Korktum

7 Ekim 2007

Ben
Yüzde ben...
yüzde yüz ben...
yüzde yüz benim...
yüzde yüz benim oldu...
yüzde yüz benim oldu sandım...
yüzde yüz benim oldu sandım ama...
yüzde yüz benim oldu sandım ama yanılmışım...
yüzde yüz benim oldu sandım ama yanılmışım aslında...
yüzde yüz benim oldu sandım ama yanılmışım,aslında hiç olmamış...
yüzde yüz benim oldu sandım ama yanılmışım,aslında hiç olmamış
YAZIK...
Sen...
Aynı sen...
Aynı sen gibi...
Aynı senin gibi...
Aynı senin gibi olacaktı...
Aynı senin gibi olacaktı ben sanacaktım...
Aynı senin gibi olacaktı ben sanacaktım gidecekti...
Gidecekti...
KORKTUM...

Başkalarının hayatları benim oldu...

18 Haziran 2007


Cerrahpaşa kan ünitesindeki hemşire damarlarıma geçirdiği o kalın iğneyi çıkarırken uyarmıştı “pamuğu iyice bastır ki morarmasın” diye. Kolumda bir morluk ile dolaşma fikri bana “ürkütücü” gelmiş olacak ki iğneyi çıkarır çıkarmaz basırmıştım pamuğu üzerine. Şimdi, o günden bir hafta sonra, morarmış olan koluma bakarak gülüyorum halime. Benim bundan sonra kapanacak yaralarım olacak diye. Ama onun, Ayşe’nin kapanacak yaraları bir daha hiç olmayacak. Ailesinin yüreğinde ikinci defa açılan kapanması zor yaralardan başka...
Oysa sevmezdim “forward” edilenleri...
Başka insanların hayatlarına dahil olmak şaşırtmıyor artık beni. Hele ki iletişimin bu denli hızlı ve soyut olduğu bu çağda. Soyutluktur belki onu bu denli hızlandıran bilinmez ama artık öylesine bir gün, öylesine bir zamanda, aklının ucundan bile geçiremeyeceğin bir mekanda, görmeyi düşünmeyeceğin insanların hikayelerine dahil olabiliyor anılarında yer alabiliyorsun.
Benim başka bir hayata dahil oluşum da, İstanbul’da bir öğleden sonra mail kutuma düşen “forward” bir maille başladı. Aslında hiç sevmezdim iletişimimi kirlettiğine inandığım “forward” mailleri. Gönderen arkadaşımın konu başlığına takılıp kalmıştım bu sefer. Belki de vicdanımı rahatlatmak için silmeden açmıştım maili...
“12 yaşındaki bir kıza acil kan” yazıyordu başıkta ve maili açınca bir not düşüyordu önüme. “Hastaneyi arayıp teyit ettim. Bilgiler doğru. Hadi bakalım tanıdıklarınıza gönderin” Yapabileceğim ilk şey kendimi ikna etmekti çünkü aradıkları kan damarlarımda geziniyordu o an. Malin “aradım hastaneyi teyit ettim” kısmı beni harekete geçirmişti birazda. Ben de aramalıydım, inanmalıydım. Zira bu soyut alemde duygusal istismarlar yapıp para kazananlar yok değildi. Uzun uğraşlar sonucunda hastaneden abisine ulaşmıştım. Ben de ikna olmuştum artık ve ertesi gün hastanede olacaktım. Zaman zaman isyan edip, olmak istemediğimi yinelediğim bu dünyadan gitmemesi için Ayşe’ye kanımı bağışlayacaktım.

Alışmışlık, yorgunluk ve bekleyiş...
12 yaşında, acilde yatan ve kan bekleyen bir kız çocuğu. Daha çok küçük diye içimden geçirerek girdim acilin kapısından. Yorgun bir aile karşıladı beni. Bekliyorlardı ama neyi onlar da bilmiyorlardı. Dört aydır İstanbul’daydılar ve Urfa’dan gelmişlerdi. Hastanede çok vakit geçirip(!) artık doktor literatürünü bilen insanlar gibi olmuşlardı. Ayşe’nin durumunu sorduğumda doktor dili ile konuşuyorlardı ama ezbere, ezbere de bekliyorlardı...
Ayşe’nin abisi Yunus ile gittim kan alma ünitesine. Form doldur, kan örneği ver ve muayene ol derken uzunca bir süre bekledik onunla salonda. O zaman aralığında konuşma şansımız oldu. 20’li yaşlardaydı Yunus. Bir ara “Sigara içiyor musun abla?”diye sordu “Hayır” dedim. “Ben başladım, bir haftadır içiyorum” dedi. “Çare değil ki Yunus” dedim. Sadece dedim, çare olmadığını ben de biliyordum. O an söylenebilecek en iyi sözcük sanki oymuş gibi çıktı ağzımdan. Sadece 20’li yaşlardaydı Yunus, kardeşim gibiydi, kıyamadım...
O uzun bekleme anında abilerini de bir kaç yıl önce Akdeniz Anemisi’den kaybettiklerini öğrendim. Ailesi bir acı zaten yaşamıştı, o an daha bir kuvvetli yalvarır oldum Allah’a Ayşe için. Ailesi ikinci defa bir yıkıma uğramasın diye ama nafile... Yunus’a laf arasında “alışmış bir ifade var hepinizde” dedim, öyleydiler gerçekten de. Yüzlerine yerleşen yorgunluğun yanında bir alışmışlık da vardı. 4 aydır oradaydılar ve bekliyorlardı. Bekleye bekleye beklemeye mi alışmışlardı bilemedim. Bilmek de istemedim. Yaşamadan anlayamazdım, onların yaşadıklarını yaşamak istemediğimi itiraf ettim kendime bencilce. Yunus gelen her telefona “şimdi daha iyi” diye yanıt veriyordu, bana da “ne yapalım abla biz ayakta durmazsak kim ilgilenecek” demişti. Hissettiklerini okuyabiliyordum yüzünden biraz, bana bu yüzden yalan söyleyemedi. Alışmışlardı bu duruma, alışmak zorundaydılar. Ama yüreklerinde ikinci defa aileden birisini kaybedebilecek olmanın korkusu vardı... Nitekim o da gitti.... Yunus beni hastaneden uğurlarken şakayla “4 ay sonra görüşürüz abla” diyip gülümsemişti, “İnşallah gerek kalmaz” demiştim gülümseyerek, “inşallah hemen iyileşir de Urfa’ya dönersiniz” demek istemiştim. Gerek kalmadı 4 ay sonrasına, kan vermeme, vermemize. Çünkü Ayşe birkaç gün sonra vefat etmişti. Ölüme alışkın değildim, ölümün soğuk ve karanlık fikrine hele hiç. Haberi Yunus vermişti bana, dilim düğümlenmişti o an. Bir iki kırık kelime döküldü dilimden. Kapadık telefonları ve ben hala iyileşmemiş olan kolumdaki ize baktım.
“Forward” edilen mailleri sevmezdim oysa. Öylesine bir zamanda, öylesne bir mekanda, öyle güzel insanlarla tanışmıştım. Urfa’da bir anım olacaktı benim. Biraz buruk biraz gülümseten bir anım. Ve benim iyileşmesi uzun zaman alacak yaralarım olacaktı, ama Ayşe’nin...



Gamze ARAS
Muhabir
(* bu yazı 12.06.2007 tarihinde Radikal Genç'te yayımlanmıştır.)

fotoğraflar benden metinler her telden

17 Haziran 2007


ölü gibi
soğuk bir
gece
senin
sokağına
sisler çöktü

sokağın
gerinmiş bir kedi
gibi
bu gece
şimdi
avını beklemekte

mavi ay
sokağını
aydınlatırken
yağmur camına
ince elifler
çizdi
cinler karanlığa
gizlendi
gökyüzü camura
bulandı
yıldızlar korkudan
bulutların arasına
pusdu
ruhlar
evlerin damlarından
atladı

ugursuz rüzgarla
birlikte
ruhunu şeytana
satmış
köpekler
geçti
önümden

her yanımda
ateşböcekleri
vardı
küçük ışıklar saçan
ama
ateşböceği olmayan

son şişeyi de
atarken
hayata
saklandığım yerden
çıktım
elimde
hayali bir kılıç,
cebimde
varolmayan
bir tabanca,
sakalımla,
paltomla,
geceye karıştım...


kurumuş kuyunun suyu
incirin sütü çoktan çekilmiş
bir zamanlar dünya sandığım bahçeyi
ayrık otları,dikenler bürümüş...
bardaktaki su, denizdeki kum kadar umarsızdım...
ANNE ben geldim.
Dizlerin duruyor mu başımı koyacak?
ANNE ben geldim...
ben,OĞLUN, HAYIRSIZIN...



benim doğduğum topraklarda
insanlar gülmesini bilmezdi
ben bu yüzden böyle naçar kalmışım
güldür biraz...
...benim doğduğum köylerde şimal rüzgarları eserdi
ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır
öp biraz....


Varoşların aşkları gerçek olur çıkarsız
Bende seni öyle sevdim gözüm gibi yalansız
İş ararken kahvelerde inanan gözlerin Vardı
Aş pişmeyen ocaklarda aç doyuran umut vardı
Yağmur çamur varoşlarda sımsıcak yürekler vardı
Yalınayak çocuklarda tertemiz gelecek vardı

Varoşların sevdaları gerçek olur çıkarsız
Bende seni öyle sevdim gözüm gibi yalansız
Gözlerimde bir ümitti yanıyordu güneş gibi
Yoksulluğun pençesinde arıyordu gözlerini
Yağmur çamur varoşlarda sımsıcak yürekler vardı
O dalgalı saçlarında gül kokan rüzgar vardı

Şimdi sarılıp o geçmişe ağlar.
Ağlar açılmaz yüreğim
Suçumuz neydi bizim


gelmediğin her gün
öldürüleceğimden korkuyorum
siyah gölgeler
önümü kesiyor,
sensiz saatler
arkamdan geliyor
bek yine
gelmedin,
sessiz harfler
kiralık katiller gibi
gerilirken
masanın üzerinde
silahlarım
seni
bekliyorum...


dünya dört ucu açık bohçaymış...
aynı anda hepsi kapanamazmış...
öğrendim...
kader örmüştü ağlarını...



gelme üzerime öyle
karanlık gibi
ben başkasına aidim
olamam senin
bak hala rüyalarımda
hatıraları hala
hafızamda...
gelme üzerime öyle
gölge gibi
biliyorum
bu benim
suçum
hem büyük bir yorgunluk var
üzerimde..
gelme üzerime
öyle saat gibi
peşime kelebekleri taktılar
kuşlar her gün
suikast
planları yapıyor
kokladığım her çiçekte
ağır kan kokusu..
gelme artık
kış geceleri gibi
birazdan zaman
dolacak
bırak
tek
başıma
öleyim...



Komutan

I
zırhlı tümenler geçerken
önünden
yaşanmamış aşkları düşündü
hala dayanmakta olan orduları
düşmeyen kaleleri
yeni doğmuş
bir çocuk gibi
gökyüzünü

emir subayı
yıldızları işaret
ederken
oturduğu yerden kalktı
zırhlı tümenlere
bakarken
kaybedeceğini
şimdiden biliyordu...

II
büyük ordular tüketip
kaleyi alamamış
savaşta ordusunu
ülkesini kaybetmiş
komutan

şimdi
gökyüzü kahverengi
ince yeşil bir asit yağmuru
ağır ceset kokusu
aklında sorular
yüreğinde bitmeyen aşk
dudağında söylenmemiş bir şarkı
elinde yırtık eski bir harita
her an suikastte uğrayacakmış gibi
paranoyak
yurdundan uzakta
eski subaylarının ismini çizmiş

biliyor komutan
bitmediğini savaşın
mağlup ama mağrur
baska bir savaşa
gidiyor...
(İlker Halil Türer)






Hiç bir zaman olması gerektiği gibi değil dedi insanlar,
müziğin sesi, sözcüklerin yazılışı.
her bir zaman olması gerektiği gibi değil, dedi, bütün
bize öğretilenler, peşinde koştuğumuz aşklar,
öldüğümüz bütün ölümler, yaşadığımız
bütün hayatlar, hiç bir zaman olması gerektiği gibi değiller,
yakın bile değiller.
birbiri arasındaki yaşadığımız
bu hayatlar,
tarih olarak yığılmış,
türlerin israfı,
ışığın ve yolun tıkanması,
olması gerektiği gibi değil,
hiç değil,
dedi.

bilmiyor muyum?
diye cevap verdim.

uzaklaştım aynadan.
sabahtı,öğlendi,
akşamdı,

hiçbir şey değişmiyordu
her şey yerli yerindeydi
bir şey patladı,bir şey kırıldı,
bir şey kaldı.

merdivenden inip içine
daldım.

özür...


Daha fazla alkış ve popülerlik katmak için ilkokulda pencerenin dış tarafından pervazda yürüdüğüm ilkokulumun karşı binasında 3. katta oturan teyzeden özür dilerim…ben düşersem diye korkusundan saçını başını yolacak duruma gelirdi...

Anneannemden özür diliyorum büyükannemin Fransızca tuttuğu günlüğü zimmetime geçirdiğim için...bir gün onları deşifre edeceğim…

Bakkal amcaya bir adet leblebi tozu parası verip iki adet, yine bir adet düdüklü şeker parası verip 4 adet alma başarısını gösterdiğim için özür borçluyum. Allah rahmet eylesin…

Betül’den de özür dilerim belki hatırlamaz ama dağıtılan bebeklerden sırf onunkini beğendiğim için onu bana vermişler gibi yapmıştım.

İlkokul Öğretmenimden özür dilerim öğretmenler tuvaletindeki sabununu kullandığım,onu yere düşürünce kızar korkusuyla tuvaletin içine atıp rezervuarı çektiğim için...

Özellikle babamdan özür diliyorum harçlık verdiğini unutup tekrar verirken sesimi çıkarmadığım için.

Kendime verdiğim değer ve özgüven yüzünden sevmeyi beceremediğim sevgililerimden özür diliyorum.

Ve elbette çocukluğumdan özür diliyorum onu içime hapsettiğim için..


ps.bu yazı geliştirebilirdi belki ama yaşamımdan dilemem gereken özür en ağırı olacaktı...buna gerek var mıydı? yoktu...

ayaklar(ımız)...

31 Mayıs 2007




yere karşı başkaldırışımın sınırı
ve hayata direnişim.
kavgamın en çok saldırılan noktası.
kaderime yapışan iz
ve her buluşmanın delili.

istisnasız emre itaatte
ama neden
kararsızlığımda hep geri giden.
hiç çıkmak istemedi bu resimden
hep...

bi rastlantı bu sadece
o onu yerde gördü ve çok beğendi.
fotoğraf aşkına.
sence...



*(a.kuru. anısına..seni an(R)ıyorum...

siz olsaydınız ne yapardınız?

21 Mayıs 2007

Bir çocuk… Sarı sırma saçları gözlerinin önüne düşmüş, tutuyor annesinin elinden. Annesi ivedilikle bir kalem almak istediğini söylüyor. Tezgahtar kız uyuşmuş bir vaziyette yerinden kalkmak için tenezzül ediyor. Çocuk bir kitabı göstererek almak istediğini söylüyor.”Sonra!!” cevabını işitiyor . Çocuk okumak istediğini söylüyor “Sonra!!” diyor anne. Çocuk “ama….”ile başlayacak cümlesini tamamlayamıyor bile annesinin avuç içi çocuğun yüzüyle birleşiyor. Ve o tokat beraberinde diğer tokatları izliyor. Çocuğun üst dudağının kenarından bir kılcal damar içindekini boşaltıveriyor. O tokat sesine herkes irkiliyor . Çocuk kanıyor, çocuk korku bakıyor, çocuk susuyor, çocuk ağlayamıyor bile…oradaydım , irkildim…siz olsaydınız ne yapardınız?
Bir kadın… yaşlı bir kadın…ağlıyor ve “ne olur kurtarın onu!” diye yalvarıyor. Sokak ile caddenin birleştiği kaldırıma boylu boyunca uzanmış adam. Yoldan geçenler adamın ölüp ölmediğini ona dokunarak anlıyorlar. Dokunmak fiili yerde yatan adama ayakla bir kez itekleyerek gerçekleştiriliyor. Aynı ayaklar beyine gönderdikleri emre istisnasız itaat ediyor “ölmüş, kaç! Uzaklaş oradan!!!oradaydım, ağladım… siz olsaydınız ne yapardınız?
Bir kedi…yavru bir kedi…korkunç bir çığlık duyuyor caddenin sakinleri …pahallı marka bir otomobilde, ucuz gençler, pahalı ses sisteminin hakkını veriyorlar…”şeyk it ap şekerimmm” melodisi bile bastıramıyor yavru kedinin çığlığını. Pahalı aracın ucuz insanları tekerlek ile arabanın tamponu arasında yuvarlanan ve bağıran kediyi fark etmiyorlar. Kedi tampon ve tekerlek arasındaki görevini bitirmiş ve ölmek üzere asfalta düşüyor tekrar. Pahalı aracın yarım kalmış görevini başka bir araç devralıyor. Ölü kedi asfaltta…Trafik lambaları kırmızıyı gösteriyor. Bekleyen araçlardan ilk sırayı alan taksi şoförü ileri geri manevra yaparak kediyi ortalıyor… Lamba yeşili gösterdiğinde, sarı araç asfaltı bir kez daha kırmızıya buluyor…Oradaydım, kusmak istedim siz olsaydınız ne yapardınız?

Kurt… bir kurt doğal ortamından alınıp ne için, hangi amaç uğruna belli değil ama kafeste besleniyor… Aynı kafesin içine canlı canlı bir de eşek konuluyor. Bunun amacı da mantığı da belli… Kurt eşeği parçalasın, yesin aç karnı doysun…bu ikili “insanoğlu”na inat dost oluyorlar…Okudum, ürperdim siz olsaydınız ne yapardınız?

Sevdası uğruna açlık ve sefalet içerisinde bırakılan çocukların annelerine “ne olur gel” diye yalvarışlarını görüyorum, ufacık bedenlerin çıplaklığıyla kendi açlıklarını besleyenlere savaş açılıyor sanal alemde takip ediyor, mumlar yakıyorum,bir yudum sıvı uğruna eşeğin kıçına ağzını dayamış Afrikalı çocukların fotoğraflarına bakıyorum, çocuklarının önünde gözleri yarı açık bağlanarak kurşuna dizilen insanları izliyorum her akşam…Utanıyorum siz olsaydınız ne yapardınız?

iletişemiyoruz azizim, iletişemiyoruz...

19 Mayıs 2007


Ben merak ettim birden… Merak bu ya cep telefonu yokken ne yazıyordu sevgililer birbirine?
Nasıl buluşuyordu insanlar? Yada evdeki telefonun başında ana babaya inat sevgiliden her an gelebilecek telefonu beklerken karnımıza giren o tatlı sancıyı ne çabuk unuttuk bizler... Tarihte kaç aşk bitti acaba söylenen saatte ara(ya)mamış olmakla veya arananın bulun(a)mamasıyla?
Bizler fark ediyor muyuz acaba en güzel aşkların bile cep telefonunda ex aşktan kalan bir mesajla sekteye uğrayabildiğini? Ve eskiden insanların daha çok birbirine vakit ayırabildiklerini düşünüyor muyuz? Peki ya bizler fark ediyor muyuz acaba cevapsız kalan smslerin yürekte ne denli biriktiğini?
Hani elimizdeki ufak aletin menüsündeki mesaj yolla seçeneğine tek tuşla, kolaycacık ulaşıp, kolaycacık "seni seviyorum" yazıp, telefon rehberinden muhatabının numarasını çağırıp, tamam tuşuna bastıktan sonra hevesle cevap beklemenin ne denli adamı yorduğunu ve bu yorgunluğun duyguları nasıl örselediğini?
Kendimizi yalnız ve çaresiz hissederken zavallı telefonun ekranından medet umarak ne denli aciz olduğumuzu bin kere çivilemiyor mu beyinlerimize şu bir türlü gelmeyen "biip biip" sesi? Eskiden en azından özel günlerimizde sevdiklerimizin seslerini duymaz mıydık? Şimdi ne kadar süslü cümlelerden oluşursa oluşsun tek bir sms le geçiştirildiğimiz hissine kapılmıyor muyuz bizler? Aşklar bitmiyor mu "neden mesajıma cevap vermediiiinnn?" sorularıyla?

Kulakları çınlasın çok sevdiğim bir arkadaşım demişti ki bana vaktin birinde :
“Eğer cep telefonu olsaydı Ferhat Şirin için dağları delmez, bir mesaj atar, Şirin’e iyi geceler diler ve döner kıçını yatardı”…keşke bu kadar haklı olmasaydı…

Peki ya mektuplar? Hiç mi özlemediniz sevdiğinizin, özlediğinizin kaleminden yazılan ve sizin için özel olarak hazırlanan mektupları okumayı ? Dedemin askerden dönüşünü iki koca yıl bekleyen ve onca süre içerisinde tek dayanağı olan büyükannem kötü bir şey mi yapmış yani?

Peki nerede hata yapıyoruz? Özeleştiri yapalım; eski toprak diye nitelendirdiğimiz dedelerimiz ve büyükannelerimizin bizden farkı neydi acaba?!? Onlar da bizimle aynı dili konuşmuyorlarmıydı? nasıl iletişim kuruyorlardı peki?!? Günümüzde çoğu kez teknoloji sayesinde günden güne büyüyüp kök salan bir çok aşk evliliğe kadar gidip, çatır çatır saniyede boşanılmıyor mu? Ve yine şuç iletişimsizlikde değil mi ? Anlaşamadık ayrıldık. E hani anlaşabilmek için tüm gerekli araç-gerecin vardı ne oldu?

Teknoloji düşmanı değilim ama olaya başka bir açıdan yaklaşmak sanırım hakkım...
Çağımızda; adsl ile 7/24 dünyanın bir diğer ucuyla haberleşebilirken, sürekli bizi arayanların ulaşabileceği gsm operatörleri varken, neredeysek oranın fotoğrafını çekip sevdiğimiz birine mms atabilirken, konuşmadan sadece anlık iletişebilmek için SMS sistemini kullanabiliyorken, e-mail denen bir olayla saniyesinde bir çok işimizi uzaktan halledebiliyorken; iletişimsizlikten bahsetmek size de tuhaf gelmiyor mu?

Belki renklerden,objelerden bahsederken iletişebiliyoruz ama duygular,hisler için bir şey ,bir tanım bulmak nasıl başarılabilir? Çoğu kez hissettiğim şeyin ne olduğunu ben bile anlayamıyorken ?Nasıl tanımlarım? Gözümün içine baka baka, dolu dolu S E N İ S E V İ Y O R U M cümlesini duymanın mutluluğunu bana başka ne verebilir ?

Merak işte oturup insana saatlerce bunları yazdırıyor.

Ne için?

İletişim kurabilmek için…

dilek...

Gökyüzünde iki yıldız olsak sen ve ben,
Yaklaşsalar ya birbirlerine.
Biz yaklaşamazken onlar yaklaşsalar ya...
Biri kaysa sonra,
Sen veya ben farketmese...
Ve aciz ruhum yine seni dilese...

bitti...artık bitti...


Hüznüm de mutluluğum da bitti... Mutluluğuma tükenmez demiştin oysa. Hüznüm silinebiliyordu hani?
Ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum. Bir gece vakti başbaşaydım onlarla. Önce hüzne gitti elim, baktım yerinde yok...Sonra mutluluğa gitti...Farkettim ki mutluluğum tükenmiş. Uzun soluklu bir yolculuktu ...şairin de demişti zaten; bir aşk nasıl biterse öyle bitti...ben ekliyorum,bir hikaye nasıl biterse öyle bitti bu hikaye de, bende...

Karanlığa Doğru

3 Mayıs 2007

Güneş yaladı yüzümü,
"git başımdan" dedim "daha uykum var"
üzerimdeki peluşu çekiştirdi sonra.
Yaladı güneş yüzümü,
"çelme" dedim "aklımı izin ver biraz daha"
Güneş şımarık bir çocuk gibi oturdu kucağıma,
"kurtuluş yok senden anladım" dedim ve
açtım gözlerimi KARANLIĞA...

kapılar

1 Mayıs 2007


aynı zaman dilimlerinde farklı mekanlarda dört evin kapısı çalındı.
gelenler aynı, karşılaştıkları yüzler farklıydı.
geldiler, konuştular, gittiler,
ateş düştüğü yeri yaktı.
yanan kor oldu,
korlar tükendi,
onlar tükendi,
gelenler bitmedi;
kapılar hep açıldı.

sizofren(ce)li gün(ce)

28 Nisan 2007


oturup serkanı veya handeyi anlatamam. yanlızca ve yanlızca bana ait olan olayları hiç anlatamam çok çıplak hissederim kendimi.
düşünüyorum, düşünüyorum o kadar çok düşünüyorum ki bir sürü kurguda bir sürü başrol veriyorum kendime.yardımcı rolleri beğenmiyorum nedense.hoşuma gitmiyor.bir şeyler yapmalıyım bir
şeyler yazmalıyım...
serkan herzamanki gibi kendi kendine şehirler arası yolculuklar yapıyor. sancılı bir gece onun için hem de çok sancılı ."Elimdeki ne?" diyor birden bana susmuş dinliyorum onu. "okuyomusun yazıyı" diyor.aklımdan kocaman trenler geçiyor.içindeki insanlar bana el sallıyorlar benden kurtulduklarına o kadar seviniyorlar ki...ama o trenin geçişi beynimin canını çok yakıyor ..."aşkı soğuk ikram ediniz" yazıyormuş elindeki bira şişesinin üzerinde.kaç bedendir içiyor bilmiyorum"şişenin içinden bir kadın gülümsüyor bize donmuş dudaklarıyla.başım dönüyor boğulacak gibi oluyorum onu öperken" diyor birden.Serkan için
onu unutturacak kadar zaman geçiyor aslında ama o hala kimsenin ölmediği cinayetler işliyor,geceleri uyuyamıyor bedene hapsolmuş çığlık atan aşkların sesi yüzünden...

onun yanında değilim aslında tohumları sevgi olan narçiçekleri ekiyorum ekvatorun tam göbeğine,meridyenler bölüyor beynimi... hande geliyor sonra...kendi hayatlarımız nerede başlıyor nerede bitecek biliyoruz ama Hande'yi bilmiyoruz.ona dikkatle bakıyorum anlamak için ... "gördüm" diye haykırıyorum birden. Serkan korkuyor sesimden, bira şişesi sandığı mürekkep şişesini deviriyor..."beceriksiz herif" diyorum ona..."içinden oluk oluk iyiniyet akıyor, gördün mü nasıl temizleyeceğiz şimdi ruhumuzu bu pislikten" diye soruyorum.cevap gelmiyor Hande bana bakıyor bakışları sabit. ona dönüyorum ince narin burnunun ucundan kayan yıldızı anlatıyorum ona "hayatın" diyorum "hayatın tam burada başlıyor bak" irkiliyor birden boşlukta birşey arar gibi bakınıyor sağa sola eliyle saçlarının arasından birşey alıyormuş gibi başını yokluyor. sonra çok ünlü bir sonatı okuyacakmış gibi genzini temizliyor ve kurtuluyor boğazındaki gıcıktan ve hayatından.düğmelerini sökerek iki yana açıyor gömleğini.göğüslerinin arasındaki sanki hep orada yaşıyormuş,canlıymış ve ışıktan rahatsız olmuş gibi bana bakan örümcek dövmesini görüyorum.şaşırıyorum hem de çok "neden yapıyosun bunu" diyorum ona. "hayatım burada başlıyor" diyor.çok kızıyor o yıldıza.

cem mumcuydu galiba onu anımsıyorum
"yüksek bir binanın çatısından kollarını iki yana açarak attı kendini aşşağıya. cesedinden arta kalan tek şey mavi tulumunun ön cebindeki nottu "pervaneme kuş girdi çıkartamadım"
bir türlü evet bir türlü yazamıyorum.evet belki çok güzel şeyler yazabilirim.ama olmuyor işte. Hem zaten vaktim de kalmadı şu anda masamın etrafında çöp adamlar var. Sırasıyla masamın üzerindeki eşyaları topluyorlar. Öğüteceklermiş. Bu defteri de
istediler ama ben vermedim."ayrılmaz parçam" dedim "beni de öğütün" dedim.kabul ettiler anlaştık.şimdi karar veremiyorum kaçsam mı? öğütülsem mi? bakışlarım o yüzden böyle...

20.aralık.2006 geceyarısının diğer yarısı...

Sayıklamalar...


Geziyordum; o dağ senin, bu bahçe benim, o bağ hepimizindi…Geziyor ve arıyordum güven duygusunu... Bulduğum her ağaca sırtımı yaslayıp bir süre nefes almadan bekliyordum... Bir yaprak kıpırdıyor ve ben vazgeçiyordum... Yemyeşil çimenlere sarılıyordum çiğ düşüyordu her birine korkuyordum…Gördüğüm her mağaraya giriyor derinlere daha derinlere yürüyordum orada olabilirdi aradığım şey... Karanlıklardan ürküyor , ormanların içerisinde ateşler yakıyordum… Yaktığım ateşlerde güveni arıyordum. Her gece , istisnasız her gece gökyüzünü ben aydınlatıyordum ama sonra bir bakıyordum ki güneş benden daha başarılı…Yitirmeyecektim umudumu aramaya devam edecektim biliyordum .

Yolculuklarımın birinden yeni dönmüştüm ama yorgundum, uyumak istiyordum. Geceyi bekleyemeyecek ateş yakamayacak, dolaşamayacak kadar yorgundum. Sahipsiz, kimsesizdim üstelik, kendimi özlüyor, güvenle beraber kendimi de kaybediyordum ki adına kültür park dedikleri kültürle uzaktan yakından ilişkisi olmayan bir yerde yeşilliklerle binaların iç içe geçtiği ama neresinden bakarsan bak yavan olduğu, yapay olduğu her halinden belli o yerde ona rastladım. Düşlerimden uyandıracak kadar gerçekti karşımda duran; benzer hikayeler yaşamış, benzer yerlerde dolaşmış, benzer insanları tanımıştık ceplerimiz bu benzerliklerle doluydu. Aramızdaki tek fark benim ne aradığımın belli olmasıydı, o ise bilmiyordu ne aradığını. Ben yürümeye devam ederken o da takılıyordu peşime, ben insan biriktiriyordum o kin, ben güneşle aşık atıyordum o güneşti , ben yüzleşiyordum o yüzüme vuruyordu, ben kayalara vuruyordum öyle öğrenmiştim o kendine vuruyordu.O güne kadar gezdiğim yerlerden topladığım çer çöpü, kırık kalpleri, eskiye dair ne varsa kıyıp da atamadığım bir bir çıkartıyordum tavanarasından, açıyordum pencerelerimi sırf hayatım havalansın diye. Tüm o gezip tozduğum bahçeleri ve biriktirdiklerimi ona vermeye başladım günden güne aklımdan geçenlere dur diyemiyordum. Tohumlarını ekmişti bir kere ben suluyordum o ısıtıyordu. Birlikteyken korkar adım başladığım gezmelere onu da yanıma katmıştım işte... Bazen o kadar hızlı koşuyorduk ki dönüp dolaşıp güvene takılıyordu bacaklarımız, üstelik amacımız onu bulmak olduğu halde. Acıydı onu göremiyor, dokunamıyor, hissedemiyorduk, şehirlerarası yolculuk böyle bişeydi demek ki; ben köylerimi özlüyordum o gidersen bende gelmek isterim diyordu. Söz vermiştik, söz vermiştik ki sırtımızdaki yükleri takas edecek ve o şekilde yol alacaktık. Yolumuz çok uzundu karar vermiştik bir kere beraber yürümeye yorulduğumuz yerde durup soluklanacaktık. Çılgınlar gibi yazıyor, yazıyorduk karşımıza çıkacak engelleri, o kadar çok yazıyorduk ki okumaya vaktimiz kalmıyordu.

Ben ondan gizli geceler boyu yeni rotalar belirliyordum güveni bulacaktık buna inanıyordum, gün ışıdığında yeni rotalarımı katlayıp gönlümün en kuytu yerine saklıyordum.sırf kimse bizden önce keşfedip o güveni bulmasın ona zarar vermesin diye. Günler geçiyordu ardı arkası kesilmeden yeni hikayeler biriktiriyor eski hikayelerin anlamlarını yitiriyorduk. Ona güldüğüm gibi başkasına gülemiyor, o güneşin peşinden gitmek istiyordum, elmastı o başkalarının cam parçası sayıp çöpe attığı, ben bir çiçektim onun gözünde o beni besleyip büyütmekte varoluyordu her santimetrekaremde, diğer yandan birlikte hayalini kurup ektiğimiz nar fidanları günden güne büyüyordu; taaa ki bulduğumuzu zannetiğimiz güvene kadar. O gün yola koyulalı çok olmamıştı , ayağım takıldı, tökezledim elini uzattı bana, işte dedim işte güven burada bak gördün mü? O ise gözlerini gözlerimin derinliğine dikerek, yüreğimin en savunmasız yerine vurdu ve yok diye haykırdı ben inanmıyorum ona güven diye bir şey yok, göz göz olan yüreğimde yaşlar birikti birden, sıyrılmam gerekiyordu duyduğum acı gerçekten, umutlarımın tükenmesine daha da kötüsü beni tüketmesine izin vermemeliydim gerçeğim oydu ki benim, ona mı kendime mi inanmalıydım bilemiyordum. Karanlığa inattı güneş, damarlarımdaki asil kanı asi yapabilecek güçtü, kan kırmızı rengimi ondan alıyordum ben, tüm o bağları, bahçeleri, yemyeşil ovaları, çayırları yok sayıyordu; bağırmak,çığlık atmak geliyordu içimden de ağzımı açtığımda ses yerine hiçlikler çıkartıyordum. Törpülemiştim bir kere en sivri yerlerimi sırf çiçek oldum diye, ben güveni bulamasam güven beni bulacaktı emindim. Ayağım takıldığı için suçluluk duydum birden o kadar ki git dedim o güneşe, bırak geceler tekrar benim olsun, ben yine yakarım ormanları, ben yine gezerim dağ dağ ,köy köy ,kasaba kasaba,bucak bucak, ben yine kendi destanımı kendim yazarım. “Bırak git!” diye bağırdım..madem ki inanmıyorsun "Bırak git! o nar ağaçlarını ,bırak git o çiçekleri bana..."

Sonra, sonra şafak vaktine çok yakın bir yerde anneannem mona lisa gülüşüyle uyandırdı beni; “Sayıklıyordun,” dedi..”Hiç durmadan nar ağacı dedin.” “Biliyordum …” ”böyle olacağını biliyordum,bile bile o ütopik hayalin peşinde koştum ben” dedim… kafamı kaldırıp yalvaran gözlerle bakıyordum saçlarımı okşayan o ellerin sahibine…beni kurtarsın istiyordum her hafta her şeyimle, her şeyimi anlattığım o yaşlı kadının, ellerin sahibi “biliyorum” demekle yetindi…”Bazen yaşamak gereklidir…”Ama unutma ki nar ağaçları aralık ayında ekildiğinde tutmaz yavrum, büyüyüp meyve veremez.”

Belki de...


İkinci el pazardaydım. Şairin dediği gibi “Pahalı bir semtte bir Salı günü ucuz hayaller kuruyordum.” Aslında nereye gideceğimi bilmediğim günlerden sadece biriydi . “Nasıl bir şey arıyorsunuz?” dedi yan yana dizilmiş tezgahlardan birinden eğilip, yüzüme anlamsız bakan bir kadın. “Hiiiç” bakıyordum… Hiçe bakıyordum öylesine… Kadın omuz silkip umarsızca tezgahın üzerindekileri istiflemeye koyuldu sonra. “ Kullanır kullanır sıkılınca buraya getirirler, ya da sıkışırlar paraya on kuruşa elden çıkarıverirler.” Kendi kendine konuşuyordu belliydi… Ben ise hayat çöpçüsüydüm… Belki müzeye koyarlar diye sakladığım eşyaları düşündüm. Gözümün önüne bana yeniden şarkılar söyleten o adamın hayali belirdi. Aynı anda birbirine dönen sırtlar, aynı anda söylenen acı sözler, aynı anda yürekler elde, teki kalmış diğeri yok. Sevdiğim şiirin bir mısrasını çağrıştırdı bana boşluğa doğru mırıldandım. HAYAT ÇAĞRIŞIMDI BELKİ DE…

“Çoku bölüştük yoka dönüştük ayrıldık daha ilk gece. Elimize ne geçti? Kırık dökük anılar… Monalisa’ nın üzgün tarafı. Elimize ne geçti ? Monalisa’ nın mutsuz tarafı. Peki elimize ne geçti? Ağlarken gülmeyi başarabilen bir PALYAÇO MASKESİ…” AŞK KABULLENMEKTİ BELKİ DE…

Çıktım yürümeye devam ettim. Yağmur başlamış içimdeki fırtınayla kendini bir tutuyordu. Ben yürüyordum… İnsanlar telaşlıydı ben sakin, İnsanlar canlıydı ben ölü, insanlar yaşamdı ben savaş alanı, insanlar mutluydu ben nasılım bilmiyordum… Vitrinlere ilişti gözüm sonra . Ruhsuz bir mankene giydirilmiş eğreti bir kıyafete baktım. Kıyafetten çok rengine baktım belki de. Ruhsuz mankene küpe takmışlar ama tekini unutmuşlardı. Bunu bir tek benim fark ettiğimi düşünerek bir an için tebessüm ettim. Anlıktı her şey benim için. Biri dokundu omzuma –ki muhtemelen yanlışlıkla- ürperdim. Vitrindeki yansımama takıldı hemen sonra gözlerim, gördüğüm yüzü hiç sevmedim. Zoraki, adı konmamış bir sebeple yola devam ettim, dinginlikti aradığım. Soluklanayım diye bir banka iliştim , sığıntı gibi. Aynı bankı paylaştığım kişiler fark etmedi bile, konuşuyorlardı,canları sıkkındı “Yürümedi işte abi…Yapamadık, çözemedik …Sonra, ben onu aldattım o beni” dedi. “İyi olmuş hocam maç bir bir berabere bitmiş işte.” dedi erkekçe diğeri. Kendi aldanmışlığımı ve aldatılmışlığımı düşündüm o an. Kendime dönmemek adına hızla kalktım sığındığım banktan ve tekrar yola koyuldum; ALDATMAK KAÇIŞTI BELKİ DE….

Nereye gittiğini bilmediğim, ömrümün en uzun, ömrümün en kısa, ömrümün en çocuk, ömrümün en ihtiyar yolunu şairin dediği gibi yürüyordum. Nedense gördüğüm, duyduğum her şey bana yaşanmışlıklarımı çağrıştırıyordu. İlk kez kendimle yürüyordum ondandı tüm bu resmi düş geçit töreni .Caddenin başındaki kitapçı genelde yeni çıkan albümleri yedi düvele yayın yaparken, bu kez eski bir türküyü -hem de sevdiğim türküyü- dinletiyordu telaşlı kalabalığa. Karşısında kocaman bir Atatürk heykeli, heykelin hemen yanında bir meydan saati. Geçmiş, şimdiki zaman,gelecek bir aradaydı gözlerimin önünde. ilişecek yeni bir bank buldum, türkümü dinleyecektim…

Cahildim dünyanın zevkine kandım,
Hayale aldandım, boşuna yandım,
Seni ilelebet benimsin sandım,
Ölürüm sevdiğim zehirim sensin,
Evvelim sen oldun ahirim sensin.
Sözüm yok şu benden kırıldığına,
Gidip başka dala sarıldığına
Gönlüm inanmıyor ayrıldığına,
Gözyaşım sel oldu zehirim sensin,
Evvelim sen oldun,ahirim sensin.

Bir gözüm meydan saatinde, kulağım türküde, ellerim cebimde, ayaklarım hala geçmişte oyalanıyordu. “Ahirim sensin” diyordu. Bunun ne kadar güçlü bir cümle olduğunu düşündüm. Hayatımda ahirim sensin dediğim ama bir türlü ahir zamana varamadığımı gördüğüm kişiler olmuştu. İşte ilk aldatışım yüzüme tokat gibi patlıyordu. İlk değildi elbet son da olmayacaktı. O halde aldatmıştım “Seni ilelebet benimsin sandım” dediğimde ise aldatıldığımı fark ettim. Peki ben bunları neden unutamıyordum? Gün içinde, üstelik tüm bu kaos içinde her şeyi her şeyi unutuyordum da bu ilişkileri, kırgınlıkları, yaşadıklarımı, yaşayamadıklarımı neden unutamıyordum? UNUTMAK DA EN AZ YAŞAMAK KADAR ACIYDI BELKİ DE…

Ellerimi cebimden çıkarmamıştım. Cebimin en köşesinde –muhtemelen obur günlerden kalma- bir tane çekirdek dokunmuştu parmaklarıma. Yıllar yıllar evvel okuduğum cepteki mutluluk yazısı geldi bu sefer gözlerimin önüne; o çekirdeği yemeyecektim. Geçmişim, şimdi, çekirdeğim, arızalı ruhum ve sürekli kendini hatırlatmak gibi bir misyon sahibi olan anılarımla yola devam ettim. Hayatı yakalamak yerine hayat beni ıskalasın çabasındaydım. Ruhsuz mankenleri gördüm yine. Bu sefer durmadan devam ettim. Bir defa daha yansıyan yüzümü görmeye hiç niyetim yoktu. Hiç kimsenin daha evvel görmediği ve kimsenin olmadığı yerde ilk olmak istiyordum. Kendi düzensizliğim içerisinde belki bir düzen tutturabilirdim. Ne kadar çok insan o kadar çok arızaydı çünkü. Ruhumdaki arıza tamir gerektirmiyordu. Zaten tamir edilirse şu an olduğumdan daha mutsuz olacağımı biliyordum. Problemlerimdeki kaçma başarısını nedense problemli insanlarla karşılaştığımda gösteremiyordum. Onların derdini sahipleniyor, kurcalıyor, sonuna kadar gitmek istiyordum. Onlar bu dertten kurtulduklarında arkalarına bile bakmadan kaçıyorlar bana kalan ise onların artıkları oluyordu. TEDAVİ ETMEK HASTALIKTI BELKİ DE…

Yürüdükçe her şeye bir tanım bulduğumu fark ediyordum. Ne kadar da kolay yapıyordum bunu üstelik. En sonunda hayatın bu kadar basit olduğunu anladığımda üzüleceğimi biliyordum. Yokuşun dibine kadar indim. Bit pazarı yerini sıra dükkanlara bıraktı. O dükkanlardan birisinde tekrar var olduğumu düşünmek istiyordum . Bir duvar gibi, bir tezgah gibi, bir vitrin gibi, bir raf gibi ne bileyim belki de bir ruhsuz manken gibi. Belki beni cicilerle bezeyen çalışanlardan biri kulağıma taktığı küpenin diğerini unuturdu yine. Bana bakan zavallı biri tebessüm ederdi. Ben de ona gülmek isterdim ama yapamazdım. Bunu yapamadığım için birden ürperir ve yüzünü buruşturarak uzaklaşırdı yanımdan. Yaşayamadığım bir şeyler hakkında yorum yapabilmek sadece benim deliliğimdi; bunu biliyordum. Hep çalışıyordum ; gülmeye çalışıyordum örneğin. Daha iyi şeyler yapmaya, yürümeye , ruhen iyi olmaya çalışıyordum, insanlara kendimi tam olarak dökmemeye çalışıyordum, adam gibi yalan söylemeye çalışıyordum, ama olmuyordu. İçimden gülüyordum çoğunlukla, daha iyi şeyler yaparken “Neye göre iyi?” sorusunu soran birileri mutlaka karşıma çıkıyordu, kendimi dökmeyeceğim dediğim insanlar bir bir içimi boşaltıp yerine onulmaz yaralar bırakıyorlardı, gün geliyor yalan söylememek en büyük suçum oluyordu… Aklımdan geçen düşüncelerden kurtulmak istercesine başımı hızla iki yana salladım yürürken. İçimden koşmak geldi ve koşmaya başladım. Kan basıncım artıyor, kulaklarım uğulduyor, yanaklarım titriyor, kollarım kasılıyor, bacaklarım yanıyor, dudaklarım sanki başımın arkasına doğru çekiliyordu. Koşuyordum… Koşuyordum… Koşuyordum ve kendimi terk ediyordum. Tüm terk edenlere inat ben bunu başaracaktım TERK ETMEK TERK EDİLMEKTİ BELKİ DE…

Ne oldu bilmiyorum. O hızla ne kadar koştum, nerelere gittim bilmiyorum. Sadece bedenimi saran bir şeyi fark ettim, sağa sola kıpırdayamıyordum. Başımı kaldırmak istedim, başaramadım… Geceydi… Belliydi… Her zamanki aslında alışık olduğum yaşam sesini duyamıyordum. Sanki ıssız bir çölde yapayalnız kalmıştım, sadece kendi sesimi duyuyordum. Er ya da geç birilerin sesini duyacak ve yardım isteyecektim, bekliyordum… Bekliyordum… Ne kadar süre geçti bilmiyorum ama tiz bir erkek sesini duydu kulaklarım en sonunda. Birilerine sesleniyordu

“YAZARI NASIL BİLİRDİNİZ?”
“İYİ BİLİRDİK! ”

"Allaaah-u Ekberr…”
Ve anladım ki BEKLEMEK BOŞUNAYDI…
Semra ELİGÜR

*Atölye arkadaşım Neşe'ye atfen