işte ben gibi sen gibi...

31 Ekim 2009


haftalardır yazmadığım yazamadığım doğru… belki bir süre daha yazamayacağım da doğru… geçenlerde ilk okuduğum mısrada ne diyeceğimi bilemediğim bir şiir geçti elime… ne diyeceğimi ve ne düşüneceğimi bilemediğim bir şiir… tam da o anı kolluyormuş gibi çıkıverdi birden ortaya “elif gibi yalnızım” diyordu ilk mısra… dikkat “elif kadar” değil, "elif gibi" yalnızım… “ne esrem var ne ötrem” diye devam ediyordu… yıllarca evvel bir daha binmemeye and içtiğim bir otobüste önce camını silmiş sonra yanağımı dayamış gidiyordum… şehrin tüm kokusu üzerime sinmişti… yanımızdan geçen başka bir otobüste aynı benim koltuğuma oturmuş ve benim gibi yanağını cama dayamış başka birini gördüğümde de bu şiir zihnimde dolanıyordu “ne beni durduran bir cezmim” otobüsün üzerinde büyük harflerle “BELEDİYE ÖZEL HALK OTOBÜSÜ” yazıyordu… kendi içinde milyonlarca ironiye sahip olan bu tanımlama ile sahipsiz bir kentte olduğumu bir kez daha fark ettim… belediye özel olabilir miydi? özel olabilen bir otobüste halkın ne işi vardı? halkın içine sıkış tepiş doldurulduğu toplu taşıma aracı olan otobüsün hangi özelliği onu özel kılıyordu bilemedim… kendi kendime gülümsediğim anda yandaki otobüsteki şahsın da gülümsediğini gördüm…aynı esanada da “ne bana ben katan bir şeddem var, ne elimi tutan bir harf” mısraları da otobüsle beraber yanımdan geçmiş oldu… tek bir an tek bir bakış ve gülümseme… zilyon şey geçerken üstelik aklımdan son geçen mısraya kaptırdım kendimi… peşinden gidiyordum…"kalakaldım sayfalar ortasında” “elif kadar yalnızım” ….gücüme de gitmiyor değildi hani bu şehri tek başına yaşamak… aklıma her geldiğinde aldığım derin nefesler bir süre sonra kafi gelmiyor yerini kesik kesik ama sık aralıklarla aldığım nefeslere bırakıyordu… yollar bitmiyordu ve ben belki de bininci kez aynı şehirde aynı istikamete giden farklı bir otobüste aynı hisleri taşıyordum…
“işte ben gibi sen gibi” dedim bir başka durakta aynı yanakla karşılaşınca…yanak tekrar güldü bana… otobüse bindiğimde tek damla yoktu burnuma düşen oysa şimdi yanağımı dayadığım pencerede gözyaşlarını görebiliyordum gökyüzünün… onu böylesine içli kılan neydi bilmiyorum… bir bulutun güneşe olan aşkı olabilirdi belki de… belki de aynı mavilikte kalıp aya bir türlü kavuşamayacak olmasındandı… işte ben gibi sen gibi… imkansızlıklar gökyüzünün canını yakıyor o da aklına geldikçe ağlıyordu belki ve biz faniler buna yağmur diyorduk olamaz mıydı? “bir okuyan bekledim, bir hıfzeden belki”“gölgesini istedim bir dostun med gibi…" diyordu şiir şimdi de zihnimde… otobüsten indim… montumun önünü ilikleyip yakalarımı kaldırdım, ellerimi cebime sokup, gemiye doğru yol aldım… yüksek sesle başladım mısraları birleştirmeye :
Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf
Ne anlam katan bir harekem…
Kalakaldım sayfalar ortasında.
İşte ben gibi, sen gibi…
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki…
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
şiirin son mısrası aklıma gelmedi…sonra “işe bak” dedim kendi kendime… “bu şiir ortaya çıktığı andan beri şiir hakkında yazmak istedim olmadı aradan haftalar geçti … kalktım şehir değiştirdim orada bunlar geliyor aklıma” dedim… sesimi bir ben bir de ben duyuyordum sadece… kendi zihnimle kendi içimle konuşuyordum yine… şehir sen kokuyordu… şehir ıslaktı… şehir beni özlemişti… şehir başka bakıyordu bana… şehir sarılmadı bu defa… şehir uzaktan yanağımı okşadı… ve son mısrası da dilimden dökülüverdi “işte bu yüzden sızım elif sızısı…”

21 Ekim 2009

A Ş

K İ

R T

OS



Suskun bir bekleyiş sonrası geldi bu yağmur

Esrarını çözemedim bir kaç damlanın,

Mavi bir özlem mi yoksa beklentin mi? bilemedim

Razı gelmiyor gönlüm işte,

Aşık olmak çok zor bu mevsimde...

öldün... duyuyor musun?

11 Ekim 2009






Hayat bazen çok kolay… bazı şeyleri düşündüğünde söylememek mesela… ya da sonradan aklına geldiği için sustuğunu düşündürtmek... duş perdesinin arkasındaki yoğun gölge kadar yakın ama bir o kadar uzak durabilmek… aradaki boşluklar dolar belki diye.. ama ne zaman ne yana baksam o boşlukların asla dolduramayacağı şeyler de var elbet, olacaktır olmalıdır da… ben beceriksizim kabul ama sen de bir o kadar korkaksın ….

Hayat bazen çok yalan… sana yalan söyledim ilkinde çok dokundu kalbime ama sonra sonra alıştım … ilki zor devamı kolaydır derlerdi de inanmazdım… inandıramazdım… bu hafta senin şehrindeydim ben… sahipsiz bir köpek gibi dolaştım yollarda... ezberini unutmuş bir talebeydim , talep ettim olmadı ben de eyleme geçtim… göz yaşartıcı bombalar vardı her yanda... biber gazın genzimi yakıyordu ama yutkundum ve yola devam ettim… ben kararsızdım kabul ama sen de kolayı seçtin…

Hayat bazen çok temkinli… bunca yıl öğrendiğim tek bir şey oldu… bir binayı sıfırdan asla yapmayacaksın… gidecek , yerinde görecek , içine sinmezse araştıracaksın… üç oda bir salon mu istiyorsun , bir oda bir mutfak mı karar verecek ve alacaksın... hiçbir zaman kendi yaptığın yerde sığınamazsın… mutlaka bir aksilik çıkar, yer olsa ustalar olmaz, banyo bulunsa , fayanslar oturmaz, musluk olsa , elektriği olmaz, maz da maz…çünkü geç kaldık doğru bir yerden arsa almaya… ben temelini kazdım kabul ama sen de bir enkazdın…

Hayat bazen çok iki yüzlü… yürek kal derken dil git diyor… dil kal derken yürek siliveriyor… istenmemek başka bişeymiş anladım... sevgiden öte özlemden acı… ne verdin ne aldın hesapları karıştırdım… önce telefonunu rehberimden kaldırdım, sonra adını sol göğsümün üzerindeki cevherden kazıdım… kendime biraz da zaman tanıdım, bir sigara yaktım ve dudağımdaki son dokunuşunu da dumanla birlikte evrene saldım… ben başarabildim kabul ama sen başaramayacaksın…

Hayat bazen çok tehlikeli… bol virajlı bir sürü yol çıkıyor önüne , hangisini seçeceğin belirsiz, sollama yapamıyor, sinyal veremiyor, tabelaları okuyamıyorsun… ben bir uçurumun kenarında buluyorum kendimi, ve iyice yaklaşıp dibine; düşersem nereye tutunurum diye bakıyorum, tutunacak şey çok görüyorum ama beni taşıyacak dal yok anlıyorum… sen ise uzaktan bana bakıyorsun … ben çok cesurum kabul ama sen de bir o kadar uzaksın…

Hayat bazen çok şekilci; yine de biliyorum ki benim sevme şeklimde bir bozukluk yok… kağıt kesiği gibi seviyorum ben … nasıl, ne zaman, ne olacağı bilinmeyen … her sevgimde kağıdı kendi yüreğime sürtüyorum , kanayan bir yüreğe sahibim bu yüzden … Şimdi yazarımın da dediği gibi senin sevme şeklinin bozuk olduğunu anladım… sevme ve isteme şeklindeki bozukluk yüzünden yüzüme bakamazdın ve bunun farkındaydın… benim ilişki anlayışım bu olmadığı için de ben artık pes ediyorum… her istediğini son kez yapıyorum ve hayatından çıkıp gidiyorum… çünkü ben birinin hayatına kıyısından köşesinden dahil olma çabası veremeyecek kadar kendini ve ne istediğini bilen bir kadınım… istediğin bu değilse de hayatının tam ortasında olmalıyım… bu kez kararlıyım… kendi kendine kazdığın mezarında sana mutluluklar dilerim… ben böyle ansızın gidenlerdenim kabul ama sen de kalmamı hak etmedin….

Şimdi tut bakalım tutabilirsen ellerimden…
*fotoğraflar : birbarfilozofu (by M.Güleray)

kutlu olsun...

9 Ekim 2009


aslında yoksun...

ve bir yıl daha bitti işte...

bardak artık biraz daha boş...

son yudumuna kadar hayatın,

içmekte olduğun her damlanın,

tadını tam olarak hissedebilmeni umarım...

içtiğin çok,

içeceğin çok hayatın olsun...

aslında yoksun,

sağlık olsun....

erdem...

29 Eylül 2009




Bak, birileri giderken yanında götürmüş güvenmeyi, gördün mü? hani sen daha küçükken, uçurtman vardı renkli renkli… ipini tutardın, göğe doğru sen istemezsen uçmayacağını bilmenin verdiği güvenle koşardın alabildiğine... hani sen daha özgürdün kelimelerinde… hatırladın mı? içinden geleni söylerdin, kim ne düşünür, inanır mı yoksa yalan mı der, hiç umursamazdın... bilmezdin ki yalanı o zamanlar... şimdi bu uzaklık ne? altı gün önceki yabancı, dünkü sevgilin, şimdi bu bulanık görüntü… yalan söylemeyi hala beceremeyen kocaman çocuk seni: bal gibi de aşıksın, sırılsıklamsın...


ama bir şeylerin hesapları verilmeli her zaman... geçmişin, geçmişin izlerinin, bugünün… peki, yarının hesabı verilir mi? gerçekleşmeyecek yarının hesabını kim, nasıl verecek şimdi? belki benim evde kedim ağlıyor, mavi gözleriyle... belki çiçeklerim kurumaya yüz tuttu... belki dostlarım kırıldı, nasıl, kim için, nereye diye gönül koydular... belki hayatımın arta kalanı eskittiğim sensiz kısmına hava atıyor… şimdi geçmişimizi hatırlamıyor gibi sevdiğimiz o saniyede, geçmişimizi unutamıyor gibi sevişemememizin hesabını kim verecek?


koltuğa özenlice bırakılmış bir battaniye... örtmeyi kimin daha çok hak ettiğini düşüne düşüne uyunacak lanet bir battaniye... oysa sen koalanın okaliptusa sarıldığı gibi bana sarılmadan, uyuyamamalıydın... madem hissettin şafak sökmeden sessizce gideceğimi, doğru kararı vermemi beklememeliydin... çünkü misafirler hep gider... ev sahipleriyse yatak odalarına dönerler... alışmayı reddediyorum inatla! yaşayarak öğrendim deyip uyum sağlamayacağım şeyler var benim... tekerleğinde dönen fare misali, olanlar olmamış gibi davranıyorum... battaniyeyi karşı koltuğa bırakarak değil, başka yerde yatmayayım diye saklayarak ait hissettirene kadar...


ısıtan, aydınlatan son mum yavaşça söndü... yatmak ve gitmek arasında bir karar vermem gereken zor andayım... aşk ve gurur arasındaki çizgiden biraz daha sol yandayım... seni seviyorum ben, kafam kızınca bavulumu toplamayı değil… ama “Kal de” desem, uykunun en güzel yerinde duyamayacaksın...


ısıtan, aydınlatan son mum yavaşça söndü... sabahı bekleyememiş, sabırsız bir "günaydın" fısıldayıp gidiyorum kulağına ...
m.erdem pürmüslü.
fotoğraf; mithat güleray by birbarfilozofu...



iyiyim iyi…

19 Eylül 2009

(:(:(: ... ʞoʎ ʞılsɹǝʇ ıq wıʎıʎı uǝq

ayrı telden...

17 Eylül 2009


"buraya kadar gelebilmem bir mucize" dedi… hızlıca sığındığı koltuktan bana bakarken… "nasıl başardın peki" diye sordum… "zor oldu aslında bazıları için yerine kullanabileceğim bişeyler bulabildim" dedi… "biliyorsun uyumuyorum geceleri... evvela dişlerimi sıkıp bir bir çıkardım yüreğimdeki yara bantlarını... söz konusu bantlar çıkarken çok acı verdi ama dezenfektan yerine biraz gözyaşı işime geldi doğrusu... önce gözyaşıyla ıslatıyor sonra yavaş yavaş kaldırıyordum hepsini… bazıları kabuk tutmuş hatta onu da fark ettim ama yine de kolay kapanacak gibi görünmüyor ne yalan söyliyeyim… yara bantlarını çıkardıktan sonra yanlışlıkla üstlerini de kapattığım çekmecelere ilişti ellerim… meğer ne çok çekmece varmış içleri ıvır zıvırla dolu olan… sonra yavaş yavaş gözlerimdeki perdeleri de araladım… koyu lacivertten kadife perdelerdi bunlar… gün ışığı çok güçlü geldi ilk başta onlar da rahatsız oldu tabi… eee haliyle yıllardır içinde yaşadığı bir karanlık var… sonra aldım makası elime kestim tutam tutam düşüncelerimi… zaten uçları kırılmıştı, her bir düşünce yeni birine çıkıyordu sanki; çatal çatal oluyordu… bir süre sonra, ben bile içine girememiş olmuştum… yüzüm gözüm açıldı... sandığım şeyleri de atmışım vakti zamanında bir sandığa… sandığı bir açtım ki ne göreyim… hepsi kocaman bedenlere bürünmüşler sanki… yanakları, dudakları, gözleri, bakışları, içlikleri, hiçlikleri, omuzları, bedenleri, yürekleri hepsi, hepsi yangın yerine dönmüş… çok pişman oldum biliyor musun? sandığım şeyler yüzünden bu hale düştüğüme… kapatıverdim kapağını bir tek ona elim değmiyor… eee sen nasılsın" dedi bana… bir eliyle başını kaşırken diğer elinde aynı anda kahve ve sigarasını tutuyordu…hiç beklemediğim anda sormuştu bunu bana… hiç susmayacak sandığım bir anda… ne güzel dinliyordum onu… hani olur ya sınava çok çalışırsın ama soruları gördüğün anda hiçbir şey bilmiyorsun gibi gelir ve birden soğuk terler birikir ya şakaklarına… sen işaret parmaklarınla onları silmeye çalışırken karşındaki seni düşünüyor sanır ya… aynen öyleydi durumum… iki sahipsiz kanat yüreğimde çırpınmaya başladı... “ hala aynı…"(*) "ne şehir değişti ne de kanalizasyonlarından akan... sadece yolculuklar oldu başka şehirlere… turist gezilerinde rehbersiz, anlamsız, sahipsiz ve kimsesiz aslında… bir logar kapağının altından, bir fare gibi şehri keşfetmeye çalışarak… sayısız mekan biriktirdim senin için… belki gideriz umuduyla… sözde sevmediğin bu şehri sana sevdirmeyi başarabilirsem kendimi de sevdireceğimi düşünüyordum… buna neden ihtiyaç duyduğumu ise sorma bana… geçti vakit… küçük deliklerden şehre şöyle bir göz atarak ya da sadece bekleyerek… küçük adımlar içten gelen bir gıdıklanma hissi yaratıyor bu şehre... içinde olmam hoşuna gidiyor biliyorum… oradan çıkmama izin vermiyor sanki... belirsiz bir bekleyiş içinde ben… ve şehri başkaları geziyor yıllardır…” dedim


ve sustum… sustuk…



(*)paganini

fraktal...

10 Eylül 2009


bir fotoğraf karesi…usulca yaslanmış duvara doğru bir kolunu arkasında belli belirsiz görünen bir ağaca dayamış, bir ayağını diğerinin üzerine koymuş. başı hafifçe sola düşmüş, saçları ensesinde birleşmiş… hava rüzgarlı belli; yoksa başının üzerinde uçuşan saçları olmazdı… siyah bir bluz giymiş; düz, sade, ütülü… altında yine siyah bir pantolon var bol kesimli… boynundaki kolyeyi küpeleri tamamlıyor… gülümsemiş… gülmemiş; gülümsemiş; dişleri görünmüyor… aslında hareketli bir fotoğraf…(ve fena da değil) bu fotoğraf olaydan az önce çekilmiş... neden az önce çünkü bilse az sonra olacakları kuşkusuz daha farklı bir poz verirdi… belki kolunu duvara yaslamak yerine dolardı o ağaca… başını sola düşürmez dimdik tutardı, açardı saçlarını korkusuzca rüzgarlı güne inat… az sonra olacakları bilseydi emin ol kahkahayla gülerdi… otuz iki diş tekmili birden çıkardı o beyaz kağıda… ve ben onu da yazardım emin ol… az sonra olacakları bilseydi eğer… ama bilmedi… bilemedi… öğrenemeyecek olması onun suçu değil elbette… benim suçum…

başka bir fotoğraf başka bir bakış… daha renkli bir kıyafet var üzerinde, keten bir ceket giymiş bu sefer, gülmüş belirgin bir biçimde, yan dönmüş sanki birazdan arkasındaki kalabalıktan birini çekip çıkartacak , onunla konuşacak gibi bir tavrı var… açık bir mekanda… ellerini cebine sokmuş…bacakları görünmüyor… bu fotoğraf da olaydan önce çekilmiş…(olayı sorup durma bana , olayın hiçbir önemi yok) eminim o da az sonra olacakları bilse belki sadece gülümsemekle yetinirdi… arkasındaki şahıslardan birini çekip konuşurken poz verebilirdi… az sonra olacakları bilseydi eğer…

artık ne düşündüğümün veya ne yaptığımın hiç bir önemi yok… bir sürü fraktal karakter yazıyorum burada aslında hepsi kendine benziyor ya da en azından aynı özelliği taşıyor… hepsi benimleyken bir üçüncü şahısı daha yanımızda taşıyor, hepsi de içinde hasarlı bişey taşıyor ve en önemlisi hangisine bakarsam bakayım bir süre sonra bana vereceği kandırılmışlık hissi ile dolu…

soru-cevap

9 Eylül 2009

her seferinde aynı soruya aynı yanıtı verenlerdenim:

-"gerçekten yaşamak istiyor musun?"

- bilmem ki...

fonda...

8 Eylül 2009

Titreyerek geçiyorum lobiden
Asansöre biniyorum
Fonda klasik müzik
Kamerada ben…

Usulca geçiyorum kapıdan
Bitmeyecek gibi bu dram
Fonda senin sesin,
Hayalimde sen …

Kapılar açılıyor
Sola dönüyorum
Sanki biliyorum
Fonda Guns’nRoses
Koridorda ben…

Karışıyor nefesler inceden
İnce bir ses duyuyorum bedenler titrerken
Fonda Depeche Mode,
Üzerimde sen…

Rüzgar giriyor usulca pencereden,
Kokun mu beni çıkaran çileden
Fonda Cohen
Yatakta ben…

yeter ama...

2 Eylül 2009



bir kız çocuğu en sevimli haliyle yatağında yatıyor… söylediği cümle şu “annem ve babam beni çok seviyor” illaki diyorum … bu sevimli yüz sevilmez mi? Her anne baba çocuğunu seviyordur … sonra aklıma çocuklarını terk eden babalar ve anneler geliyor, onları bir baş belası olarak gören genç bedenler geliyor, işsizlik ve parasızlık yüzünden cinnet geçirerek bilmem kaç yerinden çocuklarını bıçaklayan babalar geliyor , kaldırım kenarlarında soğuktan donmuş elleriyle titreyen dudaklarıyla bir mendil alsana abla diyen çocuklar geliyor… ekrandaki görüntü akmaya devam ediyor… minik kız yatağında yan yatarak gülümsüyor kameralara maviş gözleriyle… sonra bir cümle daha dökülüyor dudaklarından “hatta doktorlarım ve hemşirelerim de beni çok seviyor” bu sefer aklıma soğuk hastane koridorları geliyor, veya hastabakıcılar tarafından dövülerek kolları bacakları kırılan huzurevlerindeki yaşlılar geliyor… nedense izlerken hep olumsuz şeyler çağrıştırıyor izlediklerim bana… derken minik kız minik elleriyle başındaki peruğu çıkarıveriyor…demek ki diyorum devamı geliyor… peruğunu çıkartır çıkartmaz saçsız (ve bence özellikle beyazlatılmış bir yüz ile) halde kalıveriyor kameranın karşısında, yatağında ve en nazlı sesiyle “lütfen bu gece uyurken elimi siz tutarmısınız” diye soruyor… fonda acıklı bir müzik… bu nedir allahaşkına!!! lösevin başlattığı bu rezil kampanya ile bu çocuk istismarı nereye kadar vardıracak işi? Kazanacakları üç beş kuruş için bu denli vicdanımızla oynamak kimin haddine düşmüş? İlla yardım edilmesi gerekiyorsa yalvarıyorum hastanelere gidin, gidin ve kendi gözlerinizle görün oradaki insanların hallerini ve kendi ellerinizle kendi yüreğinizle verin ne vermek istiyorsanız. Bu illa bir bedel olmamalı , içten bir gülümseme, içten bir destek hissi, vereceğiniz sarı kan ile çok daha fazla şeyler yapılabilir… lösevin yaptığı benim için bir insanlık suçudur, bir istismardır… sürekli bir dayatmadır ve evlatlarını bu hastalıktan kaybeden anne ve babalar için sürekli o yarayı kaşımaktır… bir şeylere birilerine yardım yapıyor olabilirsiniz ama size yalvarıyorum bunu çocukların o bedenini kullanarak yapmayın!!!! yeter artık diyorum… yeter ve televizyonu kapatıyorum... belki de hiç açmamalıydım…

karınca kararınca...

27 Ağustos 2009


masamın üzerinde bir sürü karınca var… nereden geldiklerine bir türlü anlam veremediğim türden… bu yazıyı yazarken de çok zorlanıyorum… bileğimin masayla birleştiği anda hemen altında bir karınca oluyor… onları ezmeden yazma mücadelesi ile boğuşuyorum… uzun dikdörtgen bir kağıda yazıyorum; işte bu yüzden çok zorlanıyorum belki de… hava da yapış yapış… insanlar var çevrede uzun uzun esniyorlar ve uzun uzun bakıyorlar birbirlerine… günler uzun… gölgeler kısa… ömür uzun… yaşam kısa… sonra uzaklara dalıyor gözlerim… ne gördüğüm ne işittiğim belirsiz… belki bir kuş kanadı sesi, belki bir çay makinesinin buhar sesi… hayır bir saniye bir saniye sanırım bir nehir sesi bu ses(anlaşılmaz cümleler kuruyorum gittikçe…) belki de bir çağlayan; evet evet çok net duyuyorum bu sesi… ama şu anda işim onunla değil yoksa sayfalarca yazabilirim (karıncalara rağmen) doğanın sesinin ne güzel olduğunu, içindeki güzellikleri, doğanın bizlere anlatmaya çalıştığı her türlü hikayeyi… pekala da yazabilirim buraya doğayı ben temiz tutuyorum diye, tüm çöpleri içimde biriktiriyorum diye… renk renk kutular var içimde diye… mesela; geri dönüşüm kutuları yürek kırıklıklarımı, umutsuzluklarımı, çaresizliklerimi, bekleyişlerimi geri dönüşümde biriktiriyorum, sonra, sonra tehlikeli atık kutum var; kızgınlıklarımı, hiçliklerimi, öfkemi, nefretimi oraya, bir de çevremde olup biten ve artık duyarlılık eşiğimin çok üstüne çıkan her şeyi orada biriktiriyorum diyebilirim… bir de ne idüğü belirsiz kutularım var; boş bakışlar, uykusuzluk nedenleri, çakı, çivi, raptiye, anahtar yarısı, kalp ağrısı nedenleri, yumak, boncuklar, küpeler, kavanoz, kavanoz kapağı, buruşuk çarşaflar, oyuncak bebekler, yastık kılıfları, kulbu kırık fincanlar, amaçsızca yırtılmış kağıtlar, bişeyler karalanmış kağıtlar, süzgeçler, boş abur cubur ambalajları, ucu kırılmış kalemler, tükenen kalemler, paslı oyuncaklar, makas, çorap teki, pinpon topu, tedavülden kalkmış bozuk paralar, çocuk kahkahaları… hepsi hepsi içimde diyebilirim… bu yüzden kırk yılda bir gönlümü açmak zorunda kalıyorum hayatım hava alsın diye… perdeleri usulca çekiyorum, sanki suyun içindeymiş gibi zor hareket edip az işitirim bu günlerde… pencerenin pervazında sinsice oturur içimdekileri görmeye çalışanları kovalayıveririm… es kaza gerçek bir çöp avcısı görürsem hemen pervazdan atlarım yanına işte o an büyük bir ışık huzmesiyle ne var ne yok açığa çıkar içimdeki çöp yığınlarının… ve küçük iskenderin dediği gibi her aşkta dönme dolaptayım ve kesiliyor elektrik ben en tepedeyken… bu dizeyi de açardım sana ama başta da belirttiğim gibi konum bu değil… az sonra masama gelecek yabancıyı düşünüyorum daha ziyade… o yabancıyla asla dirsek temasımın olmayacağından, onun içinden çıkılamaz sandığı derdin aslında ne kadar kolay aşılabileceğinden bahsedeceğim az sonra… cümlelerimi çok özenli seçmem gerektiğinin bilincinde olarak… uzak ama yakın, yakın ama soğuk, soğuk ama samimi, samimi ama yabancı davranmak zorunda kalacağım… gözlüklerimi burnumun üzerine düşürerek ve biraz da gözlüklerimin üzerinden ona bakacağım… göz göze geldiğimiz anda başımı hemen çevirmeliyim… şu anda tek kelimelik cümleler kuramayacak kadar meşgulüm… kendimi tekrar etmekten de çok sıkıldım… oysa o kadar uzun zaman oldu ki aynı masada aynı şeyleri yazdığım… beklediğim o an erken geliyor… masamda önce bir gölge ardından da bir bedenin ağırlığını hissediyorum “nasılsın?” diyor “adamına göre” diye cevaplıyorum…

bize...

18 Ağustos 2009

el
eller
ellerim
ellerimdeki koku
kaybettim…

göz
gözler
gözlerim
gözlerimdeki resim
sen değilsin…

dil
diller
diller etti
diller etti dilim dilim
çaresizim...

ten
tenim
tenimdeki gün
tenimdeki günaydın
ol(a)madın…

yat
yatak
yatağım
yatağımdaki
yatağım(ız)daki pişmanlık…
oldu(k)n…

artık savaşlar biter; biz ölürüz…

Ne mutlu bize …

ulaşamıyorum sana...

12 Ağustos 2009


sayısız kez mektup yazdım sana… sayısız kez göndermediğim; gönderemediğim mektuplarım oldu… kimilerinin üstlerini koyu kara kalemle çizdim vazgeçtim yazmaktan, ; özneyle yüklemi yer değiştirerek yazdım olmadı… hiçbir özne seni anlatamadı hiçbir yüklemde kendimi bulamadım… bir de kimilerini buruşturup çöpe attığım sayısız mektuplarım oldu… sonra yarıda kestim kalem ve kağıdın sevişmesini… bu sefer sayısız kez elektronik ortamda ulaşmaya çabaladım sana… sayısız kez elim gönder düğmesine varmadı varamadı… sayısız kez seni aradım… hayali bir telefonla konuştum zihnimde, numaraları çeviriyor ve açmanı bekliyordum… sayısız kez sana haykırdım “neden!!!?” diye…(gerçekten neydi neden?) olmadı başaramadım… her seferinde gözlerin gerekiyordu bana… (artık bir tek onlar aklımda) buluşamadım gözlerinle… istiyordum ki sessiz kalma bana… konuşamadım sözlerinde… böyle, böyle geçti aylar… arada sırada gelen haberin gelmez oldu… sen de yoruldun anladım… sonra uzak bir yere gittim… kimsenin beni tanımadığı , benim kimseyi tanımadığım… barmen sürekli dolduruyordu; ben içiyordum… ben içiyordum; barmen dolduruyordu… sözde karşımdaki sandalyede sen oturuyordun… ve hayır karşımda değil yanımda oturuyordun ilk kez… beraber çalakalem konuşuyor, yazıyorduk…(geçmişi ve de geleceği) (sen bilemezdin yaşamamız gerekirdi)… ben senin kendini yorduğun benim hakkımdaki yorumlarını (durdur o yorumları!?!?) söze döküyordum sen utanıyordun, sözgelimi ben bu ilişkinin iki kişi olduğunu sanıyordum (sanmak!?!) sen üç kişiydik diyordun(haklıydın) ve ben susuyordum… alışıla gelmiş olarak arkadaşını arıyor beni anlatıyordun ben bunları duymuyordum… gerçek olan tek bir şey vardı; yan yanaydık; içiyorduk… içiyorduk… içiyorduk… sonra barmen beni kaldırdı masadan… o kadar alışmıştım ki itelenmeye hayır demedim bile… sahibine alışmış uysal bir köpek gibi çıktım mekandan… bazen duvarlara tutunuyor, bazen kaldırımların kulağına bir şeyler fısıldıyor, bazen su birikintilerini deniz sanıyor yüzüyordum… yürüyordum veya öyle sanıyordum sokaklarda(yürümek?!?)… aklımda olan tek şey tükendiğimdi… sahtekardım(kim doğru ki?!?)… sahtekardı herkes (ya ben doğru muyum ki?!?)… merkeze geldim sonra... sadece ineceğim yeri söyledim; daha çok anlatacak gücüm yoktu… söyledim ve şöförün hemen arkasındaki koltuğa atıverdim kendimi… yolcular yavaş yavaş biniyordu… en arka dörtlüye üç kız oturdu… birinin sesini sen sandım, kopya çekerken yakalanmış zavallı bir öğrenci gibi dönüp baktım umutsuzca geriye… değildin… sen değildin işte… rahatladım… sesi sana benzeyen kız sürekli konuşuyor, gülüyor, anlatıyor, anlatıyor, anlatıyordu… diğerinin kokusunu sen sandım iyice sığındım oturduğum koltuğa; geriye dönüp bir daha bakmaya cesaretim de yoktu… sonuncusu “sen”di … emindim… ne yapacağımı şaşırdım… minibüste her şey vardı… yaprak, sinek, kahkaha, alkol kokusu, kadın kokusu, erkek kokusu, ten kokusu, ter kokusu, minik maskotların ileri geri sallanırken çıkardıkları sesler, bozuk para sesi, kıskançlık, sevişme isteği, tutku, acele, sıkıntı, minibüs tarifesinin renkli listesi, düşen anahtar sesi, umarsızlık, duygusuzluk, karamsarlık, ters yönden gelen arabanın uzun farlarının sarışın kızın gözlüğünde bıraktığı iz, pet şişe, pet şişe kapağı, bu minibüste şefkat dışında her şey vardı…(bir de ben) bir el beni omzumdan sarstı sonra… şöför bağırarak beni kaldırmaya çalışıyordu… ben ise anlamıyordum nerede olduğumu … aynı anda sen en arkadan bağırıyordun “yapmayın o şu an farkında değil, baksanıza sarhoş”(sarhoş?!?) “…” “banane lan bana mı içti o kadar”, “indirelim mi abi bunu?” diyordu başka birileri…(bunu?!) sonra ayakta duran gençler beni güçlü kollarıyla kaldırdılar olduğum yerden… sen hala bağırıyordun “polisi arıyorum, yapmayın, birileri geçirsin onu karşı tarafa, hadi beyler lütfen” kimse seni duymuyordu sen bağırıyordun “yazık, çok yazık, yazıklar olsun!!!!
sonra kapı açıldı… beni minibüsten aşağıya attılar… yattığım yerden oturarak baktım yüzlerine… hiç birini tanımıyordum… kalktım, iki adım attım… bir daha baktım gidişlerine… sen de o minibüsle birlikte gittin böylece… sonra zor geldi yürümek caddenin ortasına enlemesine uzanıverdim… postacıyı orada bekledim... belki de sen yazmıştın bana... okumak istedim...

döndüm...

10 Ağustos 2009


geceydi…
ıssızdı her yer…
sokaklar çiş kokuyordu; ben yürüyordum,
sokaklar kan kokuyordu; ben acıyordum,
sokaklar karanlıktı; korkmuyordum…
kültablasındaki izmaritten farkım yoktu;
keyifle yakıldım, lanet olsun diye söndürüldüm…
her yanım düğüm düğüm…
karanlıktı aradığım;
ışık sandım, ateşle yandım…
yıllarca sensiz olamam diyen adam bu gün evlenmişti...
umurumda bile değildi...
ve evet çok arabeskti farkındaydım…
aklıma başka sebep gelmiyordu kahırlanmak için…
olmadı… olamadı… ben yürüyordum…
tiz bir köpek uluması böldü sonra gecemi,
sonra beni,
sonra yolu,
sonra her şeyi…
denizin üzerindeki mehtaba bakıp yürüdüm…
bilmem kaç kez ölümden döndüm…
31.07.2009

bir yer...


ortalama üç insan boyunda olan yüksek tavanlı bir binadır burası… koridorları sanki hiç bitmeyecekmiş gibidir… karanlıktır, gridir, soğuktur ölesiye… sürekli bir köşeyi dönmece hakimdir her katında… her köşeyi döndüğünde de seni umutsuz , esmer, kırmızı gözlü bir yüz karşılar… utanırsın gülümsediğin için… konuşamazsın bile…


insanlar birbirleriyle çığlıklar eşliğinde konuşur, kimsenin kimseye ne sabrı ne de tahammülü vardır… kan kokar, ilaç kokar, boş serum şişeleri kokar, ıslak insan kokar, dert kokar, çaresizlik kokar odaları… utanırsın güzelliğine… koklayamazsın bile…


kimsenin vakti yoktur , koşar insanlar alabildiğine, çarpar birilerine ama olsundur yetişmek gereklidir çoğu zaman bir üst haneye… utanırsın vaktin olduğuna, saatine bakamazsın bile…

geceleri bir haykırıştır, bir hiçliktir burası… birileri gelir birilerini götürür bazen… giden gelmez, gelen gitmemeyi umar çoğu zaman… bağırır çocuklar “dayanamıyorum artık” diye, yalvarırlar kocaman ellere; bıraksınlar beni diye… umut yoktur buralarda, sevinç yoktur, gülüşmeler yoktur… utanırsın gençliğinden, aynaya bakamazsın bile…

küçücük bedenler kendilerinden büyük makinalarla yaşar… bu havayı solur, soluk benizleri… yüzlerini büyük bezler örter, küçük kulaklarına, küçük burunlarına ve yoksul gözlerine inat… daha ne denir bilmem ki yaşadıkları varsayımını çürütmek için…

bir de beyaz gömlekliler vardır içeride ve onların kayıtsız şartsız hakimi olduğu bir dünyadasındır… sen yardıma gelmişsindir kendini insan sayarsın, o ise bu binadan çıktıktan sonra insan olduğunu hatırlar… bu birincil kuraldır… böyledir, böyle olması gereklidir, bir şey diyemezsin… utanırsın yaşadığından , geçmişine bakamazsın bile…

bu binanın adı hastanedir… “kanser” der beyaz gömlekliler sen kararırsın… varsayılan hastalığın adı bile buz kestirir tenini ama seni ateş basar… umudun vardır ama yok sayarsın… güçlüsündür ama yerden kalkamazsın… ışıl ışıl solarsın her bir kelimede… utanırsın duyduklarına, yüzüne bakamazsın bile…

işte böyle bir yerdir burası herkesin olduğu, kimsenin sayılmadığı… gelenin gidenden çok olduğu, gidenin nereye gittiği muamma olduğu bir yer… ruhlar dolaşır gece koridorlarda yalnızlık bir varsayımdan ibarettir… ve şimdi yine gecedir… ve şimdi yine o binaya benim babacığım aynı ka(e)deri paylaşmak üzere girmiştir… kocaman bedenini ilk kez bir yaprak gibi titrerken gördüğüm bu kördüğüm gece de yalan değildir… gerçektir…

"O" sun...

15 Temmuz 2009


dersin konusu çok saçmaydı… aslına bakarsan okula açılan bu bölümün gereksizliği üzerine o kadar çok kafa yormuş ve yorulmuştum ki sadece bana verilen kırk dakikaları doldurma telaşındaydım… kırk dakikalar birikiyor sanki kırk yıl oluyordu nezdimde… belki de bu bölüm için uygun olan eğitmen de ben değildim, ama artık çok geçti başladım… “şimdi sizlere yeni bir hikaye anlatacağım ve o hikayeyi birlikte….” diye başlamıştım geleneksel konuşmama:

“günün birinde yalnız başına yaşayan bir kadının penceresi çalınmış... gelen bir kırlangıçmış… “aç pencereni” demiş kırlangıç… “bırak yanında kalayım ve sana yoldaş olayım” “olmaz” demiş kadın sertçe… “açmam penceremi git başımdan”… ertesi gün tekrar gelmiş kırlangıç “ne olur al beni yanına, yüreğinde sana arkadaş olayım” diye yalvarmış… kadın “ben seviyorum yalnızlığımı sana ihtiyacım yok” demiş… birkaçgün sonra kırlangıç tekrar pencereyi çalmış… “bak demiş bu son gelişim…izin ver ısıtayım seni sohbetimle, bak kışda geliyor… geceleri uzun olur, soğuk olur… soğuk kış gecelerinde arkadaş olurum sana” demiş… kadın aynı ifadeyle “bir daha gelirsen yolarım kanatlarını, defol git başımdan, benim kimseye ihtiyacım yok” diyerek son kez kovmuş kırlangıcı… derken aylar geçmiş… kış bitmiş, ilkbahar olmuş, yaz gelivermiş… kadın belki dönmüştür tekrar pencereme diyerek büyük bir umutla kırlangıcı bekler olmuş… sonra onu bulmak için bir bilgeye gitmiş ve durumu anlatmış… bilge dikkatlice dinlemiş kadını… sonra acı bir tebessüm eşliğinde bilgeden şu yanıtı duymuş: “çok yazık! çok yazık etmiş, büyük bir yanlış yapmışsınız” kadın büyük bir telaşla sormuş “neden?” diye…”bilmezmisiniz?” demiş bilge “kırlangıçların ömrü altı aydır….”


hikayeyi bitirdikten sonra bu hikayedeki kadın mıyım yoksa kırlangıç mıyım bilemiyorum aslında diye iç geçirdim… bunu bir soru olarak algılayan çocuklardan biri el kaldırdı “hiç biri bence” dedi heyecanla… irkildim açıkçası böyle bir soruyu yönlettiğimin bile farkında değildim o ana kadar…sesli düşünmüş ve yakalanmıştım… sol arka çaprazda oturan kızlardan biri bilmiş bir şekilde atıldı. “hiç de değil eğer birini seçmek gerekiyorsa kadın olmayı tercih ederim yalnızlığı seçtiğime göre bir bildiğim vardır elbet” dedi. bu yaşta bu kadar kesin ve sert yargılarının olmasına içerlemiştim açıkçası... zira ben o yaşlarda hiçbir zaman yalnız olmadığımı düşünürdüm… “ne var bunda” diye atladı öteki “ömür dediğin kısaysa -ki kırlangıcın öyleymiş, neden illa bir yoldaş bulmak zorunda kalalım ki?” hafif tıknaz bir çocuk atıldı “hocam siz bence kırlangıçsınız ama her seferinde yanlış pencereyi çalmışsınız… ömrünüz yetseydi doğru pencereyi bulacağınızdan eminim” dedi… sınıfın duvarları üzerime geliyor bu çocukların ne zaman büyüyüp küçüldüğünü düşünüyordum… haklı olabilir miydi acaba? gerçekten doğru pencereyi bulamamış mıydım? yoksa o kadın gibi her gelen kırlangıcı elimin tersiyle mi itiyordum? sınıfın en haylaz çocuğunun bu konu ilgisini çekmiş olacak ki pür dikkat diğer arkadaşlarını dinliyor kendince bir şeyler yazıyordu önündeki deftere… tıknaz çocuğa usturuplu bir yanıt bulmak için epeyce uğraşan sol arka çaprazda oturan kız “bana kalırsa siz o yalnız kadınsınız baksanıza yaptığınız hareketi doğru varsaydığınız halde aklınız karışmış ve çözüm için bilgenin kapısına gitmişsiniz” dedi... tıknaz çocuk yine atıldı “ya o bilge de ona kadının kırlangıca yaptığını yapsaydı ve kapısını açıp bunları söylemeseydi o zaman bu hikaye nasıl biterdi? diye soruverdi… sınıfı belli belirsiz bir karmaşa sarmıştı… tıknaz çocuk da doğru söylüyor olabilirdi… bu tartışmaya nasıl son vermem gerektiğini düşünmeye başladım… konumuz bu değildi elbet ama bu çocuklar oturmuş resmen beni ve içinde bulunduğum durumu tartışıyorlardı… “ne yani hocamız şimdi de bilge mi oldu diyorsun?” diye sordu kız tekrar… “hayır” dedi çocuk “kırlangıç doğru pencereyi çalsaydı içeri girebilirdi, kadın doğru bir bilgeye gitmiş ki öğrenmiş işin aslını…” haylaz çocuk el kaldırdı
“hocam” dedi “siz ne o kırlangıçsınız ne de o kadın… siz o altı aysınız yani siz bir mevsimsiniz… gelip geçici …siz insansınız hocam!!!…insan…!!! ya yalnız ya değil, ya ölümlü ya değil kimin umurunda… siz ne olmak isterseniz “O” sunuz….”
kalakaldım öylece…

ben eskiden de yanlızdım...

13 Temmuz 2009




size saçma gelebilir ama ben blogumu ilk açtığım zamanlar bunun herkes tarafından okunabilidiğini bilmiyordum… dersaadet vardı beni arkadaşım o bana yorumlar yazardı ben onu cevaplardım… sonra bir gün diskurella bana bir yorum yaptı... amanın dedim beni biri daha okuyor sonra arkasından demet geldi ufak bir araştırma yaptıktan sonra ben anladım ki burada yalnız değilim… bir sürü blog var bir sürü kişi var… sonra onları okumaya başladım… kimi aşikar bir şekilde takibe alırken ( pucca, siminya, şuur fuhuşu, prince, siboreta, birbarfilozofu, malıngözü rectoa yazamadıklarım alınmasın) kimilerinin gizli takipçisi (5 posta) oldum… ama bir sürü blog bir sürü yaşam ve bir sürü insandan da ihtiyacım olan her şeyi almaya başladım… ihtiyacım olan şey gözlemdi, insan yaşayışlarıydı, gerçeğin hayalle , hayalin gerçekle kesişebilmesiydi... benimkinden farklı hayatları görmekti... ve bir projem var artık… tüm bloggerları okuduğum kadarıyla aynı kurguda toplayacağım… bu projemi buraya yazdığım için umarım pişman olmam… hayata hep geç kalırım zira… aşık olduğumu geç anlarım mesela, beni seveni fark edemem, sınav saati hep yarım saat sonradır benim için, orta yaşlı halimde gençliğimin, gençken çocukluğumun farkına varanlardanım ben… şimdi bu projeyi benden önce hayata geçirene ne yaparım bilmiyorum bu yüzden… kimi zaman birilerinin intiharına tanık oldum, kimi zaman aldığı ödüllere sevindim, kimi zaman erkek arkadaşlarını okuyarak yalnızlığımı bir kez daha sevdim, kimi zaman ise kadın blog yazarları tartışmalarına destek verdim, sansüresansür istedim, engelleri kaldırmak için çalıştım… bir de başka bloglarda gördüğüm mimlerde hep kendi ismimi aradım… her zaman olduğu gibi yine yalnızdım bu mim olaylarında… açık söylemem gerekirse bloguma bu konuya yer verebilir miyim bilmiyordum… taaa ki yazılarını okumaktan büyük keyif aldığım hatta kendisi bilmeden bazı yazılarını araklayıp kendi blogumda yayınladığım godsy beni mimleyene kadar… hemen belirteyim bloggerlar arasında kısa metrajlı tanıdığım tek kişidir kendisi… ama eğer hislerim beni yanıltmıyorsa uzun metrajlı görüşmelerimizin devam edeceği kanısındayım… özellikle iltifat matbaasında aynı dili konuştuğumuzu hissettiğim, kendi blogunda ise bir günümü yazsam aynen böyle yazardım dediğim bir yazar… onu da bir kış gecesinde keşfetmiştim zaten onu okudukça tüm yalnızlığımı paylaşıvermişti… o bilmez ama ben oku okumayı çok severim... arada sırada yorumlar ben de buradayım diye göz kırparım, yolun çok başındayız lakin eminim epey yol alacağız... neyse asıl konumuza dönelim mim konusu da çok güzel… başarabilir miyim bilmiyorum ama elimden geldiğince bir şeyler yazacağım… konusu aynen şu :



"Hangi kitabı okuduğunu gördüğünüz bir adamla/kadınla tanışmayı isterdiniz?”



bir kere bir erkeğin kitap okuyor olması bile yeterli geyiğine hiç girmek istemiyorum… bu bana nasıl bir kadın isterdiniz sorusuna "nefes alsın yeter" şeklinde cevap vermekle gibi gelir... okumak elbette büyük bir kıstas lakin sınırlarını iyi belirlemekte fayda var... sırf metroda, plaj kenarında, herhangi bir cafede , bankta , orada burada kitap okuyor ile tanışmak zorunda hissetmem kendimi... eğer şansım varsa o beni nasılsa bulur... ha bir de dönüp baktım da sevdiğim tüm yazarlar bana sevdiklerimden kalma o yüzden eteğimdeki taşları şu şekilde dökebilirim;


Boris Vian, Charles Bukowski, Ursula K.Leguin, F.Kafka okuyorsa üzerinde epey kafa yorarım… ortak noktamız çok olur, birbirimizi tamamlarız, espri anlayışımız aynı olur ve tek mimikten birbirimizin ne yapacağını biliriz eminim… uzun vadede süper kanka oluruz, harika ve keyifli zaman geçirilebilir ama ev hayatı olmaz…

Murathan Mungan, Sunay Akın, Kenan Kalecikli, Cezmi Ersöz, Küçük İskender vb. okuyorsa üzerinde çok düşünmem, beraber sürekli ağlarız, depresif mode daima on olur, minik kaprisler ve kıskançlıklar ile bir süre sonra bir de bakmışım ki sevgilim değil sahibim olmuş koşa koşa kaçarım…

Atilla İlhan, Ahmet Telli, Paul Auster, Elif Şafak, Amin Maaoluf, Alper Canıgüz okuyorsa onu çok ciddiye alırım... muhtemelen aynı kütüphanelere sahibiz diye düşünürüm…ortak noktalarımız vardır,zekidir, zevklidir, kibardır ve onu tanımaya çalışırım, çalıştıkca beceriksizleşirim, kendimi kasarım, yorumlarım , uzak dururum ve muhtemelen o gider ben onu özlerim…

Paulo Coelho, Italo Calvino, Umberto ECO okuyorsa kendimize ait bir dilimiz olacağını çok iyi bilirim, üçüncü şahısların bizi asla anlamayacağına eminimdir, onunla olmaz ama o hep vardır bir yerlerde ve ben onu her zaman anımsarım… tek kelime ile beni anlar ama o kelime asla derdimle alakalı değildir, tren derim uzaklık der uzaklık derim evren der evren derim bir de bakmışım ki kapımın önündedir... tadı başkadır bambaşka… o yüzden usul usul yanına yanaşırım…

bu mim için kimleri seçsem bilemedim... yazmak isteyen üzerine alsın lütfen... daha ilk milli oluşumda havalara girip hadi yazın yazın demeyeyim(belki link verdiklerim yazabilir)

ve bu mim de burada biter ben çekip giderim…

bana bir masal anlat semmy…içinde gerçekler olsun…

12 Temmuz 2009




bir varmış bir yokmuş… yok olan yerde varlar, var olan yerde neden yoklar aranırmış... evvel zaman içinde bir küçücük kız kalbura dönmüş bir yürekle yaşama savaşı verirmiş… develer yokmuş ama sürekli kendini dev aynasında görenlerle birlikte olurmuş bu küçücük kız… pirelerden değil sıkıntıdan kaşınır kaşındığı yerleri kanatır, kanadıkça yeni yaralar açarmış bedeninde…
annesinin beşiğinde tıngır mıngır sallanırken pembe düşler kurarmış… bir gün gelmiş ve o beşikte yatamayacak olmuş... işte masal tam da burada başlamış… masal bu ya sonları hep mutlu biter sanılır… oysa öyle olmaz kimi zaman… kimi zaman bir masalı yeniden yazma şansı istenir, külkedisinin ayakkabısının aslında ablasının ayağına olması fikri hiç de hoş gelmez kimilerine, veyahut kırmızı başlıklı kızın ölüsünü bulmak tilkinin karnında korkutucu gelebilir, uyuyan güzeli prens öpse bile asla uyanmayacağı gerçeğine ne demeli? prenses kaç kurbağa öperse öpsün hayatında hiçbir şeyin değişmeyeceğini öğrendikten sonra ve bu gerçekle bir ömür boyu yaşamak yerine bırakıverse kendini okyanusun derin sularına? söz gelimi masal prenses ölmüş ve ailesi bir daha hiç mutlu olamamış şeklinde bitse kaç kişi mutlu yaşayabilir? İşte bu masal da o türden…

bu küçük kız gün gelmiş ilk kaybını yaşamış… tüm gece ertesi gün giyme hayali kurduğu bayramlık kırmızı ayakkabasını gittiği bir evin kapısının önünde bir başkasına çaldırmış… ve o gün anlamış ki aslında yaşam dediği kayıp ve kazançların olduğu kocaman bir terazi…kefelerinin asla eşit olamayacağı… sonra tekrar devam etse de kaldığı yerden bu sefer de ilk korkusunu yaşamış… pembe düşlerinde gördüğü adam çıkıvermiş bir gün karşısına onun olmasını o kadar çok istemiş ki korkar olmuş bir daha aşık olamamaktan… sonra o adam bir gün sebepsiz yere gidivermiş ve o gün anlamış ki aslında yaşam dediği korkuların ve yanılgıların olduğu kocaman bir elma şekeri… tadının hep damakta aynı kalacağı sanılan… derin bir nefes almış küçük kız pembe düşleri yerini kara sabahlara bırakmış… büyümüş sonra belki de büyütmüşler onu… her yeni başlangıcında yeni sonlar görmüş yeni sonlar yeni başlangıçlara gebe kalmış… gelen gitmiş, giden dönmemiş… bu masal da burada bitmemiş… gökten elma düştüğü hiç görülmemiş lakin bu küçücük kızın aklına hiçbir zaman mutlu bitmeyeceğini bildiği masallar düşmüş…kendini anlatmak istemiş becerememiş…

geçiştirilme...

10 Temmuz 2009


“Yıllar yıllar evvel okuldan mezun olduğumda alay konusu olacağımı bildiğim halde açtım burayı… yıllarca hiç ödün vermedim gelen gidene karşı… ama artık yeter noktasındayım… cümlelerimin sonuna koyduğum üç harf devamının geleceğinin garantisi gibi görünse de aslında değil… kendi şehrimi yeniden keşfediyorum…
"hayatın dışı renkli içi boş bir balondan ibaret olmadığını bana kim kanıtlayabilir ki?" serzeniştleriyle bir günü daha tamamlıyorum… aslında önemi yok hangi yılı veya hangi ayı ve hatta haftayı yaşadığımın… önemi olan şey sadece “aslolan ne?” sorusuna verebileceğim tumturaklı bir cevap bulabilmek… bu cevabı bulamayacağımı ve asla kelimelere dökemeyeceğimi bilmek ise garip bir haz veriyor bana… hüzün ve hazzı aynı anda yaşamak öyle yorucu ki…oysa her şey mümkün olabilirdi bu ikisini aynı kefeye koymamayı başarabilseydim… çok sıkıcıyım değil mi? hatta öyle sıkıcıyım ki kendi bedenim es kaza aynada kendi aksiyle karşılaştığında hafif geriye doğru sekiyor. Bu milimetrik saniyelerde olan bir hadise…. Oysa o kadar aşinayım ki ruhunu kaybetmiş sefil bir bedene … bu durumun beni hiç rahatsız etmemesi gerek … aradabir çalı süpürgesiyle içime doldurduğum çöpleri şöyle bir köşeye yığmak gelse de içimden bunu düşündüğüm an ellerim titremeye başlıyor… kaşlarımın tam arası seğiriyor ve belli belirsiz yaşarıyor gözlerim… hemen akabinde başımı nerede bulunduğumun önemi olmayan bir yere dayıyorum derin derin solumaya başlıyorum…gözlerimi sımsıkı kapatarak içimden geçmesini diliyor, kabullendim, sus artık , tamam, bir daha olmayacak, hepsi geçti diye sayıklamaya başlıyorum…sonra bunu tekrar yapamayacak kadar yorgun buluyorum kendimi… hayır mevzuu o çöplerin örttüğü başka bir çöplüğün olması… yani işin ucu derine en derine dayanıyor. Bir çöp çıkıyor altından bir tane daha sonra bir tane daha, bir tane, bir… bu böyle sürüyor… çöpten kastımın ne olduğunu biliyorsun değil mi? yoksa içimde buruşturulmuş kağıt parçalarının, çikolata ambalajların, kullanılmış enjektörlerin, çiğnenmiş sakızların, kaçmış çorapların, teki kaybolmuş küpelerin ne işi var ?”

o kadar sıkıldım ki onu dinlemekten, “bir sn müsaade eder misin?” diye kalktım masadan… niyetim tuvalete gidip bir süre kafamı dinlemekti öyle ya tam iki saattir aynı çerçevede dönüyordu konu. ne iki saati ? tam 20 yıldır aynı çerçevede dönüyordu… ben de onun sayesinde zaman kavramımı yitirmiştim… hızla kapattım tuvaletin kapısını “ben de geleyim orada devam ederiz sohbete” diyebilecek kadar da arsızdı çünkü nezdimde… aynada kendime baktım kendimi gördüğümde bedenim hafifçe geriye doğru sekti… fark ettim ki benimle gelmiş ve devam edecekti konuşmasına…