?

25 Haziran 2009

seni sevsem kaç yazar?

seven sen misin?

seni özlesem kaç yazar?

özlesem benim misin?

hesabım bitmedi #2

15 Haziran 2009


“-demişim ki anasına istersen gidelim buralardan, görme hiç bizi ama ayırma demişim…annesi de demiştir ki bana “kendimi veririm sana kızımı vermem”

!!!!?!?! kanım donuyor, hava sıcak ama içim üşüyor… nasıl bir cümle bu diyorum… nasıl bir mantık? nasıl bir ahlak anlayışı?
“- bizde anaların sözü geçer abla” diyor ümitsizce…
“iyi de diyorum ne alaka dedelerin emlak meselesi ? seni ne bağlar? kaçırsaydın o zaman kızı... alıp gitseydin başka yere…” “yok abla eğer öyle bişey yapsaydım bizim köy biterdi, kan dökülsün istemedim” diyor… hem aşık hem de düşünceli diyorum kendi kendime… zira ömrümün her döneminde aşka bodoslama atlayan bir kadın oldum ben… diz kapaklarımdaki yaralar hep yardan kalma oldu … aşka o kadar aşık oluyordum ben…
“-bu kız düğünlerde şarkı söyler abla… onu görmüşüm, onu bilmişim, onu tanımışım ben… üç aydır bekliyorum bu kasedi… şimdi dayasan alnıma silahı araban mı? kasetin mi? desen arabamı al git bulaşma bana derim , dağa çıkmış ölmüş sanıyolar abla beni… anam öldü ölüsüne bile gitmedim o kadar nefret etmişim yani… bir tek arkadaşım kalmış onunla gizli görüşürüm… bu kasetleri o yollar bana… herkes umudu kessin benden, ben onu beklerim diyor bak şimdi şarkıda anlıyomusun abla”
hay Allah diyorum kendi kendime… ne kadar bilindik bir hikaye bu… bizim onları anlamamızın mümkün olmadığını biliyorum da bu kadar olabileceği aklıma bile gelmiyor… trafik daha mı çok sıkışıyor yoksa bana mı öyle geliyor… çevreme bakıyorum kaldırımlardaki insanlara bakıyorum… başım hala cama dayalı… şarkı değişiyor ama aynı içli yakarış devam ediyor boşluğu doldurmaya… adamın birinin burnunu karıştırışına takılıyor gözlerim ve bunu büyük rahatlıkla yaptığına, bir kadın alışveriş torbalarının altında ezilmiş yürüme çabası veriyor, başka bir kadın yüzüne yapıştırdığı kime ne ifadesiyle alelade bir dükkanın önünde sigara içiyor, trafik tabelasının altında iki adam oturmuş sohbet ediyor; başka yer kalmamış gibi, sevgililerin çoğu el ele… “ne oldu şimdi evlendirecekler onu orada, bir öküz karşılığı verecekler senin uğrunda burada aç kaldığın kızı daha mı iyi yani” diyerek aklımca savaşmalısın, mücadele etmelisin diyorum … arkaya dönerek kolunu sıyırıyor uzunca bir kesik izi var bileğinde… “and verdik abla… ben kimseyle evlenmem artık…onu verirlerse , öyle bişey olursa o canına kıyacak , arkadaş haber verecek ben de burada kıyacağım kendime… işte o günü bekliyorum abla ”

acı bir tebessüm kaplıyor birden yüzümü… dudaklarım bir çizgi gibi içine çekiliyor... biz de burada diyorum beni neden aramadı diye inadımıza harcıyoruz aşkları, yetişemedi ve bunu telafi etmedi diye kopartıyoruz bağları, o burada yapamaz ben ona yetemem diye uzaklaşıyoruz aşklarımızdan, ne kadar hazin diyorum…

ön camdan trafiğe bakıyorum içinden çıkılamaz trafiğe, içinden çıkamadığım halime bakıyorum dikiz aynasından… “vazgeç , yenikapıya gitmiyoruz” diyorum…“nereye gidiyoruz abla?” diye soruyor…

görülecek bir hesabım var diyerek yeni adresi veriyorum…

olanaksız...

14 Haziran 2009

… tutuyor ellerimi … işaret parmağının tırnağını birden elime geçiriyor…iç çekiyor sonrasında… gözleri kapalı… arada bir bi şeyleri kovarcasına ellerini kollarını boşluğa doğru sallıyor… nefes alış verişlerini duyabiliyorum sıcacık nefesi benim nefesime karışıyor… tatlı bir ezgi misali iç çekişleri… göğüs kafesi inip kalktıkça bedenimde bir baskı oluşuyor… boynumun kulağımla birleştiği noktaya başını gömüyor kalıyor öylece…sonra yine hareketleniyor… bende ona uyuyorum ve huzurla kapatıyorum gözlerimi…sıcacık elleri hala ellerimde ve bırakmak istemiyor… nefesi hala nefesime karışıyor… bu zevk başımı döndürecek cinsten… eğer bana sorarsanız ömrünüz boyunca unutmayacağın anın nedir diye aynen bu cümleleri kurardım… kırk günlük bir bebeğin vücuduma dolanarak uyuduğu bu anı unutmam olası değil….

oysa...

4 Haziran 2009



Hiç dokunmuyorum ona… bir sigara yakıyor derin nefesler eşliğinde konuşuyor… biter bitmez etrafa bakıyor bir şey arar gibi sonra eli yine sigarasına gidiyor ve bir tane daha yakıyor… arada sırada gözleri dolu dolu oluyor ama hemen çocuksu bir neşeyle devam ediyor anlatmaya… ben de sessizce dinliyorum onu… arada bir başımı aşağı yukarı sallayarak onay veriyorum, bazen de onun cümlelerinin içinde kendi intiharımı tasarlıyorum…
“………. kabul etmeliyim bir zamanlar işlerim çok iyiydi... bir ofisim vardı gece geç saatlere kadar çalışırdım; kolay değil sabahlara kadar oturup düşüneceksin, yeni fikirler üreteceksin, sıradan şeylerle uğraşmayacaksın, mutlu edeceksin, mutlu edeceksin, hep mutlu edeceksin… bu işler sizin sandığınız kadar kolay olmuyor bayım... vaktiyle almışsın ünvanını hakkını vermen lazım… sonra bir gün bir anlaşma imzaladım... bu alanda ilk zararım da o dönem oldu… adil bir anlaşmaya benziyordu… aldıkça verecek, verdikçe alacaktım… hesapları karıştırmasaydım daha iyi olabilirdi belki… bir baktım ki hep vermişim aldıklarım ise bir süre sonra verdiklerimle karışıyor… anlaşmayı iptal ettim sonra… sonra iş sözleşmesinde daha belirgin maddeler koyarak gittikçe büyüttüm kalbimi… sevgi işçisiydim ben… minik el arabalarına kırık kalpler dolduruyordum… gerçekten zor bir işim vardı… doğru parçaları doğru ve görünmez bir şekilde birleştirmek işin en zor kısmı… gerisi daha rahat. . zor olan yanı şu; onca süre emek ver, yapıştır, temizle, parlat derken; geri ver ; kalbin sahibi seni bir daha tanımasın… haa bahsetmedim değil mi size bundan; bizim sektörde bitirdiğin her işin sonrasında geçici hafıza kaybın olur... hem müşteri hem de sen unutmak istersin… kolay değil bayım hiç kolay değil, sevgi işçisi olmak… senin sandığın kadar çabuk bitmiyor bu işler… yeri gelir düşersin derin kuyulara bir el çıkartır seni , yeri gelir tökezlersin, yeri gelir yorulursun… tabi işin bir de güzel tarafları var… bunları her işçi kendine göre yaşar benim için de var mesela ama her şeyi anlatmayayım şimdi size sayın bayım… ne demişler amatörler nuhun gemisini profesyoneller titaniği inşa eder… biz gizli işçileriz aslında…” biraz ara veriyor… uzaklara bakıyor gibi yapıyor gözlerini kısarak…karşısındaki boş duvara sanki bir şeyler çiziyor, beğenmiyor, siliyor, sonra tekrar, sonra tekrar…bir hıçkırık gibi çıkıyor sesi… “düşününce aslında insanın insana vereceği en büyük hediye yalnızlığıdır… biz ne yapıyoruz o hediyeyi en güzel şekle sokuyoruz… sektörde kıyasıya rekabet de vardır sayın bayım zordur tutunmak, adını duyurabilmek… çünkü bir kere bu işe girdin mi sesin cılız çıkar… topladığın kalplerin sesi bastırıverir senin sesini… neyse derin mevzu bunlar sayın bayım… sevgi işçiliğinden emekli oldum…” duruyor, başını kaşıyor ve derin bir iç çekerek devam ediyor… “…bu kadar anlattım size sayın bayım yalan söylemeyeyim emekli falan olmadım istifa ettim ben… siz hiç bilmezsiniz değil mi içinde hasarlı bir şey taşımanın ne demek olduğunu? bilemezsiniz değil mi sayın bayım? zaten içinde hasarlı bir şey taşıyanları ben tanırım… bilirim çünkü o duyguyu… bakın ben de taşıyorum mesela…” iki eliyle birden kendini gösteriyor, başını sağa sola sallıyor ve devam ediyor… “…misal bir zamanlar tanımıştım öyle birini… tam elimi uzatmışken kaçıverdi benden birden… ben de inat ettim eski işime dönmeyeceğim diye…anlattım ya bayım kalp kırmak kolay da doğru şekilde, doğru zamanda eski haline çevirmek çok zaman alıyor… hem zaten bu piyasada bu işin tek ustası ben kaldım… gerçekten istiyorsa nasılsa bulur beni tekrar, geri gelecektir diye düşündüm… işte o gün bugündür kendime inşa ettiğim kalenin en yüksek kulesinde bekliyorum saçlarımın uzadığı günü… belki tırmanır diye… hem belli mi olur belki saçlarımdan tutmak yerine yangın merdivenlerini kullanır… ama projede küçük bir hata yapmışım gelen acil çıkış kapısından girmeye çalışıyor içeriye oysa orası …….” susuyor sonra, gözleri doluyor… bir daha da açmıyor ağzını… bir anons duyuluyor sonra “tüm işçiler, duvar kenarında sıraya girsin” diye… kıpırdamıyor bile yerinden…

gece iniyorken perde perde öyle bir baktın da geçtin düşümden...
pencereden bakar gibi baktın bana...
duru, derin, deniz gibiydi gözlerin...
ne güzel ettin de giriverdin düşüme...
sanki hiç kaybolmamış gibi...

hesabım bitmedi #1

2 Haziran 2009


hayatımın değişmez bir kuralı var… vakti zamanında birinin ahını almış olmalıyım yoksa kime ne; beni bu kuralın, bu kadar üzdüğünden… nerede olursam(k) olayım kendi arabamda, başkasının arabasında , kendi evimde , başkasının evinde veya herhangi bir cafede eğer bir şarkı mırıldanmaya başlarsam üçüncü şahıslardan birinin eli hemen müzik aletine gider ve bir başka takılmış şarkı bölüverir benim dilimin ucundaki notaları… bir keresinde markete girmiş dolabın önüne dikilmiş taze yoğurt alıyordum ki dudaklarımdaki melodi market sabinin hızla sesini yükselttiği melodiyle kanlı bir mücadeleye girişti…o açtıkça ben bağırdım ben bağırdıkça o açtı sesini… bu sefer durum farklı mecidiyeköy’den yenikapı’ya en kısa sürede ulaşmam gereken bir gün ve saatteyim… oysa yaptığım yolculuk ömrümün en uzun yolculuğu … rastgele bir taksiye atlayıp “yeni kapı" diyorum ilk olarak… hava sıcak, trafik sıkışık epeyce… “taksimden mi dolaşalım , çevre yolundan mı?” diye soruyor… "fark etmez ne yaparsan yap ama şu müziği kıs" diyorum sinirli bir şekilde… böylece ilk kez ben şarkı mırıldanıyor olmadan müziği kıstırma hakkı buluyorum kendimde “bu şarkının ne dediğini bilsen, kıstıramazsın abla” diyor (bana abla diyor)… etnik bir fark var aramızda ; şivesi o yönde… bilmediğim bir dilden genç bir kız şarkı söylüyor sadece… tutamıyorum kendimi şöyle bir diyalog başlıyor :
-nerelisin?
-batman…
-“çok mu özlüyorsun oraları?”
-özlemez miyim abla? Burnumda tütüyor…
- e burada ne işin var o zaman?!! sorduğum son soruyla kendi çapımda bir sıfır öndeyim…. İyice arkama yaslanarak bu anın tadını çıkarmaya niyetleniyorum.
- Ben bu kız yüzünden bu şehirdeyim” diye yanıtlıyor beni… dikiz aynasına baktığımda göz göze geliyoruz…gözbebekleri titriyor … hemen çeviriyorum bakışlarımı… bir de şimdi bu adamla kapışıp gideceğim yere geç kalmaya hiç niyetim yok.. dolayısıyla artık onu yanıtlamama kararı alıyorum… teypte yükselen (evet yine yükselen) ses güzel ve profesyonel bir kayıda benziyor aslında… başımı cama dayıyorum bir yandan da bilmediğim bir dilden söylenen şarkıyı anlama çabası veriyorum… asla anlamayacağımı biliyorum oysa .. yersiz bir çaba bu…
-ben kürtüm abla diyor haykırırcasına (abla diyor ısrarla)…Kürtçe söylüyor bu kız şarkılarını… bana söylüyor…
- sen de meşhur olma hayaliyle düştün buralara anladım , ama bilindik hikayedir bu… ileride televizyon kanallarında , gazetelerde verdiğin röportajlarda “taksi soförüydüm bir zamanlar” dersin” diye aklımca dalga geçiyorum çocukla…
- yok” diyor, “ben anlamam şarkı söylemekten abla (bana yine abla diyor), ben 16 yaşımda bu kızı sevmişim, gitmişim, istemişim kızı…vermediler, dedelerin tarla davası varmış ne bilirim ben, bana ne ben sevdiğimi istemişim bi kere…”
Hani böyle uzun yolculuklarda konuşmak istemezsin ama birisi mutlaka lafa tutar ya hani seni, ya da ne bileyim sessiz sakin bir deniz kıyısında oturduğun anda yan masaya mutlaka bir aile gelir; o ailenin bir de çocuğu olur ve bir şekilde seninle kontakt kurar, sen de aileyle bir bakmışsın birden samimi olmuşsun ve kendi kendine kaldığın o an birden hiç olur ya…işte öyle bir anın başındayım diye düşünüyor derin bir nefes alıyorum …

3:48 tekrarı...

15 Mayıs 2009




3:48 # 1

gece…

… dudağımın kenarını ısırıyorum… bunu sonradan anlıyorum tabi… son zamanlarda kendi kendime gereksiz bir şekilde geliştirdiğim bir hareket bu… başucumdaki lambaya dokunuyor ve açıyorum… odamı benzi soluk bir ışık aydınlatmaya başlıyor… saate bakıyorum 3:48 günlerden bilmem ne… hissettiğim duygunun adını koymak için sanırım bu saatte yine kalktım… gerçi bunu karanlıkta da yapabilirdim ama olmadı… yeni şeyler denemem gerekiyordu şimdilik bunu deniyorum… bu kaçıncı gece saymak istemiyorum… kızgın mıyım? hayır… kırgın mıyım? hayır… çaresiz miyim? hayır… cevabı hayır olan bir sürü soru soruyorum kendime… sonra sıkılıyorum bu oyundan… bu gecenin sabahını da böyle bulacağım demek ki… bilinmezlik içerisinde… kendi kendime duyduğum inancın kırıntılarıyla son vermeye çalışıyorum kalbimin kazıntısına… açlıktan kazınıyor… ben de onu besleme çabası veriyorum… aralıksız dinlemek istediğim bir melodi gibi geliyor sesi her seferinde kulaklarıma… belki de delik deşik uykularımın sebebi o ses …


3:48 # 2

bir başka gece…

hep aynı saatte kalkıyorum… bak yine 3:48 neden acaba? bu kadar kırılmış olmam mümkün mü? gerçekten bu kadar acı çekmiş olmam mümkün mü? ne yana baksam gördüklerim, gördüklerim karşısında hissettiklerim, hissettiklerim karşısında yaşadıklarım, yaşadıklarım karşısında artık yaşamak istemiyor oluşum bir yanılgı olabilir mi? nasıl bir denklem bu beni bana düşüren… kendi kendimi; yine kendime karşı savunacak gücü bulamayışım… daha evvel kırgın olmadığını söyleyen ben değilsem kim? yazdığım her şey, yaptığım her şey, söylediğim her cümle yarım… nereden yapıştı bu yarım kalmışlık hissi üzerime? peki sana ne verirsem benden geri alırsın bu kandırılmışlık hissini? Bu mu acaba hissettiğim duygu “kandırılmışlık” ? olabilir mi?


3:48 # 3

saat şu anda sabaha karşı 3:48 ya da ona yakın bi saat ... yine bir gece…az evvel uyuyordum oysa şimdi ayaktayım... korktum biraz da ondan... uykumun en ağır yerinde ensemde nefesini hissettim... ciddi söylüyorum ürperdim... çok korktum... sonra sola döndüm ve sana sarıldım... inanılmaz sıcaktı bedenin... huzur yayıldı her yanıma... bunu da hissettim... bunun imkansız bişey olduğunu bilinç altım söylediği için anında açtım gözlerimi... sanki koşarak bir bayırı çıkmış gibiydi nefes alışverişlerim... kısmen beni anladığını düşünmek istiyorum… oysa ben hiç bir şeyi sana anlatmayı becerememişken… olur bana arada böyle... güzel giden her şey korkutur beni. neyin güzel gittiğini düşünürüm birden, ne güzel gidiyor ki zaten hayatımda bi de bu gitsin? diye sorarım… sonra hadi gitsin diye çabalarım... güzel giden bişey hayatımdan çekip gider böylece... asla doğru bişey değil... bu olmamalı... bunu belki de yazmalıyım….



3:48 # 4

saate bakmanın gereksizliği içerisindeyim… hangi günde olduğumuz kimin umurunda … bunları bilip bilmek istemediğimden bile emin değilim… yapamayacağımı düşündüğüm şeyler var... yine korkuyorum... bıktım bu korkularımdan...sana söyleyemediklerim var... istediklerim var… mesela bu gece seni güldürebilmek isterdim; seni düşündürmek değil... bu gece sana kendimi tam anlamıyla açmak isterdim; sormanı beklemek değil... bu gece gözlerimi, perdeleri, ışığı kapatmak yerine ne bileyim; birlikte izlediğimiz televizyonu kapatmak isterdim, çaydanlıktaki su daha fazla kaynamasın diye ocağı kapatmak isterdim, sonra elinden tutup seni başka bir odaya götürmek isterdim... ama sana hoşçakal demek istemezdim ben yine bu gece... yanımda olmanı isterdim belki de... bu çok mu zordu? sen bu duruma daha ne kadar tahammül edeceksin? keşke keşkelerden kurtulmuş olsaydık... bitti kelimesini duymak iyi bişey değildir. ama duymak da gereklidir çoğu zaman… bu mu acaba beni içinde bulunduğum cenderede daha da boğan? annem geliyor odama kiminle konuştuğumu soruyor… kendi kendimle konuşup konuşmadığım anlamak için ışığı açıyor…"açma!!!" diye bağırsam da geç çıkıyor yorgun, korkulu sesim… duvardaki saat yine 3:48…

3:48 # 5

"hadi bak ne göstereceğim sana" diye çekiştirdi beni elimden… hiçbir şey diyememiş, peşine takılmıştım…
oldukça sıcak bir havaydı ve gittikçe ağırlaşıyordu, muhtemelen birazdan da kararacaktı… yolun kenarında yükselen beyaz dağlar güneşin batışını görmemizi engelliyordu… yürüdükçe nemin arttığını hissediyodum… bir köprüden geçtik… nereye gideceğimi bilmiyor oluşum biraz kaygılandırsa da beni elinden tutabiliyor olmanın keyfi daha ağır basıyordu… yokuştan aşağıya indik… o kadar karanlıktı ki hiçbir yeri göremiyordum... “gel bak; senin için yaptım” diyordu sürekli... hava yağışlı değildi ama belirgin bir ıslaklık vardı yerlerde… karanlıktan artık yorulduğum sırada minik bir fener çıkarttı cebinden “işte bu bize yol gösterecek” dedi… sevinmiştim her şeyi düşünebiliyor oluşuna… sonra yol ikiye ayrıldı… biz sola dönmeyi tercih ettik … biz derken o… ben itaatkar bir biçimde peşinden sürükleniyordum sadece… hep istediğim olmuştu… biri beni çeksin sürüklesin… ben de o anın tadını çıkartayım…sıkıldığım tek bir şey vardı aynı cümleleri tekrar ediyor oluşu… “bak senin için..bizim için...yaptım… ben yaptım… …için… yaptım…yap…”
biz olalı uzun zaman önceydi gerçi haftalar sonra bırak onu görmeye tekrar biz olmaya cesaretim bile yokken o bizden bahsediyordu sürekli… dört kapı çıktı karşımıza “işte geldiiiik” dedi heyecanını bastırmaya çalışarak… ses tonundaki değişimi hissedebiliyordum “neresi burası?” dedim… ürperdiğim de yalan değildi… ilk kapıyı açarken esrik bir gülümseme eşliğinde “kalbim” dedi… “ne işimiz var ki burada?” diye sordum bu sefer... sağ eliyle yanağından akan gözyaşını saklamaya çalışarak “bak yaptım işte en sonunda” dedi dudakları titrerken “öldürdüm içimdeki pollyannayı”… kanter içinde uyandım… gördüğüm bir düşten çok öteydi... onu çok özlemiştim ve korkularım rüyalarıma böyle etki ediyordu işte... doğruldum dilim damağım kurumuş, afallamıştım...su içmeliyim dedim kendi kendime ; tam şişeyi alacaktım ki karanlıkta elim bir yere çarptı ve şişe yere düştü... ışığı açmak zorunda kaldım... niyetim şişeyi yerden almaktı oysa saate ilişti yine gözüm 3:48

Kahretsin…

bir varmış bir yokmuş...

14 Mayıs 2009


……O’ndan özel olarak istediğim notları elimde tutuyordum… kendisi karşımda huzursuz bir şekilde oturmuş dışarıya bakıyordu… “manzaranız çok güzel” dedi birden… “teşekkür ederim” diye yanıtladım onu… sanki o manzarayı ben yapmışım gibi… bana düşen sadece yeni kiraladığım bu odayı kendi zevkime göre döşemek, aydan aya eksiksiz bir şekilde kirayı ödemek, gelen müşterilerime de rahat bir oturma ortamı sağlamaktı oysa… haftalar önce her zaman yaptığım gibi ilk giriş sorumu yöneltmiştim karşımda duran bu kişiliğe “eee tutun bakalım ucundan… bir yerden başlamak lazım… son haftalarınızda neler yaptınız” dedim… kayıtsız , soğuk bir sesle başladı hikayesine… önce ilgimi çekse de sonrasında çok yorulmaya başladım… o kayıtsızca kendini anlatırken; birden yerimden kalktım… pantalonumun üzerinden gömleğimi düzelttim… masanın önüne geçtim ve kalçamı masama hafifte dayadım…gözüm hemen arkasındaki duvarda asılı olan saate ilişti… sonra ona yavaş yavaş siliniyordu yüzü…önce kulakları düştü beni duymasına imkan yoktu artık… ben sorular sorsam da o yanıtsız bırakıyordu beni her defasında…sonra burnu yok oldu, kokumu alamadığına emin olduktan sonra biraz daha yaklaştım ona, maksadım onu daha yakından hissedebilmekti.... öyle ya tüm duyu organlarım yerinde duruyordu … neden sonra yavaşça gözleri düştü… sanki iki yağmur damlasıydı da düştüğü yeri eriteceğinden korkuyordu… bu korkuyu onlar düşerken daha net gördüm…beni takip edemiyor, göremiyordu karşısında ve ben ona bir adım daha yaklaştım… o ise hala konuşmaya devam ediyordu… yüzündeki her ayrıntı düştü ve ben dudaklarının bana ne kadar benzediğini fark ettim birden… olabilir miydi? karşımdaki kişi ben olabilir miydi aslında ? bilemedim… dedim ya tüm detaylar yavaş yavaş yok oluyordu karşımda… bir kelebek hafifliğinde süzüldü sonra dudakları kucağından aşağıya… söylediği son söz hala aklımda “oldu canım!!!” …

… işte böyle, böyle kaybettim onu… sonra masama geri döndüm… koltuğuma oturup az evvel bana hatırlattığı manzaraya diktim gözlerimi… bir süre sonra telefonu elime aldım nedense aradığım hiçbir numara cevap vermiyordu… o an anladım ki aslında yok olan bendim; bildim….

acımadı ki...

27 Nisan 2009




ve yine gece... içimde kocaman kocaman soru işaretleri...


cevaplarını bildiğim ama asla duymak istemediğim sorular soruyorlar bana iri cüsseleriyle... çengel şeklindeki vücutlarıyla noktaları arasına sıkıştırıyorlar beni bir mengene gibi ve ben her seferinde çığlıklar atarak kaçıp kurtuluyorum (kurtulduğumu sanıyorum onlardan) ama sorular peşimi bırakmıyor, imkansızlıklar dahilinde bir sürü cevap istiyorlar benden... çıldıracak gibi oluyorum çoklukla... her soru işareti yeni bir soru işaretini doğuruyor; cevabı ise geçmiş zaman kipine takılı kalıyor... öyle yorgunum ki takatim kalmıyor cevaplamaya hiç birini...

ve yine gece... içimde kocaman ünlemler...
her biri dokunuyor bedenime... kah vuruyor, kah itiyor, kah batıyorlar... korkuyorum onlardan... öyle büyükler ki nasıl oluyor da farkına varmıyorum daha önceleri diye hayıflanıyorum kendimce... ikisi ayrı kutuplardan çekiştirirken yüreğimi bir diğeri sürekli saplanıyor... "ah!"lar, "vah!"lar, "eyvah!"lar, "imdat!"lar kifayetsiz kalıyor yüreğimin çektikleri yanında... vaktiyle seni uyarmadık mı?, formüller yazmadık mı sana?, sakın takılma o hoyrat yüreğin peşine diye ikaz etmedik mi seni? diye bağırıyorlar hep bir ağızdan... öyle karanlığım ki takatim kalmıyor gerçekten korkmak için hiçbirinden...

ve yine gece... içimde noktalar...
benek benek kalbim... her nokta sonunda duracak sandığım örselenmiş kalbim... bitişlerin yeni başlangıç olduğuna inandırılan aciz kalbim... bir daha asla diye noktalayıp yeniden uçmaya hazırlanan kırık kanatlar... bir cümle daha bitse , bir tek cümle ile bitse de kurtulsam dediğim işkence dolu geceler... hepsi nokta nokta, nakış nakış işlenmekte... öyle umutsuzum ki takatim kalmıyor geceyi noktalamaya...

ve yine gece... içimde iki nokta üstüste...
devamını bekler gibi... açıklar gibi ne olduğunu, neden olduğunu ve ne olacağını... bir süre sessizce bekleyip öyle olacağını umuyorum en azından... diğer işaretler gelmesin diye bekliyorum hiç olarak... şairin dediği gibi belki de hiç bir şey diye bir cümlenin ortasına terkedilmiş bir kelime gibi...

böyle böyle yitip gidiyor günler... sorular, korkular, bitişler, beklenen açıklamalar... masallardaki şehrazat gibiyim artık... her gece yeni bahaneler uyduruyorum; içinden çıkılamaz , dermansız derdime… binbir geceyi bekliyorum... iki ayrı şehrin nasıl olup da bu kadar buluşma çabası vererek birbirini kandırdığına şaşırıyorum... tereyağından kıl çeker gibi çekiyorum kendimi öyle ki hissetmiyor bile yokluğumu… hala gözyaşı dökebiliyorsam bildiğimden aslında varlığım ile yokluğum arasında onun hayatında hiç bir farkın olmadığını...

sonra gün doğuyor; hiç bilmeden üç kişilik bir dünyada tek başıma varolma savaşı veriyormuşum meğerse anlıyorum... ellerimin bomboş, mosmor ve kötürüm kalması bundandır diyorum sonra... şimdilerde daha iyi tanıyorum kendimi :


ben semmy aşka her zaman kağıt üzerinde "merhaba" diyen cesur kadın... ben semmy aşktan her zaman kağıt üzerinde vazgeçen "elveda" diyebilen yanlız kadın... şimdi sana da veda ediyorum tam da burada bu sayfada... ve eğilip fısıltıyla biraz da korkarak kalbime soruyorum "acıdı mı?" cevap gecikmiyor "ne zaman acımadı ki..."

bencil...




siz bilirmisiniz dostlar içimdeki kocaman yangın yerinin ciğerlerimi nasıl kavurduğunu? ve her aldığım nefes ile o ateşin ne denli alevlendiğini? elbette bilemezsiniz... zaten yazılacak bir hadise de değil bu durum... yaşamak lazım... en azından o ateşin içindeki bir parça olmak lazım... heyhat ciğerlerim seçildi bunun için... kocaman bir şehir hayal ediyorum şimdi…öyle büyükmüş ki mesela beni oradan oraya sürüklüyormuş ama ben istediğimi bir türlü bulamıyormuşum... zaten ne istediğimi de bilmiyormuşum… misal satıcı kız soruyormuş “bir şey lazım mı?” diye ben de cevap veriyormuşum “yarın akşam otobüsüm kalkacak” …bir vapura bindiğimde çaycıya en yakın benzin istasyonunun nerede olduğunu soruyormuşum ya da... belki de sinemaya girerken büyük bir alışveriş merkezinden beraber çıktığım alışveriş arabasını içeri sokmayışlarına içerliyor dudağımı bükerek sessiz gözyaşları döküyormuşum. Olamaz mı? insanoğlunun yaşadığı ya da yaşadığı varsayıldığı her an her şey mümkün görünüyor gözüme... kinayelenme bana, hiç bakma suratıma öyle boş boş… geçenlerde elime bir karikatür geçti geçen dediğim de iki hafta evvel bir hafta sonu, tam da olay olduktan sonra, çok başka bir şehrin arabalı vapurunda, saat hesaplarken, arabanın arka koltuğunda bulmuştum onu... karikatür de aynen şu : bir tane nokta yapmışlar ve o noktaya da bir konuşma balonu çıkarmışlar. “merhaba erkekler beni tanıdınız mı? Ben sizin kız arkadaşınız size çok önemli bir konu anlatırken gözünüzü diktiğiniz tavandaki noktayım” o an için nasıl da anlamlı gelmişti bana…içine tam da o gün düşmüş olmalıyım... şimdi o kara delikten yazıyorum bunları da zaten... hiçbir zaman güneşin doğmadığı o kara şehirde karalıyorum bunları minik kara defterime... konu nereden nereye geldi değil mi? fark ettim... aslında hep bişeyleri fark ederek yaşıyorum da son zamanlarda yaşamayı boşverdim... sadece fark ediyorum ... bu da işime gelmez ise umarsızca omuz silkip uzaklaşıyorum ne varsa çevremde... beni Eminönü iskelesine taşıyan banliyöde oturuyorum sessizce... az evvel ucuza düşürdüm bu koltuğu aslına bakarsan... kısa bir sohbet sonrası sarışın kız dayanamayıp yerini bana verdi...bu sefer yanımda dikilerek önce havalar konulu önsevişme sohbetine sonra ağdalı bir kıvamda devam etmeye kadar götürdü işi... son zamanlarda hissettiği depresif ruh halinin de suçunu istanbul’a yükleyiverdi... hiç umurumda olmadığı halde dinliyor numarası yapmak beni çok yordu ve beni aslında yerini vererek kendini dinlemeye mecbur bırakmış olmasını fark edemedim bile... yaşadığımı anladım ama fark etmeyi unuttum... daha önce söylemiş miydim sana ikisini aynı anda yapamıyorum ben... yani hem yaşayıp hem fark etmeyi beceremiyorum... tıpkı merdiven çıkarken, şarkı söyleyip, sakız çiğnemeyi beceremeyen kişiler gibi (sahi var mı bunlar?) İşte böyle bir anda çıkmıştı o adam da karşıma... uzun narin ve kibar bir görüntüsü vardı... ilk gördüğümde değil ilk karşı karşıya oturduğumuzda anlamıştım; asla yan yana bir koltukta oturamayacağımızı , buna izin vermeyeceğini ve son zamanlarda tüm keşkelerimin mimarı olacağını... ama fark etmeyi bir tarafa bırakıp yaşa gitsin ne kaybedersin dedim... yağmurlu bir gece vaktinde ona gelen telefonla konuşurken sol eliyle düzeltmişti saçımın gözüne giren tutamı , sonra başımı yavaşça göğsüne bastırmış; kabullen demişti bana kendince... bak o zaman da yaşıyormuşum fark etmeyi unutarak... bu yüzden işte boş verdim yaşamayı... geride bıraktığı çöplüğü temizlemeye ne gücüm var, ne de yüreğim artık... o yüzden sadece fark ederek geçiriyorum günleri... asla güneşin doğmadığı , o kara delikten sesleniyorum şimdi... umarak, bekleyerek, gelmeyeceğini , doğmayacağını fark ederek... başka ne işim var ki artık?

?

11 Nisan 2009

yoktan varedecekken yok olduk...

aramıza düşen çığı ısıtıp eritemeyecek kadar yorgunum artık...

hem yaratmak Allah'ın işi

ne diye burnumuzu soktuk ki?

yüzden...

26 Mart 2009

o kadar çok korkuyorlardı ki ilişkilerinden,


aynı fotoğraf karesine giremeyişleri


belki de bu yüzden...


o kadar çok soğumuşlardı ki bedenlerinden ,


aynı yatağa korkusuzca girişleri


belki de bu yüzden...


dayanıksızlardı, dayanaksızlardı


iki ayrı şehrin bi yakasını bir araya getiremeyişleri


belki de bu yüzden...


aynaya korkusuzca bakamayışları ,


dudaklarındaki esrik tad,


belki de bu yüzden....

yüzden...

25 Mart 2009

hisdüşüm...

27 Şubat 2009



“merak etme korkulacak bişey yok” dedi… “bu gece evinize çıkartalım sizi, gidin, düşünün ve karar verin… yarın gerekli işlemleri başlatırız” diye ekledi yumuşak, sakin ses tonuyla…

odasından çıktığım anda nereye, nasıl, ne amaçla gidebileceğimi bulmam uzun süremi aldı… arabamın başına geldiğimde de aynı kadını görüyordu, zihnimdeki artık bir yabancıya ait olduğunu düşündüğüm gözler… güç bela eve geldim… yarınımın olmaması için dua etmek boşunaydı, bunu saatler geçtikçe daha iyi anlıyordum… bir süre bir şeyler yazabilirdim belki… kalemin kağıtla seviştiği dağınık masada şunlar yazılıydı : “Sürekli kendimle konuşmaktan çok yoruldum. Her gece minik mumlar yakıp bakalım kaç dakikada bu dört duvar alev alır diye düşünmekten de çok yoruldum. Yarını düşünerek yaşamaktan daha çok yoruldum. Aslında hep yorgundum… boşluktan olsa gerek sürekli aynı kadını görüyorum... Duvarın dibine sığınmış ellerini ovuşturuyor... ileri geri sallanıyor saçlarını çekiştiriyor ve hep aynı şeyi tekrarlıyor “geçecek biliyorum, geçecek biliyorum” … "tekrar başa dönemem” diyor... “en başa dönemem…” kliniğe yattığında da aynı şeyi tekrarlıyor… “ ……………..” doktorlar yaptıkları tüm tetkiklerde elle tutulur gözle görülür tek bir sonuca ulaşamıyorlar… kolları yediği sözde kas gevşeticiler, morfinler yüzünden artık delik deşik , mosmor… işte sürekli aynı kadını görüyorum…” işe yaramıyordu…

bu gün yaptığım görüşmede eğer doğru kararı verebilirsem bundan sonra bu tip şeyler yazamayacağıma kanaat getirdim. neden böyle şeyler yazıyordum ki ? beni görenler ile beni okuyanlar ve beni anlayabilenler diye bir gruplama yaptım aklımdan… beni anlayabilenler kısmında bir tek kişinin adı olması biraz rahatsız etse de gruplamayı tekrar yapamayacak kadar yorgun hissediyordum kendimi… vaktiyle lambadan çıkan cine isteklerimi sunmuştum o ise “bir saniye hemen döneceğim” diyerek tekrar lambaya dönmüştü... yıllar oldu ne dönen var ne de olup biten… bacaklarımı koltuğun kenarından sarkıtarak kaloriferin üzerine ayaklarımı dayadım… yanan mumun tavandaki aksini izleyerek bir süre durdum öylece… fonda leonard cohen vardı… bana benzeyen bir sürü kişi içimde kırmızı şemsiyeleriyle müziğe uygun ritmik hareketlerle dolaşıyordu… ben ise kazağımın kollarından ellerime eldiven yapmış ceplerime koymuş bakıyordum bir köşeden onlara kayıtsızca… sabah oldu…

parmaklarımı koltuğun kenarında hareket ettirdiğim sırada kendime bir piyano virtüözü süsü vererek içimdeki şarkıyı çalıyordum… telaşla aynı odaya girdi… “özür dilerim beklettim” dedi… bu odanın dünden tek farkı bendim… masasına oturdu ve gözlerini gözlerime dikerek “evet… hazır mıyız?” dedi… ben hazır mıyım? asıl doğru olan soru... yani kendime sormam gereken soru… konuyu “biz” yapmaya hiç gerek yok… “birinci tekil şahıs üzerinden devam edelim” dedim içimden… bunları anlamasını bekler gibi yüzüne dikkatle baktım… tam arkasında duran tabloya ilişti sonra gözlerim… bir kadın vardı tabloda saçlarının başladığı yerde sarı yapraklar, sarı yaprakların başladığı yerde masmavi gökyüzü, gökyüzünün başladığı yerde fırtınalı bir okyanus, okyanusun başladığı yerde hareket halindeki yunuslar vardı… ellerinde yarım açılmış bir inci istiridyesi tutan bu kadına baktım… bu kadına ve kendi çaresizliğime baktım… bu kadında dünden bir iz aradım ; sürekli aklıma gelen diğer kadını aradım… yoktu… “hazırız” dedim kendimden korkarak… kimle hazırım? Biz diye bahsettiğim şahıs kim? Ben, içimdeki ben, onun içindeki ben, daha içindeki ben… her yol bana çıkıyor galiba da ben bir yere çıkamıyorum… oysa methetmek gibi olmasın ama ömrümde çok da fazla keşke yok, telaşe yok, kararsızlık yok… tamam yalan söyledim. içimde aslında yok yok… çingenin koca boşadığı gün gibi her yerim… yüzümde geç kalmışlığın izleri bu kadar derin olmasa bu odada ne işim var değil mi? aklıma sıcak taşların üzerinde yattığım o büyülü olimpos gecesi geldi, yıldızlara dokunduğumu sandığım gece… bir yıldız kaydı o gece, yalnız benim gördüğümü, yalnız benim fark ettiğimi, bir tek bana, benim için kaydığını düşündüğüm yıldız! ve ben o gece o yerde bir kez daha fark ettim ki; benim yaşamım telaşeler üzerine, benim yaşamım ikircikler üzerine, benim yaşamım kararsızlıklar üzerine ve benim yaşamım isyanlar üzerine! çünkü yıldız kaydığında telaşeye düşen bendim, ne dileyeceğini bilemeyen ben, ne istediğini bilmeyen yine ben ve yıldızın kayışına istinaden bu halime isyan eden bendim… bu odadan çıktığımda her şey çok farklı olacak…

“şurayı imzalayın, bir de şurayı, bu kısma da adınızı soyadınızı ve adresinizi yazarak imzanızı atın lütfen” dedi… gülümsediğini zanneden ama ağzını açtığında beni içine alacağını düşündüğüm samimiyetsiz kız… denileni yaptım… bir başka odaya girdim… isteksiz bir fahişe gibi sessizce üzerimdekileri çıkarttım, bana verilen yeni kıyafetlerimi giydim ve bir süre daha bekledim… aynı telaşla yine odaya girdi “güzel hazırız …” dedi… yine yanlış … ben hazırım ben… “uyanık mı olacağım?” diye sordum… “senin kararın , çok acımayacak , olay bittiğinde daha iyi anlayacaksın zaten” dedi.. "iki yerden gireceğiz, bir beynin hizasından diğeri de kalp hizasından”

Uyanıktım… gerçekten söylediği kadar basit oldu… iki “çıt…” sesi duydum…

Böyle anlatıyordum işte arkadaşlarıma hislerimi aldırdığım o günü… herkes merakla beni izliyordu o saatler… bir ara telefonum çaldı açtım, dinledim, cevapladım, kapattım sonra… filanca ölmüştü… gelen telefon bunu söylüyordu… sanki filanca hep ölüyormuş da o gün bir daha ölmüş gibiydi benim için durum…


devam edemedim....

darağacı...

"Çözemedik gitti" yazın dedim mezar taşıma...
"neden ki ? " dediler...
ben de çözemedim o yüzden dolandım ya kendi darağacıma...

böyle bir şey karşına kaç kere çıkar?

17 Şubat 2009

İçimde garip bir his var... sanki onunla karşılaştığımda her şey birden karışacak gibi...belki de onunla çoktan karşılaştım... mesela dün onu gördüm... gözlerimi kısarak ona doğru baktım ve net anlaşılır cümlelerle “seninle dün yolda çarpışmamız gerekiyordu” dedim. Karşıdan koşaradım geliyordun... ben de her hangi bir vitrinin önünden geçerken kendi silüetime bakıyordum... sol omuzum sağ koluna çarptı kucağımda taşıdığım dosya yere saçıldı birdenbire... o'nun elinde taşıdığı poşetin sapı koptu... çerle çöpü birbirinden ayırmaya çalışırken gereğinden fazla gergindik... ne ben konuşabildim ne de o... birkaç kez o da ben de denedik... gerçekten konuşmayı denedik... ama titreyen ellerimizi birbirine dokundurmak daha cazip geldi... hem de oracıkta... sonra bir an geldi kendimi aptal gibi hissetmeye başladım... çünkü birbirimizi hiç tanımıyorduk... ama ömrümüz boyunca birbirimizi tanıyormuşuz gibi dokunuyorduk... o anı yıllar sonra bile hatırlayacağımızdan emindim... birbirimizle karşılaşana kadar ilk görüşte aşka inanmadığımızı anlatacaktık...
Ama aramıza şişko bir kadın girdi... ben kendime bakarken o da elindeki kağıt parçasını burnumun dibine sokarak “buraya giden arabalar nereden geçiyor yavrum” dedi... ben de elime aldığım kağıt parçasına anlamsızca bakarken onun kolu teyzenin omzuna çarptı ve hiç bişey olmamış gibi yola devam etti... şişko teyze ile birlikte kalıverdim vitrindeki aksim beni izlerken... elde tutmaktan ve sıkmaktan nemlenmiş ve yazıları artık dağılmaya yüz tutmuş kağıda anlamsız gözlerle bakakaldım öylece…
Bu beklenmedik zamanlama hatasının ikimizin de hayatından neler çaldığını sonradan fark edecektik... artık yollarımız uzun yıllar kesişemeyecekti... tabi, bu güne kadar…
yıllar yıllar önce o yolda tanışmamız gerekiyordu... şu anda seninle divanımızda birlikte oturuyor olacaktık... kitap okurken birbirimizin ayaklarıyla oynayacaktık... gömleklerini giymeyi, kabus gördüğünde seni uyandırmayı, herhangi bir şeyimi kaybettiğimde sabırla bana yardım etmeni, şiir gibi bir filmi tek başım(n)a değil omzunda izleyebilmeyi isteyecektim... kavga ederken bile sana bakarken gülümsemeyi, tam o esnada yaptığın herhangi bir kelime hatasına katılarak gülmeyi ve o agresiflikle yatakta saatlerce sarmaş dolaş seninle uyumak ve bir kez daha sana hayran olmak isteyecektim... önümden merdivenden çıkarken kıçını çimdiklemek isteyecektim... adımın bir önemi yok sen bana sadece senin söyleyeceğin bir isim tak... varsın toplum içinde söylemekten çekineceğin kadar uçuk bir isim olsun... bana aşık ol. seninle uzun zaman önce tanışmamız gerekiyordu... çok zaman kaybettik...

oda...






Sıradan bir güne uyanmamıştım o gün… aslında uyumamıştım bile… İki delilik arasında gidip geliyordum... Geldiğim yerde kalmalıydım ama olmuyordu. Dün, bugün, yarın… Eskiden şu anda ve gelecek sarmalında sessizce ilerliyordum… (içinde bulunduğum odanın payı bunda çok büyük) Pencerenin önündeki yatağa uzanmış bekliyordum… içimde bir telaş, içimde bin hüzünlü haz, içimde adı olmayan bir varlık haykırıyor, çığlıklar atıyor her tarafa saldırıyordu… ve ne acı ki içimde ne yöne baksam her taraf mahşer yeri gibiydi… susmalar, hıçkırıklar, ağlamalar, feryad, figan ( bu odadan çıkmalıyım)… İki delilik diyorum ya işte bir o kadar da sakindim… yataktaki adama bakıyordum… kıpırtısız , sakin, usul usul yatan adama… yanındaki kadına bakıyordum… kadının şaşılacak derecedeki sakinliğine, gözlerindeki adı olmayan duyguya bakıyordum... içimdeki kargaşa devam ediyordu... omuzlarından tutup sarsmak istedim adamı önce… aklımca yüzüne haykıracaktım gitmemesi gerektiğini… gitmemesi gerekti; beraber yapacak çok şeyimiz vardı; yapamadıklarımıza inat… konuşacağımız çok konu vardı… yarım kalmıştı, yarım kalmıştık… öfkeliydim belki de gitmekte bu kadar ısrarcı olmasına… ömrünün sonuna kadar burada kalmalıydı… onu götürmeye gelen sebebe isyancıydım… masum bir çocuktum yanında "sen de gel" dese kapılıverecektim ona belki de… korkuyordum "gitme" demeye... konuşmaya kalktığımda ağzımdan çıkacak sesten korkuyordum… kendimden korkuyordum… aynı anda çocuk, aynı anda bir genç, aynı anda bir başka kadın oluvermiştim…(odanın duvarları açık renk seçilmiş bir duvar kağıdından yapılmış ama nedense kasvet kaplı gibi) Hazırlıksızdım… sürpriz bir sınav vardı önümde beni bekleyen… çalışmamıştım, böyle bir şey olacağı aklıma bile gelmemişti… yatakta yatan ve gitmekte kararlı olan adam sınav kağıdımdı… ben ise kopya çekmeyi beceremeyecek kadar tecrübesizdim… kapının eşiğindeydim (ama hala aynı odadayım) hayatımın bundan sonraki kısmı bu eşikten geçecekti… eşikten ne içeri girebiliyor ne dışarıda kalabiliyordum… neden sonra adamla göz göze geldik. Korkularımı, öfkemi, sahipsizliğimi, hazırlıksızlığımı, çaresizliğimi gözlerimden okuyacak sandım… başımı çevirdim hemen… bu halimle karşımda duran ve izlemediğim televizyondaki çizgi film karakterlerine benziyordum…taş devrinde, jetgillerin aracıyla, ormanda kaybolmuş, nefret etmekten nefret eden, kırmızı başlığı ile kurtla sohbet ederken , ne yaparsa yapsın Tom' dan kaçamayacak minik fare gibiydim… tüm bunları bilmemesi gerekti… (bu odanın kocaman elleri var ve benim boğazımı sıkıyor) Ama sadece… Oysa… Biz… Sadece…

Dedim ya sıradan bir güne uyanmamıştım o gün. Hatta uyumamıştım bile… İçimin en derininden özenle taşıdım; asla kimseye vermeyeceğim, gözbebeğimde saklı tutacağımı düşündüğüm iki inci tanesini… Onları yağmurlu bir günde, sıradan bir kavşakta beceriksizce, utanarak ve saklamak zorunda kalarak batıya doğru giden bir yola düşürdüm… bir sana, bir bana… (odadaki televizyonu kapattım mı ?)

mini itiraf...

2 Şubat 2009

eskiden blogumda yazdıklarım sonrası beni tanıyan veya tanımayan bazı kimseler ; kendilerini yazılarımda bulduklarını ifade ederlerdi... -di' li geçmiş zaman kullanmam elbette bir tesadüf değil... çünkü kıyas yapabileceğim bir de şimdiki zaman kipi var... misal ; şimdilerde yazıyorum ve baştan sona okuduğumda ben bile içinde kayboluyorum... kiiii okuyanlar kendilerini mi bulacak? (hangi şaşkın kendini bulacakmış şaşarım )
gösterge tablosuna dikkatli baktığımda farkettim ki -yoka gittiğim bu günlerde- azami hız sınırlarını aşıyorum... dikkat her an vahşi hayvan çıkabilir...

patchwork (kırkyama)

1 Şubat 2009

Değişik bir şey olsun istiyorum. Bugüne kadar yazılmamış, okunmamış bir şey olmalı.
İçini ısıtmalı mesela okurken, heyecandan ellerin titremeli, belki de korkmalısın okuduklarından( hiç korkmadığın kadar) , için ürpermeli, sonra üzülmelisin, istemesem de kırmalıyım seni.Kah o küçük kız çocuğu olmalısın her kelimemde ellerine hayatı verdiğim, kah kadınım olmalısın ömrüne ömür biçtiğim, kah dostum olmalısın içimi dökebildiğim…Ve bu hikayeyi bitirdiğinde yüzünde en ufak bir detay kalmamalı, terin kurumalı üzerinde, göz yaşların kurumalı yanaklarında, kalbinin sesini artık duymamalısın. Hikayeyi okumadan önceki sen ile bitirdikten sonraki sen aynı ama farklı olmalısın. Dört mevsimi bu süre zarfında yaşamalısın mesela üşümelisin sözlerimin soğukluğunda, için kıpır kıpır olmalı ilk baharda açan çiçekler gibi, bir gülüşümle yeniden ısınmalı kalbin ve gittiğimde tüm yapraklarını dökmelisin…

Başlamadan önce sadece şunu bil şu anda ikimizin de ruh hali aynı…Yani ben de en az senin kadar heyecanlı , çocuk, adam, üzgün, kırgın, mutluyum…Belki de budur bizi birbirimize çeken…


Birisi başıma vuruyor taze sıcacık bir şey akıyor boynumdan aşağıya, oradan omuzlarıma sonra yol ikiye ayrılıyor ve bir kısmı sırtımın oyuğundan kalçalarıma, bir kısmı ise göğüslerimin arasından göbeğime doğru süzülüyor…süzüldükçe donuyor besbelli ama kaynağı her ne ise devam ediyor taze, sıcak ve dikkatli bakıldığında çürümüş vişne rengini anımsatan kanın akması….O görüntüyü gördüğümde irkiliyorum ve ürküyorum…


Ellerim merkeze; acının ve kanın merkezine doğru yola çıkıyor…Tüm bu olanlar milimetrik saniyelerle ve hatta saliselerle oluyor…Artık tahammülüm kalmadığında bu acıya; birden avazım çıktığı kadar bağırıyorum,bağırıyor ve hıçkırıklarla ağlıyorum…öyle çok ağlıyorum ki nefessiz kalıyorum…ve o boşlukkkk…

Açıyorum gözlerimi terden sırılsıklam olmuşum ve fark ediyorum ki aslında ağlama sesi benim sesim değil elimdeki çalar saatin o deli edici sesi... yatağımın başına yine gözü kapalı saati almaya çalıştığım için başımı vurmuşum…Eskiden böyle değildim ben rüyalarımı bıçak gibi tek seferde kesebilirdim ve sevinçle açardım gözlerimi yeni sabahlara…heyhaaat demek ki ruhumda bişeyler değişiyor…

Saat 6:45 Sıcak yatakta yalnızlığımı gidersin diye bulduğum formüle yani rulo şekline getirdiğim küçük bir bebek battaniyesine sarılmış öyle bakıyorum etrafa..Aklımdan geçen düşünceler hiç de yabancı olmadığım şeyler…yapılacak işler , edilecek telefonlar, yeni fikirler….ve bir de kahredici özlemin... Birazdan yapacaklarımı ezbere biliyorum…


Saat 7.20 Kendi hazırladığım mini kahvaltımı (kendime göre yine) yapıyorum... Günün ilk sigarası elimde…İlk yakışımı ertelesem bile sonuç değişmiyor "hayır kullanmıyorum" cevabını veremiyor dilim… iradem yine yeniliyor buna ve sabah sabah ilk yenilgimi de alıyorum böylece…

Saat 7.25 giyiniyorum ve bazen giyinmeyi dünyanın en büyük problemi zanneden kadınları anlamıyorum..Ne fark edecek ki?! Örtünmeyi amaç zanneden ve üstündekilerle itibar veya saygınlık kazandıklarını düşünen zihniyetleri de anlamıyorum... Belki "ilk intiba önemlidir" deyimi de doğru...ama yine de gereksiz…Sabah sabah ilk çelişkimi de yaşıyorum böylece...


Saat 7.45 Servis gecikiyor her zamanki gibi... Muhabbete önsevişme "günaydın" "hava serin değil mi?" "servis ne zaman gelecek acaba?" "çalışmasak ne iyi değil mi?" soruları havada asılı kalıyor tarafımdan...



Saat ikibindörtyüzon…eve geleli çok oldu... uykularım delik deşik...

Eeee yazıma neden böyle bir giriş yaptığımı biliyor olmana rağmen yine de yazmak istiyorum; gördüğün gibi senin hayatından hiç farkı yok benim yaşadıklarımın… Yukarıda okudukların benim dünümdü, geçen hafta da aynı şeyler olmuştu, muhtemelen yarında aynı şeyler olacak… yani demem o ki sen de benzer şeyler yapıyorsun ve ortada var koskocaman bir hiç… ortamlar farklı sadece.


Mesela ben İstanbul'un içinde SEN olan herhangi bir semtinde kahvaltı yapmak isterim, belki iyi bir film izlemeyi, keyifle ve sesini özgürce açarak müzik dinlemeyi, sevdiğim dostlarımla sohbet etmeyi ya da çocuklarla uğraşmayı isterim… Sen de benzer şeyler istiyor olabilirsin… ancak ikimizin de istediği fakat olanaklarımız olsa da yapamadığımız şeyler bizi buluşturan ortak payda… işte bu azınlıkta bizleri anlayan (gerçekten) insanlar bulmayı istiyoruz fakat bu çok zor… elimizde bir ayna olduğunu varsayıyorum sen bana karşı tutuyorsun o aynayı ben de sana karşı böylece birbirimize baktığımızda yine kendimizi görüyoruz sana karşı duyduğum acizane böyle bir his bu…

hep aynı eziyet değil mi? hep suçlayan biziz suçlanan hayat... aslında öyle değil işin özü ben biliyorum ne yapmam gerektiğini ama yap(a)mıyorum... bu satırdan sonra yazdıklarımı anlayacağına eminim eğer alt yazı geçmem gerekirse yada anlayamadığın noktalar olursa paylaşman yeterli olacak benim için hemen detayları yazacağım sana; galiba kaybetmek korkusu ağır geliyor bana…geçmişimi kaybetmek, geleceğimi kaybetmek, şimdiyi kaybetmek…ya da ya da belki de SENİ KAYBETMEK… işte bu ağır geliyor olabilir bana…. Biliyorum diyeceksin ki kaybetme korkusu olan bi insan hayatta ne yapabilir ki?nasıl yaşar bu korkuyla? "Bilemem" diyeceğim ben sana arada bir uçurumun kenarından aşağıya bakar belki, belki herşeyi göze alır sıfırdan başlar, belki kendisine ayna tutan insanın yanında olmasını ister, belki yazdıkları ve yaşadıkları hep aptalca olur belki de........




Peki bu durumda elimden ne gelir ki?bir filmde izlemiştim..kapalı bir yerde kalıyorlar,her taraf cehennem , malum amerikalılar (lanet olası) her zaman kahramandır ve ülkelerini kurtarmak zorunda olan insanlardır,birileri geliyor,telsiz bağlantıları kopuyor , ağlayanlar,bağıranlar istavroz çıkararak yüce isaya dua edenler bir hengamedir gidiyor anlayacağın...., bombalar var etrafta ve patlamaması için acele etmeliler zaman çok kısa ve diyor ki birine "hadi acele et" öteki cevap veriyor "elimden geleni yapıyorum" diğeri tekrar diyor ki "hayır dostum elinden geleni yaparsan ikimizde ölürüz""elinden gelenin en iyisini yapmalısın!!!" keske sana diyebilsem doğru tel kırmızı olan onu kesersen yaşarız diye... ama o kadar arapsaçı ki her tarafım hangi telin nereye bağlı olduğunu bile bilmiyorum unuttum gitti… Sana her şeyi anlatıyorum aslında ama öyle bişey ki bu bazen aptalca bulabilirsin diye susuyorum… Sen de bir konuşsan çözüleceğim…


Semmy notu: Devam edeceğimi biliyorum…Bu yazıyı sen yazmışsın gibi her şeyi her detayı yazabilirim… ama ben bunları tahmin etmek değil senden duymak istiyorum. O yüzden de geri kalan kısmı sana bırakıyorum…ister devam et ister okumamış say. Senin tasarrufunda… ne yaparsan yap sorgulatma ama bana… bekletme de…

30 Ocak 2009

Sesinin bana yetmediği anlar oluyor... böyle anlarda içimle konuşmaya başlıyorum derhal. içim senin sesinin taklidini yapıyor bana. ben de ona ayak uyduruyorum. bi sürü şey konuşuyoruz... bi görsen bazen yüzüm kızarıyor hatta , bazen duygulanıyorum, bazen ağlamak geliyor içimden... ama sen bakma bana... deliler böyle seviyor işte... böyle seviyor deliler...