elveda blog... al sana veda...

31 Aralık 2009

derin bir soluk aldım… "bu hafta da diğeriyle aynı olmalı… aslında değil ama belki de aynı… ne diyorsam boş …" "doktor bey" dedim "ben artık yazamıyorum…" "nasıl?" dedi "yazmıyor musunuz?" "hayır yazamıyorum" dedim... "nasıl olur? bunun üzerinde çalışmıştık..." "çalıştık doğru ama tüm ezberlerim gitti… artık yazamıyorum… ne yazayım? nasıl yazayım? yazmalı mıyım? öyle bir zorunluluğum yok hatta bazen zoruma bile gidiyor…" "çok ilginç" dedi… "daha evvel bu gibi durumlarla karşılaştığım olmuştu ama sizden bunu hiç beklemezdim… belki son çare gereklidir… ama önce bazı sorulara net cevaplar istiyorum" dedi… "olmaz!!" dedim "net cevaplar veremem size çünkü benim içimde aylardır bir sürü küçük semmy bir sürü cevapsız soru soruyor zaten... bunlara bir yenisini de siz eklemeyin ne olur" diye ekledim… "yine de deneyelim" dedi... isteksizce kabul ettim... daha o ağzını açmadan ben hemen başladım konuşmaya "bence ben bu akşam saçlarımı boyayayım, kendimle uğraşmak çok zevkli bir şey… hahayy insanın uğraşacak başka bir şeyi kalmayınca böyle kendine sarıyor işte… sonra da zevkli zannediyor… oysa senin zevk dediğin çaresizlik güzelim… aslında şöyle başlasam da olur yazıya dağıtmam gerekiyor… Öyle boş ki her şey… çok sıkıldım… sıkılmak hakkında bir şeyler yazmalıyım… o konu hakkında yaz bu konu hakkında yaz derken elde var sıfır… anti depresanlar üzerine de yazmalıyım… şimdi sence daha iyi mi… nasıl kilo aldırdıklarına en iyi tanık benim… duygular bana o kadar basit ve o kadar komik geliyor ki artık… söz gelimi okuduğum hiçbir yazıya hiçbir duygu belirtisine tepki vermiyorum bir türlü… ve sürekli aşk üzerine, terk edilişlerim üzerine, yaşadığım duygular üzerine yazmak da istemiyorum… garip bir mesaj kaygısı var üzerimde… ilk zamanki gibi değilim, canım yandıkça, can yakmaya çalışıyorum ve bu durumu başta ben olmak üzere hiç kimse hak etmiyor… hatta uzun zamandır okumuyorum bile... aşka olan inancımı yitirdim ondan belki bilemiyorum… kendime bile inanmıyorum ki artık… doktor bey tedavi edeceğim derken hasta olsanız ne yapardınız?" "burada soruları ben soracaktım unuttunuz herhalde bu detayı" dedi hazırlıksız yakalandığı bu soru karşısında… "unutmadım da" dedim "hazır değilim yanıtlamaya… gerçekten tedavi edeceğim derken hasta olsanız ne yapardınız?" "bilemiyorum" diye kestirip attı beni… bilemiyorum demesi inanılmaz rahatlık verdi bana… öyle ya ben de bilemiyordum… uzun bir sessizlik oldu sonra aramızda… önündeki kağıtlara notlar aldı… çelik gözleriyle bana baktı… "son çareyi uygulamak zorundayız hazır mısın ?" dedi… bu soru ürpertti beni… genzimi temizledim "sanırım bedeli ağır olacak" dedim gözlerimi önümde duran sehpanın cılız bacaklarından birine dikerek… "ama, ama kendi kendimi sürekli tekrar etmektense bu bedele de hazırım" diye devam ettim… "peki öyleyse anlaştık" dedi… yazdığı kağıdı uzattı bana… bir süre nefes alamıyorum sandım… yutkundum… imzaladım… bir nüshasını da karşımdaki adama uzattım…
“ben semmy… açtığım bu blogun artık ömrünü tamamladığını, bu yüzden hiç gözümü kırpmadan eşyalarımı toplayıp buradan taşınacağımı, bundan sonra hiçbir yazımı bu blogda yayınlamayacağımı ; kabul ve taahhüt ederim”

İmza: semmy…

semmy meselesi

20 Aralık 2009


uzun zamandır yokum… yaşamıyor olduğumdan dolayı da yazmıyorum… illaki bir şeylere başlıyorum ama hep yarım, hep gereksiz, hep kifayetsiz ve hep yersiz, yetersiz… tam da bu sırada uzaklarda çok uzaklarda çok sevdiğim bir dostuma kendime olan bu serzenişimden bahsediyorum… gerçekten iyi değilim diyorum… hiç değilim… sürekli birilerin canını yakıyorum ve aslında canı yanan ben oluyorum… bana Tahir ile Zühre meselesini anımsatıyor… alıyorum kağıdı kalemi elime ve yine yaşayarak yazıyorum...

"tahir olmak da ayıp değil zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş tahirle zühre olabilmekte
yani yürekte…"

ve ben yüreksizim… hem de öyle böyle değil… yanlış zamanda, yanlış toprağa ekilmiş bir tohum gibiyim… birileri ne zaman sulamaya kalksa, kendimi elime alıp, güneş gören, görmeyen, isteyen , istemeyen yerlerde gezdiriyorum ve sonra etrafımda zararlı (sandığım) otları yoluyorum teker teker… yetmiyor umutsuzca suluyorum bedenimi her gece gözyaşlarımla… çürüyor, çürütüyorum ; çiçek açmıyorum… açamıyorum… yüreksizim kabul…


"meselâ bir barikatta dövüşerek
meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken
meselâ denerken damarlarında bir serumu
ölmek ayıp olur mu?"

ölmek ayıp olmaz elbette de öldürmek ve bunu bile bile yapmak tepeden tırnağa günah… sayısız yolculuğum var oysa benim… ne zaman hayatımda bir boşluk bulsam terminallerde alıyorum soluğu… terminalin sidik kokan, is kokan, benzin kokan peronlarında… ve ne zaman bir bilet alsam mutlaka dönüşünü de alıyor buluyorum kendimi… yani hesapsızca çıkamıyorum yollara… mutlaka sağlam sebeplerim olmalı dönmek için öyle değil mi? değil işte… öyle hiç değil… geri dönüyorum çıktığım her yoldan çünkü yüreksizim ben ve damarlarımdaki serumu denemiyorum, ona muhtacım… kendi kendimi öldürüyorum… en sağlam sebebim bu ve en büyük günahım da…

"tahir olmak da ayıp değil zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil."
ölmek ayıp değil elbette de hiç uğruna yaşamak tepeden tırnağa günah…
"seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak"

mümkün mü? istemez miyim gerçekten?

"yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
yani tahir'i zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
tahir ne kaybederdi tahirliğinden?"

hani olmaz ya sırf belki beni merak ediyorsundur diye yazıyorum iyi değilim… hem
de hiç iyi değilim… her gece uyumadan önce sana iyi geceler öpücüğü vermekten de yoruldum, saçlarını okşamaktan da… sabahları bir hıçkırık gibi yanımda yatan cansız bedenine günaydın demekten de yoruldum… zavallı diyorlar artık bana sayende bunu bil… belki rahatlarsın artık… ne kaybettim kendimden ? çok şey… ne kazandım? bir hiç… çarpmada bir toplamada sıfırım… işte bu kadar da değersiz bir sayıyım… sabret seyret dünyası bu dünya… elimdeki elmaların hepsi herhangi bir masalın sonunda hiç tanımadığım insanların başına düşüyor artık… ortadan ikiye bölemeden, kesemeden, paylaşamadan...

tahir olmak da ayıp değil zühre olmak da ama kendini bir şey sanmak tepeden tırnağa günah… şimdi sen bir adamı onun ayakkabıları ile bir kilometre yürümeden yargılama ve cevap ver tahir ile zührenin aşkı gerçek miydi gerçekten?

sustaşı...

17 Aralık 2009




bir metreye bir metre yani bir metrekarelik çelik bir oda içindeyim… kapının kocaman çelik kolu haricinde hiçbir şey görmüyorum… her yanımdan sarkan kablolar ile elimdeki bir butona sürekli basmam istendi benden… ben de bunu yapıyorum… kulağımda kocaman bir kulaklık var… bu odanın sol kısmında bir de pencere var ve o pencere başka bir çelik odaya bakıyor… böyle böyle bir sürü oda olduğu kanısındayım… ama en merkezde ben varım… bir labirentin tam ortasına yerleştirilmiş peynir parçası gibi… birazdan kapılar açılacak ve bir sürü fare salıverilecek sanki labirente… pencerenin arkasında bir kadın var ve o kadının benden çok sıkıldığına eminim… verdiği hiçbir sese tam zamanında yanıt veremiyorum çünkü… tecrid edilmiş gibiyim… başımı sola çevirdiğimde pencereyi görebiliyorum… birkaç kez bakmayı denedim de sert tepkiler aldım; bakmamam için… sonra kadının çelik sesi doluyor çelik odaya(aslında her şey kendi içinde bir uyum içinde-uyumsuz olan benim- her zamanki gibi) “size bazı kelimeler söyleyeceğim , tekrar edin lütfen”… sadece başımı sallamakla yetiniyorum…
-DAL
-sal
-İP
-tip
-AÇ
-aç
-SER
-ter
-KOY
-toy
-İŞ
- iş

Ne bu bir oyun mu ? tüm bu saçma kelimelerden cümle mi yapacağım ? ne sanıyorsunuz siz beni? Sıkıldım çok sıkıldım diyorum… Kadın aynı aymazlıkla devam ediyor…


-KOŞ
-loş
-DUŞ
-kuş
-YAP
-yap
-GEL
-kel
-KET
-SIKILDIM diyorum.
yine… hızla kalkıyor yerinden odaya giriyo…kulaklarımdaki büyük kulaklığı çıkartıyor ve kafatasımı çatlatacağını düşündüğüm bir mengene takıyor bu sefer… “sıkılmanın sana faydası yok, tekrar dene” diyor… çıkıyor odadan… eski yerine oturuyor…. tükürür gibi adımı söylüyor… başlıyoruz diyor… tiz bir ses bölüyor beni ikiye susuyorum… başımı çelik duvarlara vuruyor susuyorum… oysa söylenecek ne çok şey var… ama ben susuyorum… şeytan sunar insanlar tercih edermiş… ben de bunu tercih ediyorum… bir sürü görevli geliyor sonra içeriye… ellerimi bağlıyorlar, aralık kapıdan annemle babamı görüyorum susuyorum… gözlerim yarı açık… kadın bu kez anlaşılmadık bir şeyler söylüyor onlara…oysa ben susuyorum… annemin başı babamın sağ göğsünün üstüne düşüyor… susuyorum… susuyor…susuyo… susu... sus…

hadsiz...

22 Kasım 2009

bin kitap okudun ne biliyorsun semmy diye sorsalar ;
"haddimi biliyorum" derim...
artık yanında değilsem bu sebepten....

kırmızı bülten...

20 Kasım 2009


demgüzarlık yaparak ömrümün son kırıntılarını da tükettiğim bir dönemdeyim… artık herhangi bir amacım kalmamış olmakla beraber yeni bir amaç edinme çabam da yok… olan şeyleri vaktiyle hayatımdan temizlediğim için tüm bu sürecin nasıl olacağını artık idrak ettim… bir tek son zamanlarda bana miras kalan dvd edinme ve bunları izlemek üzere, biraz da hani belki kendime bir umut olur düşüncesiyle aptal kutusunun karşısına geçtim... telefon rehberimdeki sıraya göre kendimi aradım : 0505…,0532…,0535…,0542…aradığım numaralardan biriyle aramızda şöyle bir konuşma geçti yoktu farkı diğerlerinden;

- semmy ne var ne yok?
- ne olsun, her şey var bişey yok…
- nasıl gidiyor hayat?
- aaa bayat be her sabah tazeliyorum ama geçmiş artık bizden…
- hmm e hadi bu akşam bana gel film izleyeceğim…
- ekibi topladın mı kimler var?
- aynı grup…uykusuz semmy geliyor, kaprisli semmy , zeki semmy, sulugöz semmy, acıyan semmy, acıtan semmy, kıran semmy, kırılan semmy, seven semmy, sevilmeyen semmy, inancını yitirmiş semmy, güvensiz semmy…
- ooo herkes varmış, tamam ben de gelirim…

onları beklerken daha evvel bahsettiğim koltuğun kolçaklarından ayaklarımı aşağıya sarkıtmış vaziyette oturdum… elimde her zamanki gibi sert ama tutması kolay olan uzun ince dikdörtgen alet vardı ve de sanıyordum ki yine dünyayı kontrol ediyorum… üzerindeki rakamlardan birine bastım… dudakları ceketiyle aynı renkte olan sonradan olma sarışın kadın çıktı karşıma… az evvel birkaç kişinin bedenini kafasından ayırmış ve buna rağmen hiçbir şey olmamış gibi boş bakıyordu bana… önündeki kağıtlara bakmadığı halde arada sırada en alttakini en üste, en üsttekini de en alta koyarak kendince bir hareket kazandırıyordu durağanlığına… üstelik arada sırada gülümseme çabası veriyor ama bu çaba üzerine birkaç beden büyük gelen bir elbise gibi sırıtıyordu… üst sağ köşede kendi fotoğrafımı görüyordum sürekli… buna şaşırdığımı kendime itiraf edemeyecek kadar çok şey düşünüyordum aynı anda… misal fotoğraflardan birinde dizlerimi karnıma çekmiş ve ellerimi başımın arasına almıştım… gözlerimde okunması imkansız bir cümle vardı ama dediğim gibi okuyamıyordum… diğerinde bir kürsüdeydim. ellerimle kürsünün iki yanını tutuyordum… aptal kutusuna azıcık ses yükledim boşbakan kadın şöyle diyordu :

ruh hali iniş trendinde seyretmekte... semmy haber kaynağından alınan bilgiye göre önümüzdeki günlerde de moraller mevsim normallerinin altında seyredecek... uzmanlar depresyona girerken dikkatli olunması gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor... öte yandan bir grup militan iç dünyada çatışma içerisine girdi… semmy cumhuriyeti ön tedbir olarak cep telefonunu kapattı... gelen giden çağrı umudu olmadığı için iç çatışmaların biraz dineceği konusunda hemfikir kendisiyle... başkan semmy : uzun süredir devam eden mutsuzluk militanlarının , umutsuz militanlarla bir araya gelerek inanç militanlarına karşı böyle bir çatışmaya sebep olduklarını gerekli önlemlerin alındığını belirtti…

isteksizce kadını es geçip, film izlemeye başladım… tüm ekip toplanmıştı… bir kaçı gripti bir kaçı garipti… beni hiç sorma… başka zaman anlatırım…
(fotgraphy by Mithat Güleray; birbarfilozofu&mahalleninbaskısı)

havuz problemi...

10 Kasım 2009

yanlızlık...
yazın serin,
kışın sıcak bir havuz gibi...
içinden çıkamıyorum...
yüzmeyi bilmiyorum...
can simidim çoktan yok oldu...
nedenini anlamıyorum...

karşılaşma...

4 Kasım 2009


".......yeşil montlu adam… bekliyor saatlerce aynı sandalyede… sadece et yemeklerine konan kişnişin kuru fasulyeye kattığı ironiye biraz baharatlı diyecek kadar asil... bal rengi gözleri sabah uyanır uyanmaz makineden çıkan kızarmış ekmekte eriyen tereyağıyla karıştırıp zevkin tadına varmaya çağırıyor seni... güldüğünde kaşların altında duran iki ince ballı ekmek dilimi… karışık saçları var… elini içine sokup gezdirme isteği duyuyorsun… adam durgun deniz gibi... dalgaları en dipte arada bir çalkalansa da sabit bakışları aynı devinime ses çıkarmıyor… arada bir taş atıyorsun durgun suya hareket gelsin diye… tedirgin bazen adam… kalp atışını duyabileceğin kadar sessizliğe gömülüyor bazen… dinliyor… var olduğuna bir kanıt da bu belki… dinliyor gibi yapmıyor dinliyor… aynı anda zihninde milyon soru işareti, milyon ne yapacağını bilememe, milyon kaygı var… ama anlıyor…

siyah kazaklı kadın… kadın canlı... kıpır kıpır derinlerde değil dışarıda dalgası… vuruyor hırçınca karşısına ne çıkarsa… koyu kahve gözleri bakıyor öylece… saçlarını toplamış geriye… kimse dokunmasın der gibi… kalbi ağzında atıyor ki bunu belli etmemek için konuşuyor şuursuzca… saatlerce konuşuyor… arada bir susuyor ve anladım diyor anladım… çok iyi anladım… ince ipince bir ipin üzerinde yürür gibi hareketleri düşmek ve düşmemek arasında gidip geliyor… biliyor ki düşse yine kendi kalkmak zorunda olduğu yerden… diz kapaklarına kendi kendine sürecek merhemini… kendi kendiyle konuşacak bir süre sonra…

tekin değil adam… terk etmek bileğindeki bir künye… terk etmediğini de terk ettiriyor zaten bir süre sonra… sahip olduğu tek şey yalnızlığı... iliklerine kadar…

tekin değil kadın… uzak kalmayı istemek kulağındaki bir küpe… hiç çıkarmıyor fi tarihinden beri… sahip olduğu son şey yalnızlığı… sonuna kadar sahip kalacağı… ........"

vakit gecenin yarısını çoktan geçmiş… kalkıyorum koltuktan… önce perdeyi aralıyorum ne göreceğimi bildiğim halde sonra soğuğa inat pencereyi açıyorum… temiz ve sessiz bir hava giriyor içeri sinsice… gece gözlerini dikmiş üzerime "buyur bakalım al sana yeni hikaye" diyor bana… tekrar koltuğuma oturuyorum kalktığım yer hala sıcak… hoşuma gidiyor bu kendi kendime hala varlığımın kanıtını yapmak… odamdaki birkaç eşyadan en sevdiğim yer bu koltuk… yazıda geçen kadın ve erkeği bir şekilde birleştireceğim ilerleyen dakikalarda bunu biliyorum da nasıl yapmam gerektiği konusunda hiçbir fikrim yok… bahse konu olan tüm karşılaşmalar büyüsünü yitireli çok oldu nezdimde… hiç kimsenin, hiçbir şeyin, hiçbir nesnenin beni şaşırtmadığı zaman dilimindeyim artık… kader olabilecekken olması mümkünken senin elinde olmayan bir sebepten ötürü olayın gerçekleşmemesidir diyorum… veya olmasını düşünemediğin bir şeyin olma ihtimali bile zihninde yokken gerçekleşmesi… önce cümlemi tekrar ettiriyor sonra gülümsüyor bana kendince… kağıttan gülümsüyor bana… yazıp yazıp siliyorum… çok da yorma kağıdı diyor… kim? adam... kim? kadın... ikisi de yorgun, enerjisiz...

şimdi bu kadınla adamı karşılaştırma sahnesine yoğunlaşmak mümkün değil…istiyorum oysa... aklım karışık… sanki daha evvel değildi… ne zaman geçti vakit anlamıyorum… az sonra yola çıkacağım… pencereden giren sinsi hava aydınlandı… güneş bugün çok sahte... bunu farkedebiliyor insan... keşke yağmur yağıyor olsaydı... o zaman bu iki yüzlülüğe gıkım çıkmazdı... fotoğrafın negatifi gibi… kendi var rengi yok… ne diyordum? evet karşılaşma hadisesi... belki de hiç karşılaşmamaları gerekiyor... kalsın böyle iyi...

değer...

2 Kasım 2009

......başımı göğsüne dayadım… sol yanağımın ıslaklığını hafifçe göğsüne sildim… “sence nerede hata yaptım, neden gitti” diye sordum… saçlarımı okşarken “değer vermek sadece matematikte geçerlidir kızım” dedi babam.....

işte ben gibi sen gibi...

31 Ekim 2009


haftalardır yazmadığım yazamadığım doğru… belki bir süre daha yazamayacağım da doğru… geçenlerde ilk okuduğum mısrada ne diyeceğimi bilemediğim bir şiir geçti elime… ne diyeceğimi ve ne düşüneceğimi bilemediğim bir şiir… tam da o anı kolluyormuş gibi çıkıverdi birden ortaya “elif gibi yalnızım” diyordu ilk mısra… dikkat “elif kadar” değil, "elif gibi" yalnızım… “ne esrem var ne ötrem” diye devam ediyordu… yıllarca evvel bir daha binmemeye and içtiğim bir otobüste önce camını silmiş sonra yanağımı dayamış gidiyordum… şehrin tüm kokusu üzerime sinmişti… yanımızdan geçen başka bir otobüste aynı benim koltuğuma oturmuş ve benim gibi yanağını cama dayamış başka birini gördüğümde de bu şiir zihnimde dolanıyordu “ne beni durduran bir cezmim” otobüsün üzerinde büyük harflerle “BELEDİYE ÖZEL HALK OTOBÜSÜ” yazıyordu… kendi içinde milyonlarca ironiye sahip olan bu tanımlama ile sahipsiz bir kentte olduğumu bir kez daha fark ettim… belediye özel olabilir miydi? özel olabilen bir otobüste halkın ne işi vardı? halkın içine sıkış tepiş doldurulduğu toplu taşıma aracı olan otobüsün hangi özelliği onu özel kılıyordu bilemedim… kendi kendime gülümsediğim anda yandaki otobüsteki şahsın da gülümsediğini gördüm…aynı esanada da “ne bana ben katan bir şeddem var, ne elimi tutan bir harf” mısraları da otobüsle beraber yanımdan geçmiş oldu… tek bir an tek bir bakış ve gülümseme… zilyon şey geçerken üstelik aklımdan son geçen mısraya kaptırdım kendimi… peşinden gidiyordum…"kalakaldım sayfalar ortasında” “elif kadar yalnızım” ….gücüme de gitmiyor değildi hani bu şehri tek başına yaşamak… aklıma her geldiğinde aldığım derin nefesler bir süre sonra kafi gelmiyor yerini kesik kesik ama sık aralıklarla aldığım nefeslere bırakıyordu… yollar bitmiyordu ve ben belki de bininci kez aynı şehirde aynı istikamete giden farklı bir otobüste aynı hisleri taşıyordum…
“işte ben gibi sen gibi” dedim bir başka durakta aynı yanakla karşılaşınca…yanak tekrar güldü bana… otobüse bindiğimde tek damla yoktu burnuma düşen oysa şimdi yanağımı dayadığım pencerede gözyaşlarını görebiliyordum gökyüzünün… onu böylesine içli kılan neydi bilmiyorum… bir bulutun güneşe olan aşkı olabilirdi belki de… belki de aynı mavilikte kalıp aya bir türlü kavuşamayacak olmasındandı… işte ben gibi sen gibi… imkansızlıklar gökyüzünün canını yakıyor o da aklına geldikçe ağlıyordu belki ve biz faniler buna yağmur diyorduk olamaz mıydı? “bir okuyan bekledim, bir hıfzeden belki”“gölgesini istedim bir dostun med gibi…" diyordu şiir şimdi de zihnimde… otobüsten indim… montumun önünü ilikleyip yakalarımı kaldırdım, ellerimi cebime sokup, gemiye doğru yol aldım… yüksek sesle başladım mısraları birleştirmeye :
Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf
Ne anlam katan bir harekem…
Kalakaldım sayfalar ortasında.
İşte ben gibi, sen gibi…
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki…
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
şiirin son mısrası aklıma gelmedi…sonra “işe bak” dedim kendi kendime… “bu şiir ortaya çıktığı andan beri şiir hakkında yazmak istedim olmadı aradan haftalar geçti … kalktım şehir değiştirdim orada bunlar geliyor aklıma” dedim… sesimi bir ben bir de ben duyuyordum sadece… kendi zihnimle kendi içimle konuşuyordum yine… şehir sen kokuyordu… şehir ıslaktı… şehir beni özlemişti… şehir başka bakıyordu bana… şehir sarılmadı bu defa… şehir uzaktan yanağımı okşadı… ve son mısrası da dilimden dökülüverdi “işte bu yüzden sızım elif sızısı…”

21 Ekim 2009

A Ş

K İ

R T

OS



Suskun bir bekleyiş sonrası geldi bu yağmur

Esrarını çözemedim bir kaç damlanın,

Mavi bir özlem mi yoksa beklentin mi? bilemedim

Razı gelmiyor gönlüm işte,

Aşık olmak çok zor bu mevsimde...

öldün... duyuyor musun?

11 Ekim 2009






Hayat bazen çok kolay… bazı şeyleri düşündüğünde söylememek mesela… ya da sonradan aklına geldiği için sustuğunu düşündürtmek... duş perdesinin arkasındaki yoğun gölge kadar yakın ama bir o kadar uzak durabilmek… aradaki boşluklar dolar belki diye.. ama ne zaman ne yana baksam o boşlukların asla dolduramayacağı şeyler de var elbet, olacaktır olmalıdır da… ben beceriksizim kabul ama sen de bir o kadar korkaksın ….

Hayat bazen çok yalan… sana yalan söyledim ilkinde çok dokundu kalbime ama sonra sonra alıştım … ilki zor devamı kolaydır derlerdi de inanmazdım… inandıramazdım… bu hafta senin şehrindeydim ben… sahipsiz bir köpek gibi dolaştım yollarda... ezberini unutmuş bir talebeydim , talep ettim olmadı ben de eyleme geçtim… göz yaşartıcı bombalar vardı her yanda... biber gazın genzimi yakıyordu ama yutkundum ve yola devam ettim… ben kararsızdım kabul ama sen de kolayı seçtin…

Hayat bazen çok temkinli… bunca yıl öğrendiğim tek bir şey oldu… bir binayı sıfırdan asla yapmayacaksın… gidecek , yerinde görecek , içine sinmezse araştıracaksın… üç oda bir salon mu istiyorsun , bir oda bir mutfak mı karar verecek ve alacaksın... hiçbir zaman kendi yaptığın yerde sığınamazsın… mutlaka bir aksilik çıkar, yer olsa ustalar olmaz, banyo bulunsa , fayanslar oturmaz, musluk olsa , elektriği olmaz, maz da maz…çünkü geç kaldık doğru bir yerden arsa almaya… ben temelini kazdım kabul ama sen de bir enkazdın…

Hayat bazen çok iki yüzlü… yürek kal derken dil git diyor… dil kal derken yürek siliveriyor… istenmemek başka bişeymiş anladım... sevgiden öte özlemden acı… ne verdin ne aldın hesapları karıştırdım… önce telefonunu rehberimden kaldırdım, sonra adını sol göğsümün üzerindeki cevherden kazıdım… kendime biraz da zaman tanıdım, bir sigara yaktım ve dudağımdaki son dokunuşunu da dumanla birlikte evrene saldım… ben başarabildim kabul ama sen başaramayacaksın…

Hayat bazen çok tehlikeli… bol virajlı bir sürü yol çıkıyor önüne , hangisini seçeceğin belirsiz, sollama yapamıyor, sinyal veremiyor, tabelaları okuyamıyorsun… ben bir uçurumun kenarında buluyorum kendimi, ve iyice yaklaşıp dibine; düşersem nereye tutunurum diye bakıyorum, tutunacak şey çok görüyorum ama beni taşıyacak dal yok anlıyorum… sen ise uzaktan bana bakıyorsun … ben çok cesurum kabul ama sen de bir o kadar uzaksın…

Hayat bazen çok şekilci; yine de biliyorum ki benim sevme şeklimde bir bozukluk yok… kağıt kesiği gibi seviyorum ben … nasıl, ne zaman, ne olacağı bilinmeyen … her sevgimde kağıdı kendi yüreğime sürtüyorum , kanayan bir yüreğe sahibim bu yüzden … Şimdi yazarımın da dediği gibi senin sevme şeklinin bozuk olduğunu anladım… sevme ve isteme şeklindeki bozukluk yüzünden yüzüme bakamazdın ve bunun farkındaydın… benim ilişki anlayışım bu olmadığı için de ben artık pes ediyorum… her istediğini son kez yapıyorum ve hayatından çıkıp gidiyorum… çünkü ben birinin hayatına kıyısından köşesinden dahil olma çabası veremeyecek kadar kendini ve ne istediğini bilen bir kadınım… istediğin bu değilse de hayatının tam ortasında olmalıyım… bu kez kararlıyım… kendi kendine kazdığın mezarında sana mutluluklar dilerim… ben böyle ansızın gidenlerdenim kabul ama sen de kalmamı hak etmedin….

Şimdi tut bakalım tutabilirsen ellerimden…
*fotoğraflar : birbarfilozofu (by M.Güleray)

kutlu olsun...

9 Ekim 2009


aslında yoksun...

ve bir yıl daha bitti işte...

bardak artık biraz daha boş...

son yudumuna kadar hayatın,

içmekte olduğun her damlanın,

tadını tam olarak hissedebilmeni umarım...

içtiğin çok,

içeceğin çok hayatın olsun...

aslında yoksun,

sağlık olsun....

erdem...

29 Eylül 2009




Bak, birileri giderken yanında götürmüş güvenmeyi, gördün mü? hani sen daha küçükken, uçurtman vardı renkli renkli… ipini tutardın, göğe doğru sen istemezsen uçmayacağını bilmenin verdiği güvenle koşardın alabildiğine... hani sen daha özgürdün kelimelerinde… hatırladın mı? içinden geleni söylerdin, kim ne düşünür, inanır mı yoksa yalan mı der, hiç umursamazdın... bilmezdin ki yalanı o zamanlar... şimdi bu uzaklık ne? altı gün önceki yabancı, dünkü sevgilin, şimdi bu bulanık görüntü… yalan söylemeyi hala beceremeyen kocaman çocuk seni: bal gibi de aşıksın, sırılsıklamsın...


ama bir şeylerin hesapları verilmeli her zaman... geçmişin, geçmişin izlerinin, bugünün… peki, yarının hesabı verilir mi? gerçekleşmeyecek yarının hesabını kim, nasıl verecek şimdi? belki benim evde kedim ağlıyor, mavi gözleriyle... belki çiçeklerim kurumaya yüz tuttu... belki dostlarım kırıldı, nasıl, kim için, nereye diye gönül koydular... belki hayatımın arta kalanı eskittiğim sensiz kısmına hava atıyor… şimdi geçmişimizi hatırlamıyor gibi sevdiğimiz o saniyede, geçmişimizi unutamıyor gibi sevişemememizin hesabını kim verecek?


koltuğa özenlice bırakılmış bir battaniye... örtmeyi kimin daha çok hak ettiğini düşüne düşüne uyunacak lanet bir battaniye... oysa sen koalanın okaliptusa sarıldığı gibi bana sarılmadan, uyuyamamalıydın... madem hissettin şafak sökmeden sessizce gideceğimi, doğru kararı vermemi beklememeliydin... çünkü misafirler hep gider... ev sahipleriyse yatak odalarına dönerler... alışmayı reddediyorum inatla! yaşayarak öğrendim deyip uyum sağlamayacağım şeyler var benim... tekerleğinde dönen fare misali, olanlar olmamış gibi davranıyorum... battaniyeyi karşı koltuğa bırakarak değil, başka yerde yatmayayım diye saklayarak ait hissettirene kadar...


ısıtan, aydınlatan son mum yavaşça söndü... yatmak ve gitmek arasında bir karar vermem gereken zor andayım... aşk ve gurur arasındaki çizgiden biraz daha sol yandayım... seni seviyorum ben, kafam kızınca bavulumu toplamayı değil… ama “Kal de” desem, uykunun en güzel yerinde duyamayacaksın...


ısıtan, aydınlatan son mum yavaşça söndü... sabahı bekleyememiş, sabırsız bir "günaydın" fısıldayıp gidiyorum kulağına ...
m.erdem pürmüslü.
fotoğraf; mithat güleray by birbarfilozofu...



iyiyim iyi…

19 Eylül 2009

(:(:(: ... ʞoʎ ʞılsɹǝʇ ıq wıʎıʎı uǝq

ayrı telden...

17 Eylül 2009


"buraya kadar gelebilmem bir mucize" dedi… hızlıca sığındığı koltuktan bana bakarken… "nasıl başardın peki" diye sordum… "zor oldu aslında bazıları için yerine kullanabileceğim bişeyler bulabildim" dedi… "biliyorsun uyumuyorum geceleri... evvela dişlerimi sıkıp bir bir çıkardım yüreğimdeki yara bantlarını... söz konusu bantlar çıkarken çok acı verdi ama dezenfektan yerine biraz gözyaşı işime geldi doğrusu... önce gözyaşıyla ıslatıyor sonra yavaş yavaş kaldırıyordum hepsini… bazıları kabuk tutmuş hatta onu da fark ettim ama yine de kolay kapanacak gibi görünmüyor ne yalan söyliyeyim… yara bantlarını çıkardıktan sonra yanlışlıkla üstlerini de kapattığım çekmecelere ilişti ellerim… meğer ne çok çekmece varmış içleri ıvır zıvırla dolu olan… sonra yavaş yavaş gözlerimdeki perdeleri de araladım… koyu lacivertten kadife perdelerdi bunlar… gün ışığı çok güçlü geldi ilk başta onlar da rahatsız oldu tabi… eee haliyle yıllardır içinde yaşadığı bir karanlık var… sonra aldım makası elime kestim tutam tutam düşüncelerimi… zaten uçları kırılmıştı, her bir düşünce yeni birine çıkıyordu sanki; çatal çatal oluyordu… bir süre sonra, ben bile içine girememiş olmuştum… yüzüm gözüm açıldı... sandığım şeyleri de atmışım vakti zamanında bir sandığa… sandığı bir açtım ki ne göreyim… hepsi kocaman bedenlere bürünmüşler sanki… yanakları, dudakları, gözleri, bakışları, içlikleri, hiçlikleri, omuzları, bedenleri, yürekleri hepsi, hepsi yangın yerine dönmüş… çok pişman oldum biliyor musun? sandığım şeyler yüzünden bu hale düştüğüme… kapatıverdim kapağını bir tek ona elim değmiyor… eee sen nasılsın" dedi bana… bir eliyle başını kaşırken diğer elinde aynı anda kahve ve sigarasını tutuyordu…hiç beklemediğim anda sormuştu bunu bana… hiç susmayacak sandığım bir anda… ne güzel dinliyordum onu… hani olur ya sınava çok çalışırsın ama soruları gördüğün anda hiçbir şey bilmiyorsun gibi gelir ve birden soğuk terler birikir ya şakaklarına… sen işaret parmaklarınla onları silmeye çalışırken karşındaki seni düşünüyor sanır ya… aynen öyleydi durumum… iki sahipsiz kanat yüreğimde çırpınmaya başladı... “ hala aynı…"(*) "ne şehir değişti ne de kanalizasyonlarından akan... sadece yolculuklar oldu başka şehirlere… turist gezilerinde rehbersiz, anlamsız, sahipsiz ve kimsesiz aslında… bir logar kapağının altından, bir fare gibi şehri keşfetmeye çalışarak… sayısız mekan biriktirdim senin için… belki gideriz umuduyla… sözde sevmediğin bu şehri sana sevdirmeyi başarabilirsem kendimi de sevdireceğimi düşünüyordum… buna neden ihtiyaç duyduğumu ise sorma bana… geçti vakit… küçük deliklerden şehre şöyle bir göz atarak ya da sadece bekleyerek… küçük adımlar içten gelen bir gıdıklanma hissi yaratıyor bu şehre... içinde olmam hoşuna gidiyor biliyorum… oradan çıkmama izin vermiyor sanki... belirsiz bir bekleyiş içinde ben… ve şehri başkaları geziyor yıllardır…” dedim


ve sustum… sustuk…



(*)paganini

fraktal...

10 Eylül 2009


bir fotoğraf karesi…usulca yaslanmış duvara doğru bir kolunu arkasında belli belirsiz görünen bir ağaca dayamış, bir ayağını diğerinin üzerine koymuş. başı hafifçe sola düşmüş, saçları ensesinde birleşmiş… hava rüzgarlı belli; yoksa başının üzerinde uçuşan saçları olmazdı… siyah bir bluz giymiş; düz, sade, ütülü… altında yine siyah bir pantolon var bol kesimli… boynundaki kolyeyi küpeleri tamamlıyor… gülümsemiş… gülmemiş; gülümsemiş; dişleri görünmüyor… aslında hareketli bir fotoğraf…(ve fena da değil) bu fotoğraf olaydan az önce çekilmiş... neden az önce çünkü bilse az sonra olacakları kuşkusuz daha farklı bir poz verirdi… belki kolunu duvara yaslamak yerine dolardı o ağaca… başını sola düşürmez dimdik tutardı, açardı saçlarını korkusuzca rüzgarlı güne inat… az sonra olacakları bilseydi emin ol kahkahayla gülerdi… otuz iki diş tekmili birden çıkardı o beyaz kağıda… ve ben onu da yazardım emin ol… az sonra olacakları bilseydi eğer… ama bilmedi… bilemedi… öğrenemeyecek olması onun suçu değil elbette… benim suçum…

başka bir fotoğraf başka bir bakış… daha renkli bir kıyafet var üzerinde, keten bir ceket giymiş bu sefer, gülmüş belirgin bir biçimde, yan dönmüş sanki birazdan arkasındaki kalabalıktan birini çekip çıkartacak , onunla konuşacak gibi bir tavrı var… açık bir mekanda… ellerini cebine sokmuş…bacakları görünmüyor… bu fotoğraf da olaydan önce çekilmiş…(olayı sorup durma bana , olayın hiçbir önemi yok) eminim o da az sonra olacakları bilse belki sadece gülümsemekle yetinirdi… arkasındaki şahıslardan birini çekip konuşurken poz verebilirdi… az sonra olacakları bilseydi eğer…

artık ne düşündüğümün veya ne yaptığımın hiç bir önemi yok… bir sürü fraktal karakter yazıyorum burada aslında hepsi kendine benziyor ya da en azından aynı özelliği taşıyor… hepsi benimleyken bir üçüncü şahısı daha yanımızda taşıyor, hepsi de içinde hasarlı bişey taşıyor ve en önemlisi hangisine bakarsam bakayım bir süre sonra bana vereceği kandırılmışlık hissi ile dolu…

soru-cevap

9 Eylül 2009

her seferinde aynı soruya aynı yanıtı verenlerdenim:

-"gerçekten yaşamak istiyor musun?"

- bilmem ki...

fonda...

8 Eylül 2009

Titreyerek geçiyorum lobiden
Asansöre biniyorum
Fonda klasik müzik
Kamerada ben…

Usulca geçiyorum kapıdan
Bitmeyecek gibi bu dram
Fonda senin sesin,
Hayalimde sen …

Kapılar açılıyor
Sola dönüyorum
Sanki biliyorum
Fonda Guns’nRoses
Koridorda ben…

Karışıyor nefesler inceden
İnce bir ses duyuyorum bedenler titrerken
Fonda Depeche Mode,
Üzerimde sen…

Rüzgar giriyor usulca pencereden,
Kokun mu beni çıkaran çileden
Fonda Cohen
Yatakta ben…

yeter ama...

2 Eylül 2009



bir kız çocuğu en sevimli haliyle yatağında yatıyor… söylediği cümle şu “annem ve babam beni çok seviyor” illaki diyorum … bu sevimli yüz sevilmez mi? Her anne baba çocuğunu seviyordur … sonra aklıma çocuklarını terk eden babalar ve anneler geliyor, onları bir baş belası olarak gören genç bedenler geliyor, işsizlik ve parasızlık yüzünden cinnet geçirerek bilmem kaç yerinden çocuklarını bıçaklayan babalar geliyor , kaldırım kenarlarında soğuktan donmuş elleriyle titreyen dudaklarıyla bir mendil alsana abla diyen çocuklar geliyor… ekrandaki görüntü akmaya devam ediyor… minik kız yatağında yan yatarak gülümsüyor kameralara maviş gözleriyle… sonra bir cümle daha dökülüyor dudaklarından “hatta doktorlarım ve hemşirelerim de beni çok seviyor” bu sefer aklıma soğuk hastane koridorları geliyor, veya hastabakıcılar tarafından dövülerek kolları bacakları kırılan huzurevlerindeki yaşlılar geliyor… nedense izlerken hep olumsuz şeyler çağrıştırıyor izlediklerim bana… derken minik kız minik elleriyle başındaki peruğu çıkarıveriyor…demek ki diyorum devamı geliyor… peruğunu çıkartır çıkartmaz saçsız (ve bence özellikle beyazlatılmış bir yüz ile) halde kalıveriyor kameranın karşısında, yatağında ve en nazlı sesiyle “lütfen bu gece uyurken elimi siz tutarmısınız” diye soruyor… fonda acıklı bir müzik… bu nedir allahaşkına!!! lösevin başlattığı bu rezil kampanya ile bu çocuk istismarı nereye kadar vardıracak işi? Kazanacakları üç beş kuruş için bu denli vicdanımızla oynamak kimin haddine düşmüş? İlla yardım edilmesi gerekiyorsa yalvarıyorum hastanelere gidin, gidin ve kendi gözlerinizle görün oradaki insanların hallerini ve kendi ellerinizle kendi yüreğinizle verin ne vermek istiyorsanız. Bu illa bir bedel olmamalı , içten bir gülümseme, içten bir destek hissi, vereceğiniz sarı kan ile çok daha fazla şeyler yapılabilir… lösevin yaptığı benim için bir insanlık suçudur, bir istismardır… sürekli bir dayatmadır ve evlatlarını bu hastalıktan kaybeden anne ve babalar için sürekli o yarayı kaşımaktır… bir şeylere birilerine yardım yapıyor olabilirsiniz ama size yalvarıyorum bunu çocukların o bedenini kullanarak yapmayın!!!! yeter artık diyorum… yeter ve televizyonu kapatıyorum... belki de hiç açmamalıydım…

karınca kararınca...

27 Ağustos 2009


masamın üzerinde bir sürü karınca var… nereden geldiklerine bir türlü anlam veremediğim türden… bu yazıyı yazarken de çok zorlanıyorum… bileğimin masayla birleştiği anda hemen altında bir karınca oluyor… onları ezmeden yazma mücadelesi ile boğuşuyorum… uzun dikdörtgen bir kağıda yazıyorum; işte bu yüzden çok zorlanıyorum belki de… hava da yapış yapış… insanlar var çevrede uzun uzun esniyorlar ve uzun uzun bakıyorlar birbirlerine… günler uzun… gölgeler kısa… ömür uzun… yaşam kısa… sonra uzaklara dalıyor gözlerim… ne gördüğüm ne işittiğim belirsiz… belki bir kuş kanadı sesi, belki bir çay makinesinin buhar sesi… hayır bir saniye bir saniye sanırım bir nehir sesi bu ses(anlaşılmaz cümleler kuruyorum gittikçe…) belki de bir çağlayan; evet evet çok net duyuyorum bu sesi… ama şu anda işim onunla değil yoksa sayfalarca yazabilirim (karıncalara rağmen) doğanın sesinin ne güzel olduğunu, içindeki güzellikleri, doğanın bizlere anlatmaya çalıştığı her türlü hikayeyi… pekala da yazabilirim buraya doğayı ben temiz tutuyorum diye, tüm çöpleri içimde biriktiriyorum diye… renk renk kutular var içimde diye… mesela; geri dönüşüm kutuları yürek kırıklıklarımı, umutsuzluklarımı, çaresizliklerimi, bekleyişlerimi geri dönüşümde biriktiriyorum, sonra, sonra tehlikeli atık kutum var; kızgınlıklarımı, hiçliklerimi, öfkemi, nefretimi oraya, bir de çevremde olup biten ve artık duyarlılık eşiğimin çok üstüne çıkan her şeyi orada biriktiriyorum diyebilirim… bir de ne idüğü belirsiz kutularım var; boş bakışlar, uykusuzluk nedenleri, çakı, çivi, raptiye, anahtar yarısı, kalp ağrısı nedenleri, yumak, boncuklar, küpeler, kavanoz, kavanoz kapağı, buruşuk çarşaflar, oyuncak bebekler, yastık kılıfları, kulbu kırık fincanlar, amaçsızca yırtılmış kağıtlar, bişeyler karalanmış kağıtlar, süzgeçler, boş abur cubur ambalajları, ucu kırılmış kalemler, tükenen kalemler, paslı oyuncaklar, makas, çorap teki, pinpon topu, tedavülden kalkmış bozuk paralar, çocuk kahkahaları… hepsi hepsi içimde diyebilirim… bu yüzden kırk yılda bir gönlümü açmak zorunda kalıyorum hayatım hava alsın diye… perdeleri usulca çekiyorum, sanki suyun içindeymiş gibi zor hareket edip az işitirim bu günlerde… pencerenin pervazında sinsice oturur içimdekileri görmeye çalışanları kovalayıveririm… es kaza gerçek bir çöp avcısı görürsem hemen pervazdan atlarım yanına işte o an büyük bir ışık huzmesiyle ne var ne yok açığa çıkar içimdeki çöp yığınlarının… ve küçük iskenderin dediği gibi her aşkta dönme dolaptayım ve kesiliyor elektrik ben en tepedeyken… bu dizeyi de açardım sana ama başta da belirttiğim gibi konum bu değil… az sonra masama gelecek yabancıyı düşünüyorum daha ziyade… o yabancıyla asla dirsek temasımın olmayacağından, onun içinden çıkılamaz sandığı derdin aslında ne kadar kolay aşılabileceğinden bahsedeceğim az sonra… cümlelerimi çok özenli seçmem gerektiğinin bilincinde olarak… uzak ama yakın, yakın ama soğuk, soğuk ama samimi, samimi ama yabancı davranmak zorunda kalacağım… gözlüklerimi burnumun üzerine düşürerek ve biraz da gözlüklerimin üzerinden ona bakacağım… göz göze geldiğimiz anda başımı hemen çevirmeliyim… şu anda tek kelimelik cümleler kuramayacak kadar meşgulüm… kendimi tekrar etmekten de çok sıkıldım… oysa o kadar uzun zaman oldu ki aynı masada aynı şeyleri yazdığım… beklediğim o an erken geliyor… masamda önce bir gölge ardından da bir bedenin ağırlığını hissediyorum “nasılsın?” diyor “adamına göre” diye cevaplıyorum…