18 Haziran 2007

Cerrahpaşa kan ünitesindeki hemşire damarlarıma geçirdiği o kalın iğneyi çıkarırken uyarmıştı “pamuğu iyice bastır ki morarmasın” diye. Kolumda bir morluk ile dolaşma fikri bana “ürkütücü” gelmiş olacak ki iğneyi çıkarır çıkarmaz basırmıştım pamuğu üzerine. Şimdi, o günden bir hafta sonra, morarmış olan koluma bakarak gülüyorum halime. Benim bundan sonra kapanacak yaralarım olacak diye. Ama onun, Ayşe’nin kapanacak yaraları bir daha hiç olmayacak. Ailesinin yüreğinde ikinci defa açılan kapanması zor yaralardan başka...
Oysa sevmezdim “forward” edilenleri...
Başka insanların hayatlarına dahil olmak şaşırtmıyor artık beni. Hele ki iletişimin bu denli hızlı ve soyut olduğu bu çağda. Soyutluktur belki onu bu denli hızlandıran bilinmez ama artık öylesine bir gün, öylesine bir zamanda, aklının ucundan bile geçiremeyeceğin bir mekanda, görmeyi düşünmeyeceğin insanların hikayelerine dahil olabiliyor anılarında yer alabiliyorsun.
Benim başka bir hayata dahil oluşum da, İstanbul’da bir öğleden sonra mail kutuma düşen “forward” bir maille başladı. Aslında hiç sevmezdim iletişimimi kirlettiğine inandığım “forward” mailleri. Gönderen arkadaşımın konu başlığına takılıp kalmıştım bu sefer. Belki de vicdanımı rahatlatmak için silmeden açmıştım maili...
“12 yaşındaki bir kıza acil kan” yazıyordu başıkta ve maili açınca bir not düşüyordu önüme. “Hastaneyi arayıp teyit ettim. Bilgiler doğru. Hadi bakalım tanıdıklarınıza gönderin” Yapabileceğim ilk şey kendimi ikna etmekti çünkü aradıkları kan damarlarımda geziniyordu o an. Malin “aradım hastaneyi teyit ettim” kısmı beni harekete geçirmişti birazda. Ben de aramalıydım, inanmalıydım. Zira bu soyut alemde duygusal istismarlar yapıp para kazananlar yok değildi. Uzun uğraşlar sonucunda hastaneden abisine ulaşmıştım. Ben de ikna olmuştum artık ve ertesi gün hastanede olacaktım. Zaman zaman isyan edip, olmak istemediğimi yinelediğim bu dünyadan gitmemesi için Ayşe’ye kanımı bağışlayacaktım.
Alışmışlık, yorgunluk ve bekleyiş...
12 yaşında, acilde yatan ve kan bekleyen bir kız çocuğu. Daha çok küçük diye içimden geçirerek girdim acilin kapısından. Yorgun bir aile karşıladı beni. Bekliyorlardı ama neyi onlar da bilmiyorlardı. Dört aydır İstanbul’daydılar ve Urfa’dan gelmişlerdi. Hastanede çok vakit geçirip(!) artık doktor literatürünü bilen insanlar gibi olmuşlardı. Ayşe’nin durumunu sorduğumda doktor dili ile konuşuyorlardı ama ezbere, ezbere de bekliyorlardı...
Ayşe’nin abisi Yunus ile gittim kan alma ünitesine. Form doldur, kan örneği ver ve muayene ol derken uzunca bir süre bekledik onunla salonda. O zaman aralığında konuşma şansımız oldu. 20’li yaşlardaydı Yunus. Bir ara “Sigara içiyor musun abla?”diye sordu “Hayır” dedim. “Ben başladım, bir haftadır içiyorum” dedi. “Çare değil ki Yunus” dedim. Sadece dedim, çare olmadığını ben de biliyordum. O an söylenebilecek en iyi sözcük sanki oymuş gibi çıktı ağzımdan. Sadece 20’li yaşlardaydı Yunus, kardeşim gibiydi, kıyamadım...
O uzun bekleme anında abilerini de bir kaç yıl önce Akdeniz Anemisi’den kaybettiklerini öğrendim. Ailesi bir acı zaten yaşamıştı, o an daha bir kuvvetli yalvarır oldum Allah’a Ayşe için. Ailesi ikinci defa bir yıkıma uğramasın diye ama nafile... Yunus’a laf arasında “alışmış bir ifade var hepinizde” dedim, öyleydiler gerçekten de. Yüzlerine yerleşen yorgunluğun yanında bir alışmışlık da vardı. 4 aydır oradaydılar ve bekliyorlardı. Bekleye bekleye beklemeye mi alışmışlardı bilemedim. Bilmek de istemedim. Yaşamadan anlayamazdım, onların yaşadıklarını yaşamak istemediğimi itiraf ettim kendime bencilce. Yunus gelen her telefona “şimdi daha iyi” diye yanıt veriyordu, bana da “ne yapalım abla biz ayakta durmazsak kim ilgilenecek” demişti. Hissettiklerini okuyabiliyordum yüzünden biraz, bana bu yüzden yalan söyleyemedi. Alışmışlardı bu duruma, alışmak zorundaydılar. Ama yüreklerinde ikinci defa aileden birisini kaybedebilecek olmanın korkusu vardı... Nitekim o da gitti.... Yunus beni hastaneden uğurlarken şakayla “4 ay sonra görüşürüz abla” diyip gülümsemişti, “İnşallah gerek kalmaz” demiştim gülümseyerek, “inşallah hemen iyileşir de Urfa’ya dönersiniz” demek istemiştim. Gerek kalmadı 4 ay sonrasına, kan vermeme, vermemize. Çünkü Ayşe birkaç gün sonra vefat etmişti. Ölüme alışkın değildim, ölümün soğuk ve karanlık fikrine hele hiç. Haberi Yunus vermişti bana, dilim düğümlenmişti o an. Bir iki kırık kelime döküldü dilimden. Kapadık telefonları ve ben hala iyileşmemiş olan kolumdaki ize baktım.
“Forward” edilen mailleri sevmezdim oysa. Öylesine bir zamanda, öylesne bir mekanda, öyle güzel insanlarla tanışmıştım. Urfa’da bir anım olacaktı benim. Biraz buruk biraz gülümseten bir anım. Ve benim iyileşmesi uzun zaman alacak yaralarım olacaktı, ama Ayşe’nin...
Gamze ARAS
Muhabir
(* bu yazı 12.06.2007 tarihinde Radikal Genç'te yayımlanmıştır.)
















