25 Haziran 2009
seni sevsem kaç yazar?
seven sen misin?
seni özlesem kaç yazar?
özlesem benim misin?
yazmazsam ne kalır ki geriye....
inde aşka bodoslama atlayan bir kadın oldum ben… diz kapaklarımdaki yaralar hep yardan kalma oldu … aşka o kadar aşık oluyordum ben…… tutuyor ellerimi … işaret parmağının tırnağını birden elime geçiriyor…iç çekiyor sonrasında… gözleri kapalı… arada bir bi şeyleri kovarcasına ellerini kollarını boşluğa doğru sallıyor… nefes alış verişlerini duyabiliyorum sıcacık nefesi benim nefesime karışıyor… tatlı bir ezgi misali iç çekişleri… göğüs kafesi inip kalktıkça bedenimde bir baskı oluşuyor… boynumun kulağımla birleştiği noktaya başını gömüyor kalıyor öylece…sonra yine hareketleniyor… bende ona uyuyorum ve huzurla kapatıyorum gözlerimi…sıcacık elleri hala ellerimde ve bırakmak istemiyor… nefesi hala nefesime karışıyor… bu zevk başımı döndürecek cinsten… eğer bana sorarsanız ömrünüz boyunca unutmayacağın anın nedir diye aynen bu cümleleri kurardım… kırk günlük bir bebeğin vücuduma dolanarak uyuduğu bu anı unutmam olası değil….

gece iniyorken perde perde öyle bir baktın da geçtin düşümden...
pencereden bakar gibi baktın bana...
duru, derin, deniz gibiydi gözlerin...
ne güzel ettin de giriverdin düşüme...
sanki hiç kaybolmamış gibi...
unu da hissettim... bunun imkansız bişey olduğunu bilinç altım söylediği için anında açtım gözlerimi... sanki koşarak bir bayırı çıkmış gibiydi nefes alışverişlerim... kısmen beni anladığını düşünmek istiyorum… oysa ben hiç bir şeyi sana anlatmayı becerememişken… olur bana arada böyle... güzel giden her şey korkutur beni. neyin güzel gittiğini düşünürüm birden, ne güzel gidiyor ki zaten hayatımda bi de bu gitsin? diye sorarım… sonra hadi gitsin diye çabalarım... güzel giden bişey hayatımdan çekip gider böylece... asla doğru bişey değil... bu olmamalı... bunu belki de yazmalıyım….
yoktan varedecekken yok olduk...
aramıza düşen çığı ısıtıp eritemeyecek kadar yorgunum artık...
hem yaratmak Allah'ın işi
ne diye burnumuzu soktuk ki?
o kadar çok korkuyorlardı ki ilişkilerinden,
aynı fotoğraf karesine giremeyişleri
belki de bu yüzden...
o kadar çok soğumuşlardı ki bedenlerinden ,
aynı yatağa korkusuzca girişleri
belki de bu yüzden...
dayanıksızlardı, dayanaksızlardı
iki ayrı şehrin bi yakasını bir araya getiremeyişleri
belki de bu yüzden...
aynaya korkusuzca bakamayışları ,
dudaklarındaki esrik tad,
belki de bu yüzden....
"Çözemedik gitti" yazın dedim mezar taşıma...
"neden ki ? " dediler...
ben de çözemedim o yüzden dolandım ya kendi darağacıma...


eskiden blogumda yazdıklarım sonrası beni tanıyan veya tanımayan bazı kimseler ; kendilerini yazılarımda bulduklarını ifade ederlerdi... -di' li geçmiş zaman kullanmam elbette bir tesadüf değil... çünkü kıyas yapabileceğim bir de şimdiki zaman kipi var... misal ; şimdilerde yazıyorum ve baştan sona okuduğumda ben bile içinde kayboluyorum... kiiii okuyanlar kendilerini mi bulacak? (hangi şaşkın kendini bulacakmış şaşarım )
gösterge tablosuna dikkatli baktığımda farkettim ki -yoka gittiğim bu günlerde- azami hız sınırlarını aşıyorum... dikkat her an vahşi hayvan çıkabilir...
ür biçtiğim, kah dostum olmalısın içimi dökebildiğim…Ve bu hikayeyi bitirdiğinde yüzünde en ufak bir detay kalmamalı, terin kurumalı üzerinde, göz yaşların kurumalı yanaklarında, kalbinin sesini artık duymamalısın. Hikayeyi okumadan önceki sen ile bitirdikten sonraki sen aynı ama farklı olmalısın. Dört mevsimi bu süre zarfında yaşamalısın mesela üşümelisin sözlerimin soğukluğunda, için kıpır kıpır olmalı ilk baharda açan çiçekler gibi, bir gülüşümle yeniden ısınmalı kalbin ve gittiğimde tüm yapraklarını dökmelisin…
Sesinin bana yetmediği anlar oluyor... böyle anlarda içimle konuşmaya başlıyorum derhal. içim senin sesinin taklidini yapıyor bana. ben de ona ayak uyduruyorum. bi sürü şey konuşuyoruz... bi görsen bazen yüzüm kızarıyor hatta , bazen duygulanıyorum, bazen ağlamak geliyor içimden... ama sen bakma bana... deliler böyle seviyor işte... böyle seviyor deliler...