiç girmek istemiyorum… bu bana nasıl bir kadın isterdiniz sorusuna "nefes alsın yeter" şeklinde cevap vermekle gibi gelir... okumak elbette büyük bir kıstas lakin sınırlarını iyi belirlemekte fayda var... sırf metroda, plaj kenarında, herhangi bir cafede , bankta , orada burada kitap okuyor ile tanışmak zorunda hissetmem kendimi... eğer şansım varsa o beni nasılsa bulur... ha bir de dönüp baktım da sevdiğim tüm yazarlar bana sevdiklerimden kalma o yüzden eteğimdeki taşları şu şekilde dökebilirim;
Boris Vian, Charles Bukowski, Ursula K.Leguin, F.Kafka okuyorsa üzerinde epey kafa yorarım… ortak noktamız çok olur, birbirimizi tamamlarız, espri anlayışımız aynı olur ve tek mimikten birbirimizin ne yapacağını biliriz eminim… uzun vadede süper kanka oluruz, harika ve keyifli zaman geçirilebilir ama ev hayatı olmaz…
Murathan Mungan, Sunay Akın, Kenan Kalecikli, Cezmi Ersöz, Küçük İskender vb. okuyorsa üzerinde çok düşünmem, beraber sürekli ağlarız, depresif mode daima on olur, minik kaprisler ve kıskançlıklar ile bir süre sonra bir de bakmışım ki sevgilim değil sahibim olmuş koşa koşa kaçarım…
Atilla İlhan, Ahmet Telli, Paul Auster, Elif Şafak, Amin Maaoluf, Alper Canıgüz okuyorsa onu çok ciddiye alırım... muhtemelen aynı kütüphanelere sahibiz diye düşünürüm…ortak noktalarımız vardır,zekidir, zevklidir, kibardır ve onu tanımaya çalışırım, çalıştıkca beceriksizleşirim, kendimi kasarım, yorumlarım , uzak dururum ve muhtemelen o gider ben onu özlerim…
Paulo Coelho, Italo Calvino, Umberto ECO okuyorsa kendimize ait bir dilimiz olacağını çok iyi bilirim, üçüncü şahısların bizi asla anlamayacağına eminimdir, onunla olmaz ama o hep vardır bir yerlerde ve ben onu her zaman anımsarım… tek kelime ile beni anlar ama o kelime asla derdimle alakalı değildir, tren derim uzaklık der uzaklık derim evren der evren derim bir de bakmışım ki kapımın önündedir... tadı başkadır bambaşka… o yüzden usul usul yanına yanaşırım…
bu mim için kimleri seçsem bilemedim... yazmak isteyen üzerine alsın lütfen... daha ilk milli oluşumda havalara girip hadi yazın yazın demeyeyim(belki link verdiklerim yazabilir)
ve bu mim de burada biter ben çekip giderim…
bana bir masal anlat semmy…içinde gerçekler olsun…
12 Temmuz 2009
bir varmış bir yokmuş… yok olan yerde varlar, var olan yerde neden yoklar aranırmış... evvel zaman içinde bir küçücük kız kalbura dönmüş bir yürekle yaşama savaşı verirmiş… develer yokmuş ama sürekli kendini dev aynasında görenlerle birlikte olurmuş bu küçücük kız… pirelerden değil sıkıntıdan kaşınır kaşındığı yerleri kanatır, kanadıkça yeni yaralar açarmış bedeninde…
annesinin beşiğinde tıngır mıngır sallanırken pembe düşler kurarmış… bir gün gelmiş ve o beşikte yatamayacak olmuş... işte masal tam da burada başlamış… masal bu ya sonları hep mutlu biter sanılır… oysa öyle olmaz kimi zaman… kimi zaman bir masalı yeniden yazma şansı istenir, külkedisinin ayakkabısının aslında ablasının ayağına olması fikri hiç de hoş gelmez kimilerine, veyahut kırmızı başlıklı kızın ölüsünü bulmak tilkinin karnında korkutucu gelebilir, uyuyan güzeli prens öpse bile asla uyanmayacağı gerçeğine ne demeli? prenses kaç kurbağa öperse öpsün hayatında hiçbir şeyin değişmeyeceğini öğrendikten sonra ve bu gerçekle bir ömür boyu yaşamak yerine bırakıverse kendini okyanusun derin sularına? söz gelimi masal prenses ölmüş ve ailesi bir daha hiç mutlu olamamış şeklinde bitse kaç kişi mutlu yaşayabilir? İşte bu masal da o türden…
geçiştirilme...
10 Temmuz 2009
"hayatın dışı renkli içi boş bir balondan ibaret olmadığını bana kim kanıtlayabilir ki?" serzeniştleriyle bir günü daha tamamlıyorum… aslında önemi yok hangi yılı veya hangi ayı ve hatta haftayı yaşadığımın… önemi olan şey sadece “aslolan ne?” sorusuna verebileceğim tumturaklı bir cevap bulabilmek… bu cevabı bulamayacağımı ve asla kelimelere dökemeyeceğimi bilmek ise garip bir haz veriyor bana… hüzün ve hazzı aynı anda yaşamak öyle yorucu ki…oysa her şey mümkün olabilirdi bu ikisini aynı kefeye koymamayı başarabilseydim… çok sıkıcıyım değil mi? hatta öyle sıkıcıyım ki kendi bedenim es kaza aynada kendi aksiyle karşılaştığında hafif geriye doğru sekiyor. Bu milimetrik saniyelerde olan bir hadise…. Oysa o kadar aşinayım ki ruhunu kaybetmiş sefil bir bedene … bu durumun beni hiç rahatsız etmemesi gerek … aradabir çalı süpürgesiyle içime doldurduğum çöpleri şöyle bir köşeye yığmak gelse de içimden bunu düşündüğüm an ellerim titremeye başlıyor… kaşlarımın tam arası seğiriyor ve belli belirsiz yaşarıyor gözlerim… hemen akabinde başımı nerede bulunduğumun önemi olmayan bir yere dayıyorum derin derin solumaya başlıyorum…gözlerimi sımsıkı kapatarak içimden geçmesini diliyor, kabullendim, sus artık , tamam, bir daha olmayacak, hepsi geçti diye sayıklamaya başlıyorum…sonra bunu tekrar yapamayacak kadar yorgun buluyorum kendimi… hayır mevzuu o çöplerin örttüğü başka bir çöplüğün olması… yani işin ucu derine en derine dayanıyor. Bir çöp çıkıyor altından bir tane daha sonra bir tane daha, bir tane, bir… bu böyle sürüyor… çöpten kastımın ne olduğunu biliyorsun değil mi? yoksa içimde buruşturulmuş kağıt parçalarının, çikolata ambalajların, kullanılmış enjektörlerin, çiğnenmiş sakızların, kaçmış çorapların, teki kaybolmuş küpelerin ne işi var ?”
hesabım bitmedi #2
15 Haziran 2009
!!!!?!?! kanım donuyor, hava sıcak ama içim üşüyor… nasıl bir cümle bu diyorum… nasıl bir mantık? nasıl bir ahlak anlayışı?
“- bizde anaların sözü geçer abla” diyor ümitsizce…
“iyi de diyorum ne alaka dedelerin emlak meselesi ? seni ne bağlar? kaçırsaydın o zaman kızı... alıp gitseydin başka yere…” “yok abla eğer öyle bişey yapsaydım bizim köy biterdi, kan dökülsün istemedim” diyor… hem aşık hem de düşünceli diyorum kendi kendime… zira ömrümün her dönem
inde aşka bodoslama atlayan bir kadın oldum ben… diz kapaklarımdaki yaralar hep yardan kalma oldu … aşka o kadar aşık oluyordum ben…“-bu kız düğünlerde şarkı söyler abla… onu görmüşüm, onu bilmişim, onu tanımışım ben… üç aydır bekliyorum bu kasedi… şimdi dayasan alnıma silahı araban mı? kasetin mi? desen arabamı al git bulaşma bana derim , dağa çıkmış ölmüş sanıyolar abla beni… anam öldü ölüsüne bile gitmedim o kadar nefret etmişim yani… bir tek arkadaşım kalmış onunla gizli görüşürüm… bu kasetleri o yollar bana… herkes umudu kessin benden, ben onu beklerim diyor bak şimdi şarkıda anlıyomusun abla”
hay Allah diyorum kendi kendime… ne kadar bilindik bir hikaye bu… bizim onları anlamamızın mümkün olmadığını biliyorum da bu kadar olabileceği aklıma bile gelmiyor… trafik daha mı çok sıkışıyor yoksa bana mı öyle geliyor… çevreme bakıyorum kaldırımlardaki insanlara bakıyorum… başım hala cama dayalı… şarkı değişiyor ama aynı içli yakarış devam ediyor boşluğu doldurmaya… adamın birinin burnunu karıştırışına takılıyor gözlerim ve bunu büyük rahatlıkla yaptığına, bir kadın alışveriş torbalarının altında ezilmiş yürüme çabası veriyor, başka bir kadın yüzüne yapıştırdığı kime ne ifadesiyle alelade bir dükkanın önünde sigara içiyor, trafik tabelasının altında iki adam oturmuş sohbet ediyor; başka yer kalmamış gibi, sevgililerin çoğu el ele… “ne oldu şimdi evlendirecekler onu orada, bir öküz karşılığı verecekler senin uğrunda burada aç kaldığın kızı daha mı iyi yani” diyerek aklımca savaşmalısın, mücadele etmelisin diyorum … arkaya dönerek kolunu sıyırıyor uzunca bir kesik izi var bileğinde… “and verdik abla… ben kimseyle evlenmem artık…onu verirlerse , öyle bişey olursa o canına kıyacak , arkadaş haber verecek ben de burada kıyacağım kendime… işte o günü bekliyorum abla ”
acı bir tebessüm kaplıyor birden yüzümü… dudaklarım bir çizgi gibi içine çekiliyor... biz de burada diyorum beni neden aramadı diye inadımıza harcıyoruz aşkları, yetişemedi ve bunu telafi etmedi diye kopartıyoruz bağları, o burada yapamaz ben ona yetemem diye uzaklaşıyoruz aşklarımızdan, ne kadar hazin diyorum…
ön camdan trafiğe bakıyorum içinden çıkılamaz trafiğe, içinden çıkamadığım halime bakıyorum dikiz aynasından… “vazgeç , yenikapıya gitmiyoruz” diyorum…“nereye gidiyoruz abla?” diye soruyor…
görülecek bir hesabım var diyerek yeni adresi veriyorum…
olanaksız...
14 Haziran 2009
… tutuyor ellerimi … işaret parmağının tırnağını birden elime geçiriyor…iç çekiyor sonrasında… gözleri kapalı… arada bir bi şeyleri kovarcasına ellerini kollarını boşluğa doğru sallıyor… nefes alış verişlerini duyabiliyorum sıcacık nefesi benim nefesime karışıyor… tatlı bir ezgi misali iç çekişleri… göğüs kafesi inip kalktıkça bedenimde bir baskı oluşuyor… boynumun kulağımla birleştiği noktaya başını gömüyor kalıyor öylece…sonra yine hareketleniyor… bende ona uyuyorum ve huzurla kapatıyorum gözlerimi…sıcacık elleri hala ellerimde ve bırakmak istemiyor… nefesi hala nefesime karışıyor… bu zevk başımı döndürecek cinsten… eğer bana sorarsanız ömrünüz boyunca unutmayacağın anın nedir diye aynen bu cümleleri kurardım… kırk günlük bir bebeğin vücuduma dolanarak uyuduğu bu anı unutmam olası değil….
oysa...
4 Haziran 2009

“………. kabul etmeliyim bir zamanlar işlerim çok iyiydi... bir ofisim vardı gece geç saatlere kadar çalışırdım; kolay değil sabahlara kadar oturup düşüneceksin, yeni fikirler üreteceksin, sıradan şeylerle uğraşmayacaksın, mutlu edeceksin, mutlu edeceksin, hep mutlu edeceksin… bu işler sizin sandığınız kadar kolay olmuyor bayım... vaktiyle almışsın ünvanını hakkını vermen lazım… sonra bir gün bir anlaşma imzaladım... bu alanda ilk zararım da o dönem oldu… adil bir anlaşmaya benziyordu… aldıkça verecek, verdikçe alacaktım… hesapları karıştırmasaydım daha iyi olabilirdi belki… bir baktım ki hep vermişim aldıklarım ise bir süre sonra verdiklerimle karışıyor… anlaşmayı iptal ettim sonra… sonra iş sözleşmesinde daha belirgin maddeler koyarak gittikçe büyüttüm kalbimi… sevgi işçisiydim ben… minik el arabalarına kırık kalpler dolduruyordum… gerçekten zor bir işim vardı… doğru parçaları doğru ve görünmez bir şekilde birleştirmek işin en zor kısmı… gerisi daha rahat. . zor olan yanı şu; onca süre emek ver, yapıştır, temizle, parlat derken; geri ver ; kalbin sahibi seni bir daha tanımasın… haa bahsetmedim değil mi size bundan; bizim sektörde bitirdiğin her işin sonrasında geçici hafıza kaybın olur... hem müşteri hem de sen unutmak istersin… kolay değil bayım hiç kolay değil, sevgi işçisi olmak… senin sandığın kadar çabuk bitmiyor bu işler… yeri gelir düşersin derin kuyulara bir el çıkartır seni , yeri gelir tökezlersin, yeri gelir yorulursun… tabi işin bir de güzel tarafları var… bunları her işçi kendine göre yaşar benim için de var mesela ama her şeyi anlatmayayım şimdi size sayın bayım… ne demişler amatörler nuhun gemisini profesyoneller titaniği inşa eder… biz gizli işçileriz aslında…” biraz ara veriyor… uzaklara bakıyor gibi yapıyor gözlerini kısarak…karşısındaki boş duvara sanki bir şeyler çiziyor, beğenmiyor, siliyor, sonra tekrar, sonra tekrar…bir hıçkırık gibi çıkıyor sesi… “düşününce aslında insanın insana vereceği en büyük hediye yalnızlığıdır… biz ne yapıyoruz o hediyeyi en güzel şekle sokuyoruz… sektörde kıyasıya rekabet de vardır sayın bayım zordur tutunmak, adını duyurabilmek… çünkü bir kere b
gece iniyorken perde perde öyle bir baktın da geçtin düşümden...
pencereden bakar gibi baktın bana...
duru, derin, deniz gibiydi gözlerin...
ne güzel ettin de giriverdin düşüme...
sanki hiç kaybolmamış gibi...
hesabım bitmedi #1
2 Haziran 2009
-nerelisin?
-batman…
-“çok mu özlüyorsun oraları?”
-özlemez miyim abla? Burnumda tütüyor…
- e burada ne işin var o zaman?!! sorduğum son soruyla kendi çapımda bir sıfır öndeyim…. İyice arkama yaslanarak bu anın tadını çıkarmaya niyetleniyorum.
- Ben bu kız yüzünden bu şehirdeyim” diye yanıtlıyor beni… dikiz aynasına baktığımda göz göze geliyoruz…gözbebekleri titriyor … hemen çeviriyorum bakışlarımı… bir de şimdi bu adamla kapışıp gideceğim yere geç kalmaya hiç niyetim yok.. dolayısıyla artık onu yanıtlamama kararı alıyorum… teypte yükselen (evet yine yükselen) ses güzel ve profesyonel bir kayıda benziyor aslında… başımı cama dayıyorum bir yandan da bilmediğim bir dilden söylenen şarkıyı anlama çabası veriyorum… asla anlamayacağımı biliyorum oysa .. yersiz bir çaba bu…
-ben kürtüm abla diyor haykırırcasına (abla diyor ısrarla)…Kürtçe söylüyor bu kız şarkılarını… bana söylüyor…
- sen de meşhur olma hayaliyle düştün buralara anladım , ama bilindik hikayedir bu… ileride televizyon kanallarında , gazetelerde verdiğin röportajlarda “taksi soförüydüm bir zamanlar” dersin” diye aklımca dalga geçiyorum çocukla…
- yok” diyor, “ben anlamam şarkı söylemekten abla (bana yine abla diyor), ben 16 yaşımda bu kızı sevmişim, gitmişim, istemişim kızı…vermediler, dedelerin tarla davası varmış ne bilirim ben, bana ne ben sevdiğimi istemişim bi kere…”
Hani böyle uzun yolculuklarda konuşmak istemezsin ama birisi mutlaka lafa tutar ya hani seni, ya da ne bileyim sessiz sakin bir deniz kıyısında oturduğun anda yan masaya mutlaka bir aile gelir; o ailenin bir de çocuğu olur ve bir şekilde seninle kontakt kurar, sen de aileyle bir bakmışsın birden samimi olmuşsun ve kendi kendine kaldığın o an birden hiç olur ya…işte öyle bir anın başındayım diye düşünüyor derin bir nefes alıyorum …
3:48 tekrarı...
15 Mayıs 2009
gece…
… dudağımın kenarını ısırıyorum… bunu sonradan anlıyorum tabi… son zamanlarda kendi kendime gereksiz bir şekilde geliştirdiğim bir hareket bu… başucumdaki lambaya dokunuyor ve açıyorum… odamı benzi soluk bir ışık aydınlatmaya başlıyor… saate bakıyorum 3:48 günlerden bilmem ne… hissettiğim duygunun adını koymak için sanırım bu saatte yine kalktım… gerçi bunu karanlıkta da yapabilirdim ama olmadı… yeni şeyler denemem gerekiyordu şimdilik bunu deniyorum… bu kaçıncı gece saymak istemiyorum… kızgın mıyım? hayır… kırgın mıyım? hayır… çaresiz miyim? hayır… cevabı hayır olan bir sürü soru soruyorum kendime… sonra sıkılıyorum bu oyundan… bu gecenin sabahını da böyle bulacağım demek ki… bilinmezlik içerisinde… kendi kendime duyduğum inancın kırıntılarıyla son vermeye çalışıyorum kalbimin kazıntısına… açlıktan kazınıyor… ben de onu besleme çabası veriyorum… aralıksız dinlemek istediğim bir melodi gibi geliyor sesi her seferinde kulaklarıma… belki de delik deşik uykularımın sebebi o ses …
3:48 # 2
bir başka gece…
hep aynı saatte kalkıyorum… bak yine 3:48 neden acaba? bu kadar kırılmış olmam mümkün mü? gerçekten bu kadar acı çekmiş olmam mümkün mü? ne yana baksam gördüklerim, gördüklerim karşısında hissettiklerim, hissettiklerim karşısında yaşadıklarım, yaşadıklarım karşısında artık yaşamak istemiyor oluşum bir yanılgı olabilir mi? nasıl bir denklem bu beni bana düşüren… kendi kendimi; yine kendime karşı savunacak gücü bulamayışım… daha evvel kırgın olmadığını söyleyen ben değilsem kim? yazdığım her şey, yaptığım her şey, söylediğim her cümle yarım… nereden yapıştı bu yarım kalmışlık hissi üzerime? peki sana ne verirsem benden geri alırsın bu kandırılmışlık hissini? Bu mu acaba hissettiğim duygu “kandırılmışlık” ? olabilir mi?
3:48 # 3
saat şu anda sabaha karşı 3:48 ya da ona yakın bi saat ... yine bir gece…az evvel uyuyordum oysa şimdi ayaktayım... korktum biraz da ondan... uykumun en ağır yerinde ensemde nefesini hissettim... ciddi söylüyorum ürperdim... çok korktum... sonra sola döndüm ve sana sarıldım... inanılmaz sıcaktı bedenin... huzur yayıldı her yanıma... b
unu da hissettim... bunun imkansız bişey olduğunu bilinç altım söylediği için anında açtım gözlerimi... sanki koşarak bir bayırı çıkmış gibiydi nefes alışverişlerim... kısmen beni anladığını düşünmek istiyorum… oysa ben hiç bir şeyi sana anlatmayı becerememişken… olur bana arada böyle... güzel giden her şey korkutur beni. neyin güzel gittiğini düşünürüm birden, ne güzel gidiyor ki zaten hayatımda bi de bu gitsin? diye sorarım… sonra hadi gitsin diye çabalarım... güzel giden bişey hayatımdan çekip gider böylece... asla doğru bişey değil... bu olmamalı... bunu belki de yazmalıyım….3:48 # 4
saate bakmanın gereksizliği içerisindeyim… hangi günde olduğumuz kimin umurunda … bunları bilip bilmek istemediğimden bile emin değilim… yapamayacağımı düşündüğüm şeyler var... yine korkuyorum... bıktım bu korkularımdan...sana söyleyemediklerim var... istediklerim var… mesela bu gece seni güldürebilmek isterdim; seni düşündürmek değil... bu gece sana kendimi tam anlamıyla açmak isterdim; sormanı beklemek değil... bu gece gözlerimi, perdeleri, ışığı kapatmak yerine ne bileyim; birlikte izlediğimiz televizyonu kapatmak isterdim, çaydanlıktaki su daha fazla kaynamasın diye ocağı kapatmak isterdim, sonra elinden tutup seni başka bir odaya götürmek isterdim... ama sana hoşçakal demek istemezdim ben yine bu gece... yanımda olmanı isterdim belki de... bu çok mu zordu? sen bu duruma daha ne kadar tahammül edeceksin? keşke keşkelerden kurtulmuş olsaydık... bitti kelimesini duymak iyi bişey değildir. ama duymak da gereklidir çoğu zaman… bu mu acaba beni içinde bulunduğum cenderede daha da boğan? annem geliyor odama kiminle konuştuğumu soruyor… kendi kendimle konuşup konuşmadığım anlamak için ışığı açıyor…"açma!!!" diye bağırsam da geç çıkıyor yorgun, korkulu sesim… duvardaki saat yine 3:48…

"hadi bak ne göstereceğim sana" diye çekiştirdi beni elimden… hiçbir şey diyememiş, peşine takılmıştım…
oldukça sıcak bir havaydı ve gittikçe ağırlaşıyordu, muhtemelen birazdan da kararacaktı… yolun kenarında yükselen beyaz dağlar güneşin batışını görmemizi engelliyordu… yürüdükçe nemin arttığını hissediyodum… bir köprüden geçtik… nereye gideceğimi bilmiyor oluşum biraz kaygılandırsa da beni elinden tutabiliyor olmanın keyfi daha ağır basıyordu… yokuştan aşağıya indik… o kadar karanlıktı ki hiçbir yeri göremiyordum... “gel bak; senin için yaptım” diyordu sürekli... hava yağışlı değildi ama belirgin bir ıslaklık vardı yerlerde… karanlıktan artık yorulduğum sırada minik bir fener çıkarttı cebinden “işte bu bize yol gösterecek” dedi… sevinmiştim her şeyi düşünebiliyor oluşuna… sonra yol ikiye ayrıldı… biz sola dönmeyi tercih ettik … biz derken o… ben itaatkar bir biçimde peşinden sürükleniyordum sadece… hep istediğim olmuştu… biri beni çeksin sürüklesin… ben de o anın tadını çıkartayım…sıkıldığım tek bir şey vardı aynı cümleleri tekrar ediyor oluşu… “bak senin için..bizim için...yaptım… ben yaptım… …için… yaptım…yap…”
biz olalı uzun zaman önceydi gerçi haftalar sonra bırak onu görmeye tekrar biz olmaya cesaretim bile yokken o bizden bahsediyordu sürekli… dört kapı çıktı karşımıza “işte geldiiiik” dedi heyecanını bastırmaya çalışarak… ses tonundaki değişimi hissedebiliyordum “neresi burası?” dedim… ürperdiğim de yalan değildi… ilk kapıyı açarken esrik bir gülümseme eşliğinde “kalbim” dedi… “ne işimiz var ki burada?” diye sordum bu sefer... sağ eliyle yanağından akan gözyaşını saklamaya çalışarak “bak yaptım işte en sonunda” dedi dudakları titrerken “öldürdüm içimdeki pollyannayı”… kanter içinde uyandım… gördüğüm bir düşten çok öteydi... onu çok özlemiştim ve korkularım rüyalarıma böyle etki ediyordu işte... doğruldum dilim damağım kurumuş, afallamıştım...su içmeliyim dedim kendi kendime ; tam şişeyi alacaktım ki karanlıkta elim bir yere çarptı ve şişe yere düştü... ışığı açmak zorunda kaldım... niyetim şişeyi yerden almaktı oysa saate ilişti yine gözüm 3:48
Kahretsin…
bir varmış bir yokmuş...
14 Mayıs 2009
acımadı ki...
27 Nisan 2009
her biri dokunuyor bedenime... kah vuruyor, kah itiyor, kah batıyorlar... korkuyorum onlardan... öyle büyükler ki nasıl oluyor da farkına varmıyorum daha önceleri diye hayıflanıyorum kendimce... ikisi ayrı kutuplardan çekiştirirken yüreğimi bir diğeri sürekli saplanıyor... "ah!"lar, "vah!"lar, "eyvah!"lar, "imdat!"lar kifayetsiz kalıyor yüreğimin çektikleri yanında... vaktiyle seni uyarmadık mı?, formüller yazmadık mı sana?, sakın takılma o hoyrat yüreğin peşine diye ikaz etmedik mi seni? diye bağırıyorlar hep bir ağızdan... öyle karanlığım ki takatim kalmıyor gerçekten korkmak için hiçbirinden...
benek benek kalbim... her nokta sonunda duracak sandığım örselenmiş kalbim... bitişlerin yeni başlangıç olduğuna inandırılan aciz kalbim... bir daha asla diye noktalayıp yeniden uçmaya hazırlanan kırık kanatlar... bir cümle daha bitse , bir tek cümle ile bitse de kurtulsam dediğim işkence dolu geceler... hepsi nokta nokta, nakış nakış işlenmekte... öyle umutsuzum ki takatim kalmıyor geceyi noktalamaya...
devamını bekler gibi... açıklar gibi ne olduğunu, neden olduğunu ve ne olacağını... bir süre sessizce bekleyip öyle olacağını umuyorum en azından... diğer işaretler gelmesin diye bekliyorum hiç olarak... şairin dediği gibi belki de hiç bir şey diye bir cümlenin ortasına terkedilmiş bir kelime gibi...
sonra gün doğuyor; hiç bilmeden üç kişilik bir dünyada tek başıma varolma savaşı veriyormuşum meğerse anlıyorum... ellerimin bomboş, mosmor ve kötürüm kalması bundandır diyorum sonra... şimdilerde daha iyi tanıyorum kendimi :
bencil...
?
11 Nisan 2009
yoktan varedecekken yok olduk...
aramıza düşen çığı ısıtıp eritemeyecek kadar yorgunum artık...
hem yaratmak Allah'ın işi
ne diye burnumuzu soktuk ki?












