Facebook'u O'ndan, öldüğünü Facebook'tan öğrendim...

27 Mayıs 2008



- Nedir abi bu facebook olayı?
- aHA Semmy bana bişey soruyor değerlendirmek lazım...
- E ama hadi anlat...
- Dur ben sana davet yoliiim...
- Hey Allaaam yareppim...
-------------------------------------------------------
- Vallahi olum şaka yapmıyorum. Tiyatro oyunu çıkartıyoruz.
- Ah yaa...Semmy ben yönetmen olayım mı?
- Olmaz çok fırın ekmek yemelisin...
- Tamam sen yaz senaryoyu ben de oyniim...
- Sana ne diyelim peki?
- ŞEHZADE....
-------------------------------------------------------
- kNOCK...Knock...Semmy ordamısın?
- He burdayım...
- Görünmüyosun?
- Provadan provaya koşturuyorum da ondan...
- Özledim ya...
- Aynen ben de ama dur Marttan sonra seninim azcık sabır...
- Bizim film noldu? Yazıyomusun?
- Başlayamadım...
- Şöyle uçuk bişey olsun..
- .....
- Heyecan yaptım şimdi...
- .....
- Allooooo ordamısınnn?
- Savaşım meşgulüm yaa:(
- Peki....
-------------------------------------------------------
- Savaşım anlatacaklarım var...
- Ooooo Semmy gelmiş ofline....
- Dur başlıyorum...
- E hadi dinliyorum...- ......
-------------------------------------------------------
- Biliyomusun yoğun bakıma gitti denenler hiç dönmüyor...
- Dönüyordur da sen klinikten çıkmış oluyorsundur:)
- Yok yok dönmüyo...biliyom ben...
- öfff şehzade sus bi yaaa..
- işin mi var yine?
- yok işim sevmedim konuyu, eee filmdeki konumu beğendin mi?
- ı ıhh..
- aman be sende:(
-------------------------------------------------------

Kahpe facebook... bugün 27 mayıs 2008 .... öldüğüm gün...

Show adamı Beyazıt Öztürk'ün programına katıldığı için ona hediye edilen notebook ile sanal aleme hızlı giriş yapıp sonra öğrendiklerini benimle paylaşan pembe hacker... Facebookun nasıl bir sistem olduğunu ondan öğrenmiştim... beni davet etmiş ve bende yumuşak iniş yapmıştım o aleme....
Vakti zamanında "Ah Savaş Mart Ayından sonra seninim ama şu sıralar çok yoğunum " dediğim...sabrıyla beni mutlu eden genç delikanlı...
Oyun projesinde bir fiil yer almak isteyen sonrasında okulu nedeniyle aramıza hiç katılamayan olgun çocuk...
Bana oynamamız için çeşitli senaryolar yazdıran ve çekeceğimiz kısa filmde yönetmen olayım diye yalvaran cesur yürek...
Serhan ve Şeyda'nın bulduğu gitar hocasını bir türlü ona kavuşturamadığım müzik adamı...
Facebook ne alaka dediniz değil mi? Orada onun sayfasına girip "ulen eşşek o kadar oynuyoruz bi gelip bakmadın oyunumuza heee..." yazacaktım... evet aynen bunu yazacaktım...
Kahpe facebook!!! oraya arkadaşları "mekanın cennet olsun kardeşim" gibi şeyler yazmışlar...İnanmadım...inanmadım...inanamadım...hemen aradım onu...telefonu kapalı...ablasını aradım açtı...nasıl sorulurdu ki? SAVAŞ yenildi mi? diye?

Sesimi duyar duymaz "ablacım kim söyledi sana dedi sema...kim söyledi öldüğünü?!?!...." Düğüm düğüm oldum... döküldüm paramparça... konuşamadım...

Gel de ah ulan rızayı anma şimdi... Harbiden öyle oluyormuş...gerçekten koca bir çınar ağacını kökünden dinamitleyip üzerine yıkıyorlarmış...

Facebookta fotoğrafımın altına yazdığı not kaldı şimdi elimde:
"Aslında kendisi Eiffel kulesini hiç sevmez. bigün Eiffel kulesinin restorantında capuccinosunu yudumluyordu. ''hani sevmezdin bu kuleyi'' dedim, ''yine sevmiyorum,Paris te eyfel kulesinin görünmediği tek yer burası'' dedi.Buda böyle bi anımdır.:)"
"

eeee?!?! Hani Savaş? başka anımız olmayacak mı yani şimdi?
Şimdi anlıyorum ki bu proje peşinden koşarken hayat devam ediyormuş... yakınlarım ölüyormuş... ben yaşıyormuşum... Bu proje benim için artık çok daha ama çok daha anlamlı...

Okuyucum bu okudukların edebi bir metin değildir... Bu benim çığlığımdır!!!! Bu isyanımdır!!! Bu haykırışımdır benim!!! Ben bir çocuğumu daha, ben bir kardeşimi daha, ben bir gencimi daha, bir dostumu, bir sırdaşımı, bir dildaşımı daha kaybettim...acım sonsuz... 19 yaşında harika yürekli SAVAŞ ORMANCI' yı kaybettim... Söyleyecek şey bulamıyorum yazacak şeyim çok... O'nu unutmam için en az yüz Savaş daha tanımam gerek... Ayrıca benden bu haberi saklayanları da affetmeyeceğim...

Ve Yarın akşam yani 28 mAYIS 2008 gecesi ben onun için sahnede olacağım...

Ruhu şadolsun...

Boşluk ... Bomboşluk...

23 Mayıs 2008

Boşluk... bomboşluk... içime işlemekte... hergün bir sürü şey olmakta ama hiç biri kayda değer bulunmamakta tarafımdan... o kadar...ölmeler, yaşamalar, kızgınlıklar, sevgiler, hasretler, dediydiler, demedimler, olmuşlar, olmamışlar, olamamışlar, kabullenişler, kabil gelmeyişler, gelemeyişler, yitişler, yok olmalar... tanıdık hepsi...

Boşluk hissiyatı yazmaya itmekte beni... kafamdan geçenler bir yol bulamamakta... kalem kağıtla buluştuğunda soğuk bir havada birbirbirlerine "merhaba" demekte... benden habersiz aralarında kötü şeyler olmakta ya da ben bunu böyle sanmaktayım.... ikisi başbaşa kaldıklarında kısa buz gibi bir önsevişme yaşanmakta ve ben bunu bir türlü hızlandıramamaktayım... kalemin sivri ucu kağıda zarar vermekte, kağıt kendini geri çekmekte ... herşey anlık olmakta... "cesurca bir sevişme sahnesi yazmak istiyorum" cümlemi "sevişmek istiyorum" olarak anlayan zihniyetlere karşı savaşmakta bedenim...

Budur...ve kalem kırılır... boyun bükülür...

Hikaye...

5 Mayıs 2008


Gittim… evet gittim… Koskoca bir şehri arkamda bırakarak gittim… Uzun virajlı yollardan geçtim…Yetişmem gereken yerden çok kaçtıklarım vardı benim için…
Sen bu hikayenin neresindeydin bilmiyorum... Girişinde olmadığın gerçekti.Ve bu gerçek ile hayatımı tepeden tırnağa yalana çevirdin…

Kaçtım… evet kaçtım… Senden kaçtım, kendimden kaçtım…Koskoca bir yüreği arkamda bıraktım…Sonuçlarından çok sebepleri tutmuştu yakamdan…silkinip kaçtım…
Sen bu kaçış hikayesinin neresindeydin bilmiyorum…Gelişme bölümünde olduğun bir hayaldi…Ve bu hayal ile kendimi tepeden tırnağa mahkum ettim; çok bilinmeyenli yok çözümleyeni bu sanrıya…

Yenildim… evet yenildim… Sana yenildim, kendime yenildim…Koskoca bir dünyayı yıkıp geçtim.Sen bu hikayenin neresindeydin bilmiyorum… Sonucunda olmadığın belliydi. Ve her sonuç gibi yıkıntılarımın arasında yalnızlığımı aradım…

Şimdi ufka dalarken gözümden iki damla yaş akıyorsa, şimdi mırıldandığım her şarkıda senden bir iz arıyorsam, şimdi denizin sesi yerine senin sesini duyuyorsa kulaklarım ve adını her anmak istediğimde dilimi ısırıp durduruyorsam kendimi demek ki; bu hikayeyi ben değil sen yazmışsın
Kalem ucun bitmiş, tükenmezin tükenmiş... Mürekkebine yalan katmışsın...


Bozcaada 05.08

Theatron...

28 Nisan 2008


Oyundan önce sordu;
"Nasılsın?Heyecanlı mısın?" diye.
"Bomboş hissediyorum kendimi ve çok korkuyorum" dedim...
"Korkma" dedi... Yapacaklarını bir tek sen biliyorsun, yanlış bile olsa yine bir tek sen bileceksin...Zaten hayat da öyle değil midir? Bazı şeyleri bir tek sen bilirsin" dedi...
Sustum...Derin bir nefes aldım ve çıktım sahneye...Bir tek ben biliyordum ...
Keşke herkes bilseydi de paylaşsaydı acımı ... Ama Theatron "TEK KİŞİLİK" ti...

yarım kalmışlar ( II )

12 Nisan 2008

Anladım o an,
an-lardan değil aslınd-an ibaretmiş yaşam...
anladım an-ılarda kaldım...
hamdım, piştim, yandım...
yandım...yanıldım...
şimdi susma vakti...

Hangisi ayrılık?

9 Nisan 2008

Gözünden kan damlayan adamın fotoğrafı elimde… siyah beyaz bir fotoğraf bu tek renkli kısmı gözündeki a(kan)…göğsünde kalp yerine kelebek taşıyan bu adam poz vermiş öylesine... başını öne eğmiş bir suçlu gibi adam…

Fotoğraf uzun zamandır elimde… Öyle sanıyorum ki öncesinde bir takım konuşmalar geçmiş… Misal kadın sormuş adama "beraber olmasak da yaşayabilir miyiz?" diye… adam cevap vermiş "evet ama ne gerek var?" bükmüş boynunu kadın… Adam sormuş sonra "Kötü mü?" yanıt verme sırası kadındaymış… "hayır ama…. " diye bırakmış ne gerek varmış konuşmaya devamını… Sonra özür dilemiş adam… kadın "boşver demiş… yürek dediğin vasati ufak bir et(*)…. Biliyordum çıkmamalıydım karşına, o yüzden özür dileme benden… özür kırılgan bir mesafe gibi gelir bana; eskisi gibi olmayacak bir paylaşımın mürekkepsiz imzası ya da...(*)"

kalkmış sonra masadan kadın… Ayrılırken arkasına bakarak kırık, dökük, kopuk bir "görüşürüz" ü eklemiş sonrasında…

Gözünden kan damlayan adamın fotoğrafı elimde… siyah beyaz bir fotoğraf bu tek renkli kısmı gözündeki a(kan)…göğsünde kalp yerine kelebek taşıyan bu adam poz vermiş öylesine... başını öne eğmiş bir suçlu gibi adam… İnandığı, sandığı, varsaydığı ya da yaşanmışlık adına ne varsa yaptığı hepsini kendine saklamış... ka(e)derinden kaçamamış, gözleri kanlanmış adamın...belki de diğer kadının aşkı da vasati 40 çöp kadarmış...


(*)merdümgiriz'e teşekkür ederim.

yarım kalmışlar ( I )

8 Nisan 2008

Sen köşe başında birden karşıma çıkan cicili bicili bir hediye paketiydin…
özenle yapılmış, ustaca süslenmiş, zevkle kurdelalanmış…jelatinin öyle parlak öyle güzeldi ki pakete baktıkça kendimi görüyor ve beğeniyordum… o kadar ki açmak için tereddüt ettiğim bir hediye paketiydin işte…
İçinden kırık bir palyaço maskesi çıkacağını nereden bilebilirdim ki… İçinden korkulu düşler çıkacağını nereden bilebilirdim ki…
açmasaydım ölürdüm, açtım öldüm…

DOKUNSAM HİSSEDEBİLİR MİSİN SATIRLARIMDA?

1 Mart 2008

Aslında ben kozmik güçlere inanmam… inanırır görünürüm sadece…

Şimdi bu inanır görünmek ile inanmak arasındaki bağı bir kerede kesecek ve kurtulacağım günden güne içimdeki huzursuzluğu besleyen kordondan….

Ellerim…ellerimiz…milimetrik mesafede avuç içlerimi kanatan o ısıya geleceğim sonra…ne olduğunu ve neden olduğunu asla bilemeyeceğim… Bilmek istemeyeceğim belki de ve tez zamanda bu doğum sancısından kurtulacağım…Nur topu gibi huzur olacak bu kez kollarımda… içimde huzursuzluk veren şey dışarı çıktığında huzura kavuşacak belki de…

Hafta sonlarımı dolduran boşluktan kurtulduğum günden beri belli bir amac güderek ama bu amaca hiç hizmet etmeyerek günlerimi geçiriyorum. Haftanın belirli gecelerini de bu günlere ekledim şimdilerde…Bu gecelerden birinde sırtımda taşıdığım yükü hemen kapı girişine bırakarak ama aynı ağırlıkta evin içinde dolaşmaya başlıyorum… Bir süre sonra da kendimi bir zamanlar keyif aldığımı düşündüğüm için ev eşyalarına dahil olmasını istediğim tek kişilik koltukta oturur buluyorum… Ayaklarımı koltuğun kolçaklarından aşağıya sarkıtmış vaziyette hem de… oldum bittim bir yerlere tünemeyi sevmişimdir zaten…elimdeki sert ama tutması kolay olan uzun ince dikdörtgen alet ile de sanıyorum ki dünyayı kontrol ediyorum. Aslında yaptığım hiç bir şey yok.Sadece üzerinde rakamları olan tuşlara basıyorum ve sahte dünyanın gerçek olduğu idda edilen yüzleri çıkıyor karşıma… anlamsız ve boş baktığımı fark ediyorum sonra… sonra birilerinin öldüğünü, öldürüldüğünü, kaçırıldığını, trenlerin çarpıştığını, istediği şarkıyı söylerken sevgilisinin gözlerine baktı diye vurulan sözde sanatçıları görüyorum… güzel şeyler olmalı bu aptal kutusu denen alette… bunca zamandır karşısına oturmuyordum çünkü… kendini değiştirmiş geliştirmiş olmalı… hani orta yaşlı bir kadın gibi mesela…
Misal eski sevgilisi ile bir gün ansızın karşılaşır. Bakar ki ikisi de yalnız… ikisinin de açlıktan yürekleri kazınır. “Bana yemeğe gel eski günleri analım” der hafifçe kadın. Yılların ağırlığını taşımayı bilmiş olmasının verdiği güçle. Adam hemen kabullenir bu fikri. “Uzun zaman sonra kapımı kendim açmayacağım, başkasının olsa bile biri bana kapıyı açacak ve hoş geldin diyecek” hevesiyle… Hani o kadın saatlerce aynada yıllara karşı yaptığı meydan savaşından ne kadar sağlam çıktığını ispat etmek için uğraşır ya işte bu da o hesap… bu kutu da yıllar sonra bana kendini ispat etmeli diye düşünüyorum. Ama olmuyor…hangi tuşa bassam aynı yüzler…hangi tuşa bassam bir eskiyle bir eski yer değişiyor hiçbir yenilik yok…

Sonra mı? Sonrası belki de bir düş...

Bir tuşa daha basıyorum... alt yazılı bir dizi bu... bir çocuk köpeğiyle bir yamaçtan aşağıya koşuyor... isteksizce baktığım ekranda birden hep hayallerimde olan yamacı gördüğümü ayrımsıyorum. Biraz daha dikkatlice baktığımda yeşilin,sarının her tonunun olduğunu fark ediyorum. Hatta çayır çimen kokusu burnuma kadar geliyor... birden köpeğe bir araba çarpıyor ve o anda irkiliyorum. Yüzüm gözüm allak bullak oluyor . Bu ne şimdi? diyorum kendi kendime...
sonra artık tam karar vermişken bu kutuyu kapatmaya parmağım kırmızı düğmedeyken çocuk hızla köpeğin yanına gidiyor ve ona dokunuyor köpek yaşamaya başlıyor...
Bilim kurgu!!! Vazgeçemediğim şey...parmağım kırmızı düğmenin üzerinde...gözlerim ekranda takılı... sahneler ilerliyor... Çocuğa verilen bir yetenek var ortada...çocuk ölen birine dokunduğu anda ölen kişi tekrar yaşamaya başlıyor...bu harika bir şey diyorum kendi kendime...ama her güzelliğin bir bedeli var... ya da öyle sanılır...işin ilginç yanı bu sanrı her gün teyid edilir yine ka(e)der tarafından... yani bir şey alırken bir şey vermek şart olmuştur...işte bu harika olayın iki bedeli var। İlki dokunduğun kişiye, hayvana, bitkiye tekrar dokunursan o gerçekten ölüyor ... diğeri hayata döndürdüğün kişiyi dokunarak bir dakika içinde tekrar öldürmez isen o kişinin yerine yakında olan başka bir kişi ölüyor...Vay canına diyorum ne zor şey... Nedendir bilinmez bu yetenek ile bir de sınav çıkartıyorlar karşısına..Çocuk karşı komşunun kızına o kadar aşık ki "Aşk Nedir?" diye sorsalar kızın adını verecek...Sonra o çocuk ADAM oluyor...Bağlanmaktan, sevmekten, dokunmaktan korkan, kaçan bir adam oluyor...Belleğindeki tek isim ise karşı komşu kızı...Sınav bu ya kız ölüyor ve adam kızın yanağına dokunarak hayata döndürüyor tekrar...Belki de ölmek gerçekten yaşamaya başlamak için iyi bir neden ikisi için...

Sebep? Sevgisi...
Sonuç? Kız ile bir ömür birlikte yaşamaya and içiyorlar...
Bedel? Sevdiğine asla dokunamayacak olman...

İşte bedeli... Biliyorum aslında her sevginin bir bedeli olduğunu... Biliyordum da dokunmadan bu bedelin ödenebildiğini bilmiyordum işte... Olayı birden öyle bir karmaşık hale getiriyorum ki ben bile şaşırıyorum... Beynim karıncalanmaya başlıyor... Aynı emir kipi tekrar tekrar vuruyor bedenimin her santimine "do-kun-ma" "do-kun-ma" dokunma!! Oturduğum koltuktan kalkıyorum... Elimde iğreti duran kumandayı bırakıyorum ilk aldığım yere usulca...
Sonra gecenin karanlığında dışarısını izlemeye başlıyorum... Aklıma birden gecenin en zifir yerinde Ankara'nın ışıkları geliyor... Otelin camından baktığımda Los Angeles' a benzettiğim geliyor Ankara'yı.... Los Angeles'i görmüşlüğümden, görmek istediğimden değil... Şuursuzluğumdan sadece...
Sonra pencere camına dokunuyor parmaklarım...Parmaklarımla dokunduğum yerde buz kesiyorum...Aksimi görüyorum şehrin en ışıklı yerinde, en göbeğinde, en derininde bir yerde...Aksime dokunuyorum bu sefer korkmadan, üşümeden, düşümden... Düşümden geçen ama gerçekte olmayan yerlerime dokunuyorum... Dokunmak hissetmektir diyorum ama nedense kendimi hissedemiyorum...
"dostluğun bana yetmiyor,
konuşurken düşlüyorum ellerini,
özlüyorum...
sevmek dokunmak demiştin,
biliyorum sürmese de eskiye benzemese de
hala benim tek ezberim:
dokun bana...ne olur dokun banaaa"

Bu şarkı dolanıyor usumun içindeki küçük klübelerde...Her eve giriyor arıyor, aradığını bulamıyor ve sonra çıkıyor,başka yere giriyor...ama hep aynı tını...
Do-kunnnnnn-maaaaaa....
Dokunduğumda ölecek sevdiklerimi görüyor parmaklarım, pencere camının buğusunda ve üşüyor...Ve düşünürken, düşümden düşüyorum....Bu kez kulaklarım kendi sesimi duyuyor; dokunduğum tek şey gözyaşlarım; sesimi duyuyorum hep aynı cümlede, hep aynı tekrarla :
Dokumayı çok ama çok istediğim ama bir türlü dokunamadığım mutluluğumsun sen ...biliyorum ki dokunduğum an yok olacaksın...çünkü seni zaten ben varettim...

Korktum

7 Ekim 2007

Ben
Yüzde ben...
yüzde yüz ben...
yüzde yüz benim...
yüzde yüz benim oldu...
yüzde yüz benim oldu sandım...
yüzde yüz benim oldu sandım ama...
yüzde yüz benim oldu sandım ama yanılmışım...
yüzde yüz benim oldu sandım ama yanılmışım aslında...
yüzde yüz benim oldu sandım ama yanılmışım,aslında hiç olmamış...
yüzde yüz benim oldu sandım ama yanılmışım,aslında hiç olmamış
YAZIK...
Sen...
Aynı sen...
Aynı sen gibi...
Aynı senin gibi...
Aynı senin gibi olacaktı...
Aynı senin gibi olacaktı ben sanacaktım...
Aynı senin gibi olacaktı ben sanacaktım gidecekti...
Gidecekti...
KORKTUM...

Başkalarının hayatları benim oldu...

18 Haziran 2007


Cerrahpaşa kan ünitesindeki hemşire damarlarıma geçirdiği o kalın iğneyi çıkarırken uyarmıştı “pamuğu iyice bastır ki morarmasın” diye. Kolumda bir morluk ile dolaşma fikri bana “ürkütücü” gelmiş olacak ki iğneyi çıkarır çıkarmaz basırmıştım pamuğu üzerine. Şimdi, o günden bir hafta sonra, morarmış olan koluma bakarak gülüyorum halime. Benim bundan sonra kapanacak yaralarım olacak diye. Ama onun, Ayşe’nin kapanacak yaraları bir daha hiç olmayacak. Ailesinin yüreğinde ikinci defa açılan kapanması zor yaralardan başka...
Oysa sevmezdim “forward” edilenleri...
Başka insanların hayatlarına dahil olmak şaşırtmıyor artık beni. Hele ki iletişimin bu denli hızlı ve soyut olduğu bu çağda. Soyutluktur belki onu bu denli hızlandıran bilinmez ama artık öylesine bir gün, öylesine bir zamanda, aklının ucundan bile geçiremeyeceğin bir mekanda, görmeyi düşünmeyeceğin insanların hikayelerine dahil olabiliyor anılarında yer alabiliyorsun.
Benim başka bir hayata dahil oluşum da, İstanbul’da bir öğleden sonra mail kutuma düşen “forward” bir maille başladı. Aslında hiç sevmezdim iletişimimi kirlettiğine inandığım “forward” mailleri. Gönderen arkadaşımın konu başlığına takılıp kalmıştım bu sefer. Belki de vicdanımı rahatlatmak için silmeden açmıştım maili...
“12 yaşındaki bir kıza acil kan” yazıyordu başıkta ve maili açınca bir not düşüyordu önüme. “Hastaneyi arayıp teyit ettim. Bilgiler doğru. Hadi bakalım tanıdıklarınıza gönderin” Yapabileceğim ilk şey kendimi ikna etmekti çünkü aradıkları kan damarlarımda geziniyordu o an. Malin “aradım hastaneyi teyit ettim” kısmı beni harekete geçirmişti birazda. Ben de aramalıydım, inanmalıydım. Zira bu soyut alemde duygusal istismarlar yapıp para kazananlar yok değildi. Uzun uğraşlar sonucunda hastaneden abisine ulaşmıştım. Ben de ikna olmuştum artık ve ertesi gün hastanede olacaktım. Zaman zaman isyan edip, olmak istemediğimi yinelediğim bu dünyadan gitmemesi için Ayşe’ye kanımı bağışlayacaktım.

Alışmışlık, yorgunluk ve bekleyiş...
12 yaşında, acilde yatan ve kan bekleyen bir kız çocuğu. Daha çok küçük diye içimden geçirerek girdim acilin kapısından. Yorgun bir aile karşıladı beni. Bekliyorlardı ama neyi onlar da bilmiyorlardı. Dört aydır İstanbul’daydılar ve Urfa’dan gelmişlerdi. Hastanede çok vakit geçirip(!) artık doktor literatürünü bilen insanlar gibi olmuşlardı. Ayşe’nin durumunu sorduğumda doktor dili ile konuşuyorlardı ama ezbere, ezbere de bekliyorlardı...
Ayşe’nin abisi Yunus ile gittim kan alma ünitesine. Form doldur, kan örneği ver ve muayene ol derken uzunca bir süre bekledik onunla salonda. O zaman aralığında konuşma şansımız oldu. 20’li yaşlardaydı Yunus. Bir ara “Sigara içiyor musun abla?”diye sordu “Hayır” dedim. “Ben başladım, bir haftadır içiyorum” dedi. “Çare değil ki Yunus” dedim. Sadece dedim, çare olmadığını ben de biliyordum. O an söylenebilecek en iyi sözcük sanki oymuş gibi çıktı ağzımdan. Sadece 20’li yaşlardaydı Yunus, kardeşim gibiydi, kıyamadım...
O uzun bekleme anında abilerini de bir kaç yıl önce Akdeniz Anemisi’den kaybettiklerini öğrendim. Ailesi bir acı zaten yaşamıştı, o an daha bir kuvvetli yalvarır oldum Allah’a Ayşe için. Ailesi ikinci defa bir yıkıma uğramasın diye ama nafile... Yunus’a laf arasında “alışmış bir ifade var hepinizde” dedim, öyleydiler gerçekten de. Yüzlerine yerleşen yorgunluğun yanında bir alışmışlık da vardı. 4 aydır oradaydılar ve bekliyorlardı. Bekleye bekleye beklemeye mi alışmışlardı bilemedim. Bilmek de istemedim. Yaşamadan anlayamazdım, onların yaşadıklarını yaşamak istemediğimi itiraf ettim kendime bencilce. Yunus gelen her telefona “şimdi daha iyi” diye yanıt veriyordu, bana da “ne yapalım abla biz ayakta durmazsak kim ilgilenecek” demişti. Hissettiklerini okuyabiliyordum yüzünden biraz, bana bu yüzden yalan söyleyemedi. Alışmışlardı bu duruma, alışmak zorundaydılar. Ama yüreklerinde ikinci defa aileden birisini kaybedebilecek olmanın korkusu vardı... Nitekim o da gitti.... Yunus beni hastaneden uğurlarken şakayla “4 ay sonra görüşürüz abla” diyip gülümsemişti, “İnşallah gerek kalmaz” demiştim gülümseyerek, “inşallah hemen iyileşir de Urfa’ya dönersiniz” demek istemiştim. Gerek kalmadı 4 ay sonrasına, kan vermeme, vermemize. Çünkü Ayşe birkaç gün sonra vefat etmişti. Ölüme alışkın değildim, ölümün soğuk ve karanlık fikrine hele hiç. Haberi Yunus vermişti bana, dilim düğümlenmişti o an. Bir iki kırık kelime döküldü dilimden. Kapadık telefonları ve ben hala iyileşmemiş olan kolumdaki ize baktım.
“Forward” edilen mailleri sevmezdim oysa. Öylesine bir zamanda, öylesne bir mekanda, öyle güzel insanlarla tanışmıştım. Urfa’da bir anım olacaktı benim. Biraz buruk biraz gülümseten bir anım. Ve benim iyileşmesi uzun zaman alacak yaralarım olacaktı, ama Ayşe’nin...



Gamze ARAS
Muhabir
(* bu yazı 12.06.2007 tarihinde Radikal Genç'te yayımlanmıştır.)

fotoğraflar benden metinler her telden

17 Haziran 2007


ölü gibi
soğuk bir
gece
senin
sokağına
sisler çöktü

sokağın
gerinmiş bir kedi
gibi
bu gece
şimdi
avını beklemekte

mavi ay
sokağını
aydınlatırken
yağmur camına
ince elifler
çizdi
cinler karanlığa
gizlendi
gökyüzü camura
bulandı
yıldızlar korkudan
bulutların arasına
pusdu
ruhlar
evlerin damlarından
atladı

ugursuz rüzgarla
birlikte
ruhunu şeytana
satmış
köpekler
geçti
önümden

her yanımda
ateşböcekleri
vardı
küçük ışıklar saçan
ama
ateşböceği olmayan

son şişeyi de
atarken
hayata
saklandığım yerden
çıktım
elimde
hayali bir kılıç,
cebimde
varolmayan
bir tabanca,
sakalımla,
paltomla,
geceye karıştım...


kurumuş kuyunun suyu
incirin sütü çoktan çekilmiş
bir zamanlar dünya sandığım bahçeyi
ayrık otları,dikenler bürümüş...
bardaktaki su, denizdeki kum kadar umarsızdım...
ANNE ben geldim.
Dizlerin duruyor mu başımı koyacak?
ANNE ben geldim...
ben,OĞLUN, HAYIRSIZIN...



benim doğduğum topraklarda
insanlar gülmesini bilmezdi
ben bu yüzden böyle naçar kalmışım
güldür biraz...
...benim doğduğum köylerde şimal rüzgarları eserdi
ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır
öp biraz....


Varoşların aşkları gerçek olur çıkarsız
Bende seni öyle sevdim gözüm gibi yalansız
İş ararken kahvelerde inanan gözlerin Vardı
Aş pişmeyen ocaklarda aç doyuran umut vardı
Yağmur çamur varoşlarda sımsıcak yürekler vardı
Yalınayak çocuklarda tertemiz gelecek vardı

Varoşların sevdaları gerçek olur çıkarsız
Bende seni öyle sevdim gözüm gibi yalansız
Gözlerimde bir ümitti yanıyordu güneş gibi
Yoksulluğun pençesinde arıyordu gözlerini
Yağmur çamur varoşlarda sımsıcak yürekler vardı
O dalgalı saçlarında gül kokan rüzgar vardı

Şimdi sarılıp o geçmişe ağlar.
Ağlar açılmaz yüreğim
Suçumuz neydi bizim


gelmediğin her gün
öldürüleceğimden korkuyorum
siyah gölgeler
önümü kesiyor,
sensiz saatler
arkamdan geliyor
bek yine
gelmedin,
sessiz harfler
kiralık katiller gibi
gerilirken
masanın üzerinde
silahlarım
seni
bekliyorum...


dünya dört ucu açık bohçaymış...
aynı anda hepsi kapanamazmış...
öğrendim...
kader örmüştü ağlarını...



gelme üzerime öyle
karanlık gibi
ben başkasına aidim
olamam senin
bak hala rüyalarımda
hatıraları hala
hafızamda...
gelme üzerime öyle
gölge gibi
biliyorum
bu benim
suçum
hem büyük bir yorgunluk var
üzerimde..
gelme üzerime
öyle saat gibi
peşime kelebekleri taktılar
kuşlar her gün
suikast
planları yapıyor
kokladığım her çiçekte
ağır kan kokusu..
gelme artık
kış geceleri gibi
birazdan zaman
dolacak
bırak
tek
başıma
öleyim...



Komutan

I
zırhlı tümenler geçerken
önünden
yaşanmamış aşkları düşündü
hala dayanmakta olan orduları
düşmeyen kaleleri
yeni doğmuş
bir çocuk gibi
gökyüzünü

emir subayı
yıldızları işaret
ederken
oturduğu yerden kalktı
zırhlı tümenlere
bakarken
kaybedeceğini
şimdiden biliyordu...

II
büyük ordular tüketip
kaleyi alamamış
savaşta ordusunu
ülkesini kaybetmiş
komutan

şimdi
gökyüzü kahverengi
ince yeşil bir asit yağmuru
ağır ceset kokusu
aklında sorular
yüreğinde bitmeyen aşk
dudağında söylenmemiş bir şarkı
elinde yırtık eski bir harita
her an suikastte uğrayacakmış gibi
paranoyak
yurdundan uzakta
eski subaylarının ismini çizmiş

biliyor komutan
bitmediğini savaşın
mağlup ama mağrur
baska bir savaşa
gidiyor...
(İlker Halil Türer)






Hiç bir zaman olması gerektiği gibi değil dedi insanlar,
müziğin sesi, sözcüklerin yazılışı.
her bir zaman olması gerektiği gibi değil, dedi, bütün
bize öğretilenler, peşinde koştuğumuz aşklar,
öldüğümüz bütün ölümler, yaşadığımız
bütün hayatlar, hiç bir zaman olması gerektiği gibi değiller,
yakın bile değiller.
birbiri arasındaki yaşadığımız
bu hayatlar,
tarih olarak yığılmış,
türlerin israfı,
ışığın ve yolun tıkanması,
olması gerektiği gibi değil,
hiç değil,
dedi.

bilmiyor muyum?
diye cevap verdim.

uzaklaştım aynadan.
sabahtı,öğlendi,
akşamdı,

hiçbir şey değişmiyordu
her şey yerli yerindeydi
bir şey patladı,bir şey kırıldı,
bir şey kaldı.

merdivenden inip içine
daldım.

özür...


Daha fazla alkış ve popülerlik katmak için ilkokulda pencerenin dış tarafından pervazda yürüdüğüm ilkokulumun karşı binasında 3. katta oturan teyzeden özür dilerim…ben düşersem diye korkusundan saçını başını yolacak duruma gelirdi...

Anneannemden özür diliyorum büyükannemin Fransızca tuttuğu günlüğü zimmetime geçirdiğim için...bir gün onları deşifre edeceğim…

Bakkal amcaya bir adet leblebi tozu parası verip iki adet, yine bir adet düdüklü şeker parası verip 4 adet alma başarısını gösterdiğim için özür borçluyum. Allah rahmet eylesin…

Betül’den de özür dilerim belki hatırlamaz ama dağıtılan bebeklerden sırf onunkini beğendiğim için onu bana vermişler gibi yapmıştım.

İlkokul Öğretmenimden özür dilerim öğretmenler tuvaletindeki sabununu kullandığım,onu yere düşürünce kızar korkusuyla tuvaletin içine atıp rezervuarı çektiğim için...

Özellikle babamdan özür diliyorum harçlık verdiğini unutup tekrar verirken sesimi çıkarmadığım için.

Kendime verdiğim değer ve özgüven yüzünden sevmeyi beceremediğim sevgililerimden özür diliyorum.

Ve elbette çocukluğumdan özür diliyorum onu içime hapsettiğim için..


ps.bu yazı geliştirebilirdi belki ama yaşamımdan dilemem gereken özür en ağırı olacaktı...buna gerek var mıydı? yoktu...

ayaklar(ımız)...

31 Mayıs 2007




yere karşı başkaldırışımın sınırı
ve hayata direnişim.
kavgamın en çok saldırılan noktası.
kaderime yapışan iz
ve her buluşmanın delili.

istisnasız emre itaatte
ama neden
kararsızlığımda hep geri giden.
hiç çıkmak istemedi bu resimden
hep...

bi rastlantı bu sadece
o onu yerde gördü ve çok beğendi.
fotoğraf aşkına.
sence...



*(a.kuru. anısına..seni an(R)ıyorum...

siz olsaydınız ne yapardınız?

21 Mayıs 2007

Bir çocuk… Sarı sırma saçları gözlerinin önüne düşmüş, tutuyor annesinin elinden. Annesi ivedilikle bir kalem almak istediğini söylüyor. Tezgahtar kız uyuşmuş bir vaziyette yerinden kalkmak için tenezzül ediyor. Çocuk bir kitabı göstererek almak istediğini söylüyor.”Sonra!!” cevabını işitiyor . Çocuk okumak istediğini söylüyor “Sonra!!” diyor anne. Çocuk “ama….”ile başlayacak cümlesini tamamlayamıyor bile annesinin avuç içi çocuğun yüzüyle birleşiyor. Ve o tokat beraberinde diğer tokatları izliyor. Çocuğun üst dudağının kenarından bir kılcal damar içindekini boşaltıveriyor. O tokat sesine herkes irkiliyor . Çocuk kanıyor, çocuk korku bakıyor, çocuk susuyor, çocuk ağlayamıyor bile…oradaydım , irkildim…siz olsaydınız ne yapardınız?
Bir kadın… yaşlı bir kadın…ağlıyor ve “ne olur kurtarın onu!” diye yalvarıyor. Sokak ile caddenin birleştiği kaldırıma boylu boyunca uzanmış adam. Yoldan geçenler adamın ölüp ölmediğini ona dokunarak anlıyorlar. Dokunmak fiili yerde yatan adama ayakla bir kez itekleyerek gerçekleştiriliyor. Aynı ayaklar beyine gönderdikleri emre istisnasız itaat ediyor “ölmüş, kaç! Uzaklaş oradan!!!oradaydım, ağladım… siz olsaydınız ne yapardınız?
Bir kedi…yavru bir kedi…korkunç bir çığlık duyuyor caddenin sakinleri …pahallı marka bir otomobilde, ucuz gençler, pahalı ses sisteminin hakkını veriyorlar…”şeyk it ap şekerimmm” melodisi bile bastıramıyor yavru kedinin çığlığını. Pahalı aracın ucuz insanları tekerlek ile arabanın tamponu arasında yuvarlanan ve bağıran kediyi fark etmiyorlar. Kedi tampon ve tekerlek arasındaki görevini bitirmiş ve ölmek üzere asfalta düşüyor tekrar. Pahalı aracın yarım kalmış görevini başka bir araç devralıyor. Ölü kedi asfaltta…Trafik lambaları kırmızıyı gösteriyor. Bekleyen araçlardan ilk sırayı alan taksi şoförü ileri geri manevra yaparak kediyi ortalıyor… Lamba yeşili gösterdiğinde, sarı araç asfaltı bir kez daha kırmızıya buluyor…Oradaydım, kusmak istedim siz olsaydınız ne yapardınız?

Kurt… bir kurt doğal ortamından alınıp ne için, hangi amaç uğruna belli değil ama kafeste besleniyor… Aynı kafesin içine canlı canlı bir de eşek konuluyor. Bunun amacı da mantığı da belli… Kurt eşeği parçalasın, yesin aç karnı doysun…bu ikili “insanoğlu”na inat dost oluyorlar…Okudum, ürperdim siz olsaydınız ne yapardınız?

Sevdası uğruna açlık ve sefalet içerisinde bırakılan çocukların annelerine “ne olur gel” diye yalvarışlarını görüyorum, ufacık bedenlerin çıplaklığıyla kendi açlıklarını besleyenlere savaş açılıyor sanal alemde takip ediyor, mumlar yakıyorum,bir yudum sıvı uğruna eşeğin kıçına ağzını dayamış Afrikalı çocukların fotoğraflarına bakıyorum, çocuklarının önünde gözleri yarı açık bağlanarak kurşuna dizilen insanları izliyorum her akşam…Utanıyorum siz olsaydınız ne yapardınız?

iletişemiyoruz azizim, iletişemiyoruz...

19 Mayıs 2007


Ben merak ettim birden… Merak bu ya cep telefonu yokken ne yazıyordu sevgililer birbirine?
Nasıl buluşuyordu insanlar? Yada evdeki telefonun başında ana babaya inat sevgiliden her an gelebilecek telefonu beklerken karnımıza giren o tatlı sancıyı ne çabuk unuttuk bizler... Tarihte kaç aşk bitti acaba söylenen saatte ara(ya)mamış olmakla veya arananın bulun(a)mamasıyla?
Bizler fark ediyor muyuz acaba en güzel aşkların bile cep telefonunda ex aşktan kalan bir mesajla sekteye uğrayabildiğini? Ve eskiden insanların daha çok birbirine vakit ayırabildiklerini düşünüyor muyuz? Peki ya bizler fark ediyor muyuz acaba cevapsız kalan smslerin yürekte ne denli biriktiğini?
Hani elimizdeki ufak aletin menüsündeki mesaj yolla seçeneğine tek tuşla, kolaycacık ulaşıp, kolaycacık "seni seviyorum" yazıp, telefon rehberinden muhatabının numarasını çağırıp, tamam tuşuna bastıktan sonra hevesle cevap beklemenin ne denli adamı yorduğunu ve bu yorgunluğun duyguları nasıl örselediğini?
Kendimizi yalnız ve çaresiz hissederken zavallı telefonun ekranından medet umarak ne denli aciz olduğumuzu bin kere çivilemiyor mu beyinlerimize şu bir türlü gelmeyen "biip biip" sesi? Eskiden en azından özel günlerimizde sevdiklerimizin seslerini duymaz mıydık? Şimdi ne kadar süslü cümlelerden oluşursa oluşsun tek bir sms le geçiştirildiğimiz hissine kapılmıyor muyuz bizler? Aşklar bitmiyor mu "neden mesajıma cevap vermediiiinnn?" sorularıyla?

Kulakları çınlasın çok sevdiğim bir arkadaşım demişti ki bana vaktin birinde :
“Eğer cep telefonu olsaydı Ferhat Şirin için dağları delmez, bir mesaj atar, Şirin’e iyi geceler diler ve döner kıçını yatardı”…keşke bu kadar haklı olmasaydı…

Peki ya mektuplar? Hiç mi özlemediniz sevdiğinizin, özlediğinizin kaleminden yazılan ve sizin için özel olarak hazırlanan mektupları okumayı ? Dedemin askerden dönüşünü iki koca yıl bekleyen ve onca süre içerisinde tek dayanağı olan büyükannem kötü bir şey mi yapmış yani?

Peki nerede hata yapıyoruz? Özeleştiri yapalım; eski toprak diye nitelendirdiğimiz dedelerimiz ve büyükannelerimizin bizden farkı neydi acaba?!? Onlar da bizimle aynı dili konuşmuyorlarmıydı? nasıl iletişim kuruyorlardı peki?!? Günümüzde çoğu kez teknoloji sayesinde günden güne büyüyüp kök salan bir çok aşk evliliğe kadar gidip, çatır çatır saniyede boşanılmıyor mu? Ve yine şuç iletişimsizlikde değil mi ? Anlaşamadık ayrıldık. E hani anlaşabilmek için tüm gerekli araç-gerecin vardı ne oldu?

Teknoloji düşmanı değilim ama olaya başka bir açıdan yaklaşmak sanırım hakkım...
Çağımızda; adsl ile 7/24 dünyanın bir diğer ucuyla haberleşebilirken, sürekli bizi arayanların ulaşabileceği gsm operatörleri varken, neredeysek oranın fotoğrafını çekip sevdiğimiz birine mms atabilirken, konuşmadan sadece anlık iletişebilmek için SMS sistemini kullanabiliyorken, e-mail denen bir olayla saniyesinde bir çok işimizi uzaktan halledebiliyorken; iletişimsizlikten bahsetmek size de tuhaf gelmiyor mu?

Belki renklerden,objelerden bahsederken iletişebiliyoruz ama duygular,hisler için bir şey ,bir tanım bulmak nasıl başarılabilir? Çoğu kez hissettiğim şeyin ne olduğunu ben bile anlayamıyorken ?Nasıl tanımlarım? Gözümün içine baka baka, dolu dolu S E N İ S E V İ Y O R U M cümlesini duymanın mutluluğunu bana başka ne verebilir ?

Merak işte oturup insana saatlerce bunları yazdırıyor.

Ne için?

İletişim kurabilmek için…

dilek...

Gökyüzünde iki yıldız olsak sen ve ben,
Yaklaşsalar ya birbirlerine.
Biz yaklaşamazken onlar yaklaşsalar ya...
Biri kaysa sonra,
Sen veya ben farketmese...
Ve aciz ruhum yine seni dilese...

bitti...artık bitti...


Hüznüm de mutluluğum da bitti... Mutluluğuma tükenmez demiştin oysa. Hüznüm silinebiliyordu hani?
Ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum. Bir gece vakti başbaşaydım onlarla. Önce hüzne gitti elim, baktım yerinde yok...Sonra mutluluğa gitti...Farkettim ki mutluluğum tükenmiş. Uzun soluklu bir yolculuktu ...şairin de demişti zaten; bir aşk nasıl biterse öyle bitti...ben ekliyorum,bir hikaye nasıl biterse öyle bitti bu hikaye de, bende...

Karanlığa Doğru

3 Mayıs 2007

Güneş yaladı yüzümü,
"git başımdan" dedim "daha uykum var"
üzerimdeki peluşu çekiştirdi sonra.
Yaladı güneş yüzümü,
"çelme" dedim "aklımı izin ver biraz daha"
Güneş şımarık bir çocuk gibi oturdu kucağıma,
"kurtuluş yok senden anladım" dedim ve
açtım gözlerimi KARANLIĞA...

kapılar

1 Mayıs 2007


aynı zaman dilimlerinde farklı mekanlarda dört evin kapısı çalındı.
gelenler aynı, karşılaştıkları yüzler farklıydı.
geldiler, konuştular, gittiler,
ateş düştüğü yeri yaktı.
yanan kor oldu,
korlar tükendi,
onlar tükendi,
gelenler bitmedi;
kapılar hep açıldı.

sizofren(ce)li gün(ce)

28 Nisan 2007


oturup serkanı veya handeyi anlatamam. yanlızca ve yanlızca bana ait olan olayları hiç anlatamam çok çıplak hissederim kendimi.
düşünüyorum, düşünüyorum o kadar çok düşünüyorum ki bir sürü kurguda bir sürü başrol veriyorum kendime.yardımcı rolleri beğenmiyorum nedense.hoşuma gitmiyor.bir şeyler yapmalıyım bir
şeyler yazmalıyım...
serkan herzamanki gibi kendi kendine şehirler arası yolculuklar yapıyor. sancılı bir gece onun için hem de çok sancılı ."Elimdeki ne?" diyor birden bana susmuş dinliyorum onu. "okuyomusun yazıyı" diyor.aklımdan kocaman trenler geçiyor.içindeki insanlar bana el sallıyorlar benden kurtulduklarına o kadar seviniyorlar ki...ama o trenin geçişi beynimin canını çok yakıyor ..."aşkı soğuk ikram ediniz" yazıyormuş elindeki bira şişesinin üzerinde.kaç bedendir içiyor bilmiyorum"şişenin içinden bir kadın gülümsüyor bize donmuş dudaklarıyla.başım dönüyor boğulacak gibi oluyorum onu öperken" diyor birden.Serkan için
onu unutturacak kadar zaman geçiyor aslında ama o hala kimsenin ölmediği cinayetler işliyor,geceleri uyuyamıyor bedene hapsolmuş çığlık atan aşkların sesi yüzünden...

onun yanında değilim aslında tohumları sevgi olan narçiçekleri ekiyorum ekvatorun tam göbeğine,meridyenler bölüyor beynimi... hande geliyor sonra...kendi hayatlarımız nerede başlıyor nerede bitecek biliyoruz ama Hande'yi bilmiyoruz.ona dikkatle bakıyorum anlamak için ... "gördüm" diye haykırıyorum birden. Serkan korkuyor sesimden, bira şişesi sandığı mürekkep şişesini deviriyor..."beceriksiz herif" diyorum ona..."içinden oluk oluk iyiniyet akıyor, gördün mü nasıl temizleyeceğiz şimdi ruhumuzu bu pislikten" diye soruyorum.cevap gelmiyor Hande bana bakıyor bakışları sabit. ona dönüyorum ince narin burnunun ucundan kayan yıldızı anlatıyorum ona "hayatın" diyorum "hayatın tam burada başlıyor bak" irkiliyor birden boşlukta birşey arar gibi bakınıyor sağa sola eliyle saçlarının arasından birşey alıyormuş gibi başını yokluyor. sonra çok ünlü bir sonatı okuyacakmış gibi genzini temizliyor ve kurtuluyor boğazındaki gıcıktan ve hayatından.düğmelerini sökerek iki yana açıyor gömleğini.göğüslerinin arasındaki sanki hep orada yaşıyormuş,canlıymış ve ışıktan rahatsız olmuş gibi bana bakan örümcek dövmesini görüyorum.şaşırıyorum hem de çok "neden yapıyosun bunu" diyorum ona. "hayatım burada başlıyor" diyor.çok kızıyor o yıldıza.

cem mumcuydu galiba onu anımsıyorum
"yüksek bir binanın çatısından kollarını iki yana açarak attı kendini aşşağıya. cesedinden arta kalan tek şey mavi tulumunun ön cebindeki nottu "pervaneme kuş girdi çıkartamadım"
bir türlü evet bir türlü yazamıyorum.evet belki çok güzel şeyler yazabilirim.ama olmuyor işte. Hem zaten vaktim de kalmadı şu anda masamın etrafında çöp adamlar var. Sırasıyla masamın üzerindeki eşyaları topluyorlar. Öğüteceklermiş. Bu defteri de
istediler ama ben vermedim."ayrılmaz parçam" dedim "beni de öğütün" dedim.kabul ettiler anlaştık.şimdi karar veremiyorum kaçsam mı? öğütülsem mi? bakışlarım o yüzden böyle...

20.aralık.2006 geceyarısının diğer yarısı...