sen de kimsin?

15 Ekim 2008








Her şeyin bu kadar iyi gidiyor olduğunu düşünmek galiba benim deliliğim. Uzun süredir haber alamadığım bir arkadaşım var mesela. En son bebek beklerken bırakmıştım onu. Uzun süre bekleyecekti sözüm ona geldi mi bilmiyorum. Bebek mi? Hayır nereden bileyim haber alamıyorum dedim ya sana. Nerede olduğunu bulamadığım bir kredi kartım var sonra. Ekstrelerinin nereye gittiğinden bile haberim yok. Buradan çıkartacağın sonuç ile adressiz olduğumu düşünmen üzdü beni. Ya boşuna arıyorsam o kartı? Yitik olduğum doğru da adresim var elbette. Şu an kiminle beraber olduğunu bilmediğim bir de sevgilim var. Yanlış duymadın evet bir sevgilim var. Şu an kiminle seviştiğini bilmesem de kalbim(n)de olduğum(n)dan eminim. Geçenlerde bir kitap geçti elime okudum mu anımsamıyorum okuduysam da en son nerede okudum ya da bıraktım emin değilim. Kapı çalıyor bir dakika galiba kapıcı geldi. Hay Allah bizde kapıcı yok ki. Aklıma olmadığı gelince haliyle açmaktan vazgeçtim kapıyı. O da pek ısrarcı değilmiş galiba bir kere çaldı gitti. Birbirimizin içinden çıkıp, birbirimize tutunma çabası veriyoruz. Bu çabalama boşuna oysa… Yersiz, gereksiz, değersiz... Sözde o büyük güç her yerimizde uzun zamandır . Hahayt hay hayat güleyim bari.Ben mi?

Ben ;

kar-ARSIZIM...
bu yüzden her kapıdan geçiyor ardına kadar açıkta bırakıyorum... Açıkta bıraktığım kapılar birbirlerinin içinden geçiyor bazen. kocaman dev aynalarına karışıyor sonra... her aynanın içinden bir kapı açılıyor sonra bir kapı, sonra bir kapı, sonra bir kapı daha... Çıldıracak gibi oluyorum...

karar-SIZIM...
sızım sızım sızlıyor içim... Kaç zamandır ağzımdaki bu tuzlu tat da bu yüzden işte... ağlıyor, akıyor, arınıyor, arındırıyorum... Ama bundan sana ne değil mi? Kendi kurduğun düşler ülkesinin hiçbir şeyi olmayan kralısın sen ne de olsa. Canın istediğinde beni huzuruna çağırır kendine göre aptalca çelişkilerinden bahseder ve benim de sana ayak uydurmamı istersin. Kabul et ben de bu rolü çok iyi oynuyorum. Öyle güzel pışpışlıyorum ki seni krallığından geçiyorsun bir süre sonra. (Bu sitem de nereden takıldı şimdi aklıma...ben nereye yollasam da kurtulsam bunu? Kafamda bir bilinmeyen var ve de bir bilinen..bilinmeyenle BİLENEN... bilinenle bölünmüş bilinmeyeni bekler artık bu sitem...* ı.q.)

kar-SIZIM...
Aldığımı, aldığım fiyattan veriyorum. Oysa ona çok yatırım yapıyorum ben. Adem elimde bir süre sonra ADAM oluyor. Gördüğün ve her zaman olduğu gibi ben senden daha karışık ve hatta daha kararsız, daha karsız ve daha rahatsızım... Ama duuur her şey iyiye gidiyor... Gerçekten bak. İki saattir anlatıyorum ya sana. Arkadaşımdan, kartlarımdan, kitaplarımdan ve hatta sevgilimden bahsetmedim mi? Ve kadın aldatmayı keşfetti…Birlikte olduğu kişiyle bir olarak "aynı kişiyi aldatma" sokağından geçti kadın…Artık kaldırımlarda kalçalarını daha belirgin sallayabiliyordu, özgüveni yerine gelmişti… Sonuç!?!? Okuduğum bu haber sonrasında dudağımı büktüm, bir gözümü kısarak baygın bir bakış attım tavana, "düşünüyorum" imajını itina ile oturttum sonra yüzüme. Düşünüyorum tabi sen ne sandın? Sana inat düşünebiliyorum ben.

Dağınık ama gerçekten dağınık bir odanın ortasında tam da yerde duruyorum… herkes içinde bir gitme arzusu taşıyor. Ben ise kalmak için yanıp tutuşuyorum… oturuyorum … sonradan olma sarışın biri giriyor içeriye elinde kirli bir çorap. "Bu ne biçim şey yaa… Hemen gelinir mi?" diyor yüksek sesle...Bana mı? Sanmam...

…oysa hayatımda her şey iyi gidiyor gerçekten iyi gidiyor. Hiç olmadığım kadar mutlu ve keyifliyim ne yapabilirim? Bu benim suçum mu? Ben bu satırları yazarken sonradan olma sarışın kız -ki bana benzediğini şimdi fark ettim- odada dolaşıp duruyor. Kötü bir niyeti yok fakirin... Tek derdi odayı toparlamak… İki kez çelme taktım ona maksadım burun buruna gelip yüzleşmek. "Hey hatun ben de varım bu odada…Heeeyy… İçindeyim, yanındayım, her nefesinde ben varım…Pişştt..sarışın sana diyoruuum"

Telefon çaldı. Bu da nesi. Benden önce o cevap verdi, yerimden kalkamadım bile:

sonradan olma sarışın - A .. Merhaba nasılsın??

ne dediği bilinmeyen -……………...

sonradan olma sarışın - Bok gibiyim. Ama kendimi iyi hissediyorum…

ne dediğini bilmeyen -……………...


Duymuyor beni… Oysa her şey çok iyiye gidiyor. Gerçekten...

karmakaçış...karmaşıkaçışa yeni bir bakış...

14 Ekim 2008




Artık beklemiyorum gelmeni… nasılsa istediğin zaman geleceksin bana ve benim istemem senin için hiç bir şey ifade etmeyecek… gelip gidişlerin hep ani olacak, banyomu kirleteceksin mesela, sonra hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya devam edeceksin… Saçlarını topladığın o minicik tokayı kaybedecek; her yere saçlarını dökeceksin… Özellikle yapıyorsun oysa bunu ben çok iyi biliyorum… Sanki başka birinden iz bulmak istercesine karıştıracaksın her defasında beni, çekmecelerimi, içimi, dışımı, kendini ve sonra yorulacaksın… Öğren işte bu eve ilk gelen kadın sen değilsin son da olmayacaksın… Gittiğinden beri yaptığım en iyi şey içmek… Rejimin de canı cehenneme... Gittikçe sana mı benziyorum ne ?! bir düzensizliktir çöktü üzerime… Yatağına bile dokunmadım… Yastıkları düzelttiğin gibi de bıraktım... Öylece... Bu sabah içinde biz olan bir paket aldım. Uğursuz bir yabancı getirdi onu bana. Uğursuz işte!? Yeni aldığım çaydanlık ocak üzerinde kendi kendini yakmaya uğraşıyordu o sırada. Ben sana yanmakla meşguldüm… Paketten çıkan fotoğraflarla ilgileniyordum. İstekli bir el omzumda, ben de gülmüşüm öylesine hatta esrik gülümsemeler var yüzümüzde… Eveet eveet aynen böyle… Fotoğrafı yine sen çekmiş olmalısın ki resmin sol kısmını kolunun bir kısmı kaplamış. Sol taraftaki ten rengi boşluğu başka türlü açıklayamıyorum… O anda kalmışız… O fotoğrafta varmışız… ya şimdi? Geceden kalmış olmalıyız ya da geceye varamamış... Gece bizde kalmış gibi karanlığız... Göz altlarımız koyu halkalar içeriyor. Benim gülümsememe bir de gözlerimin etrafındaki çizgiler karışmış… Kırışmış… Sen taze… Yine de bir yorgunluk var bakışlarında… Sen beyaz giymişsin, ben gri. Sen açıksın, ben ? Tekrar çıkıp gelmeni istiyorum. Belki o kareden dışarı çıkabilirsin. İstesen kendi dışına bile çıkabilirsin… Ama çıkmıyorsun… Çünkü?!?!? Yapabilirsen, başarabilirsen yanımda bile kalabilirsin. Ama yapmıyorsun … Sanki?!?!?!? Ben de sana tahammül edebilirsem yanımda kal diye yalvarabilirim uzunca bir süre… Niye?!?!? Yanık kokusu bu genzimi dolduran; geç farkettim. Pencereyi açtım senin kokun doldu odama, evime, her yerime… Anladım ki hala yanımdasın… kaçıp kurtulmamın bir yolu olmalı senden… Dışarı çıkmalıyım…
Apartmanın kapısında o uğursuzla yine karşılaştım…
Arabamda aynı kokuyu alıyorum. Geçecek biliyorum... Geçecek... Sinsi bir yılan gibi beni izlemeyi bırakacaksın günün birinde. Ah İstanbul ve sevgilisi trafik yanında... Ayrılmaz bir bütünler sanki bize inat... Kırmızı ışıkta kalakalıyorum öylece; yanımdan hızla geçen otobüste yine yüzünü görüyorum... Oysa bilirim sevmezsin otobüsleri... O halde o penceredeki yüzün sana ait olması ihtimali sıfır... Yakın ışıkları yalvarırım her yerde onun gölgesini görmekten çok sıkıldım. Kocaman şehir dört koldan üzerime geliyor. Ne bir yere ait olabiliyorum, ne birine. Anımsadın mı bu benzerliğimizi? O halde neden her şık diğer bir şıkkı iptal ediyor. Kısır döngü. Aynı döngüde şeytan... Aynı döngüde bitmeyen labirentler. Kaçıncıya buluyorum aynı labirentte seni farkında değilsin. Asla da olamayacaksın... Çünkü oraya ait değilsen bana ait olacaksın...Bana ait değilsen oraya...Peki neredeyiz şimdi? Bana kalırsa seninle uğraşmayı bırakmalıyım. Arabamdan indim... Aynı asfaltta yürüdüğümüzü düşledim bir süre... Birbirinden habersiz... Kokun hala burnumda... Yerde yatan bir fahişeye rastladım... Yanından gelip geçenler onu yok saymışlar... Tıpkı bizim gibi... Biz de bizi yok saymıştık. Sahi en son ne zaman biz olduk? Hayır onu demiyorum ben. En son ne zaman senden ve benden sonu biz ile biten bir cümle olduk. Cümlelerden olduk... Kendimizden olduk... Kovulduk o büyülü dünyadan ayrı ayrı... Peki neden aynı anda değil...Biz değil?!?! En son ne zaman ? Hangi zaman? (Z)aman mı!?!? Yaklaşıyorum fahişeye... Eğiliyorum önünde... Hayır henüz ölmemiş... Hayır yaralı... Biri de alnına bir post-it yapıştırmış. Kırmızı kalemle yazmış... Sen gibi... ihtimal bile yok... O post-iti başka bir post-it ile değiştiriyorum... Simsiyah bir kalemle yazdım: “yardan düşmüş yaraları yardan kalma”...
Kokun hala peşimde... Ya da ben onun peşindeyim... Çaydanlığa ne oldu acaba... Ben daha ne kadar yanacağım... Bilemedim...
Taksimden bir yol daha aldım... Yanıkların bile yüzkarasıyız...

karmakaçış...karmaşıkaçış....

27 Ağustos 2008




Dün bekledim geçsin diye ama yok geçmedi.Her şeyi tıkıyorum içime de ondan bu saç dökülmesi. Banyonu da kirlettim affet… Bilirim seversin düzeni... Kendi düzensizliğimi sana rehin bıraktım. Onsuz yaşayamam ama olsun döneceğim yine. Arkama baktığımda kimilerin dediği gibi yaşamadıklarımdan değil pişmanlıklarım hep yaşadıklarımdan oldu. Yaşamayı da sana rehin bıraktım. Al sen yaşa ne varsa yaşanacak. Şimdi özür dileme vakti mi ne? Aslında değil. Kırk katır mı kırk satır mı? Kırk satır tabiî ki kırk satırda bitsin her şey. Kaç gündür arabesk dinliyorum hüznümü kaybettim hükümsüzdür. Ondan bu beyin akışı. Fırtınam dindi ama şimdi gökyüzü kıpkızıl galiba kar yağacak. Söyleme bilmesinler ben söylerim ne varsa. İçindekini al benimkiyle yer değiştir belki kar her şeyi temizler. Mikrop kırıcıdır derler bilirsin. Kendi kirlenmişliklerimizi nasıl kıracağız. Hangi virüstür bu beni sana bağlayan. Çözülmeyecek olan ne ki bu kadar sarpa sardı iş? Hangisi doğru, kim haklı? Ve ben nerede kalmalıydım? Yanında mı yanımda mı? Kendimi kendimle paket yaptım. Şimdi üzerine süslü bir yazı yazayım da sana hediye edeyim dedim ama o da olmadı. Ah bu durdurak bilmeyen geçişler. Sanki tünele girdi metro hızla gidiyor ben de duvarlara yazıp çizmişim. Otobüste gidiyorum pencereye dayadım yanağımı. Dışarısını izliyorum. Ya da camdan içerideki insanların akislerine konsantre olmak istiyorum ama bir türlü yapamıyorum. Üç boyutlu düşünmem gerekiyor. Oysa ne zaman üçüncü boyuta geçsem üç kişi olduğumuzu görüyorum. Sen ben ve biz. Bir çığ gibisin iliklerim buz kesiyor. Aşağıda evler var görüyorum her geçen gün aşağıya doğru yuvarlandığımı biliyorum. Ya yönümü değiştireceğim ya da o evleri harabelere çevireceğim. Seçim elbette benim. Bana kalırsa seninle uğraşmayı bırakmalıyım. Bak şimdi aklıma geldi kalktığımda yatağının çarşafını düzeltmediğim. Belki de kadınlığımı sana hissettirmemek için yaptım onu ama olsun en azından yastıkları düzelttiğimi anımsıyorum. Vantilatörü açarak uyuma sakın üşütme kendini. Çektiğim fotoğrafları da bir ara postaya vermek istiyorum. Ama tabiî ki yanından beni çıkartarak bir de hazır elim değmişken gözlerinin etrafındaki çizgileri de düzeltmeliyim sanırım. Çarşafını düzeltmeyen zihniyetim yüzündeki kırışıklıklara el atacak az sonra.Kapının yanında hıçkırıklar içinde kalmış diyorsun ki “her aşka inanmam dediğinde aslında biri çıksa da beni inandırsa diye haykırıyordun...eee karşında aşktanadamdım. Aşka adamdım. Aşka adandım. Aşka bir adımdım ve aşka abandım...Yani sonuç?" tam gidecekken sesleniyorum arkandan "Nasıl yani? peki ben armut mu topladım? ben de aşk(k)adındım, Aşka ilk adımdım. Aşka yandım ve aşka kandım!!! Eeee o zaman bu oyunu kim kaybetti...Hadi peki ya bu inancı kim kaybetti? Şeytan aldı götürdü de bizi de yanına mı çağırıyor şimdi? Cehenneme inen merdivenlere güller koyuyorum şimdi belki oradan geçersin de onları toplarsın ve seni tekrar bana getirir diye...Sonra da tükürdüm ardından boğazıma yapışan gıcığı ve hayatım(n)ı. Gittin. Uysaldın. Ben de indim o tuhaf otobüsten. Üç boyuttu, içerdeki insanlardı, dışarıdaki insanlardı derken kendi içimde volta atar buldum birden kendimi. İstiklalin arka sokakları paklar belki beni. Belki de belleğimi geri getirir. Nerede kalmıştım bilmiyorum ama travestinin biri yerde kalmış. Ya dayak yemiş ya da kafası oldukça dumanlı. Kızıl bir gül sızıyor damarlarından şimdi kara kirli asfalta. Geçmişi ile de ilişkilendirmiş yattığı yeri. Yani kara kirli geçmişine uzanmış yatıyor sereserpe. Yanından gelip geçenler kayıtsızca olaya tanık oluyor ve adımlarının şeklini değiştiriyorlar. Kızıllık ayakkabılarına bulaşmasın maksat bu. Oysa yanından geçenler ve ben de dahil hatta sen de dahil kara kirli asfaltta yürüyoruz zaten. Her şeyime çözüm bulmuşum da gönlümce hala eksik kalan şeyler var sanki. Misal bu yazı da eksik. Hatta belleğimdekiler bile eksik. İstiklal al beni yine yanına.
Elime kırmızı bir kalem aldım şimdi. Travestinin yattığı yerin çevresini çiziyorum. Faili belli olsun diye. Bir de minik bir post-it yapıştırdım alnına.”Katil uşak değil, İstanbul” yazdım...kalem kızılıyla karıştı...Ben sana karıştım, sen bana karıştın,tüm bu karmaşanın içerisinde karanlığa karıştım...Beyoğluna doğru yol aldım...

ikibin8_ağustozzz her yer tozz...gecenin bir diğer yarısı ... az soluklu...

aşk asaletini yitirdi...

23 Temmuz 2008




Uçsuz bucaksız bir deniz kasabasının yolcu terminaline gelir gibi... Sanki otobüsten inen tüm yolcular kavuşmuştu ellerinde isimleri yazan ve onları bekleyen ev sahiplerine de bir tek O arıyordu onu... o ki elinde beklediği kişinin ismi yazılı tabelasıyla kalakalmıştı aynı salonda... Aradığı şeylerin değil bulacağı şeylerin peşinde yollardaydı elbet... kii bundan sonra yazılanlar da o yolculuktan geri kalanlardı sadece... ve buluştular bir mehtap gecesi... gece yarısı birleşti biri...

“Gözlerin yağmurdan yeni ayrılmış
Gibi çocuk, gibi büyük, gibi sımsıcak
Sen bir şehir olmalısın ya da nar,
Belki Granada, belki eylül, belki kırmızı”


O gözler o gülüş ile bir kere karşılaştığında bırakmazdı seni... bırakamazdı bu yüzdendi ısrarcılığı mehtaba karşı ucunu yavaş yavaş yaktığı sigarasını tüttürmekte ona eşlik etmesine... belki aylardan eylüldü o yüzdendi içindeki bu hazan yapraklarının yosmalarla yaptığı dans... belki en ateşli temmuz gecelerinden biriydi. Kıpır kıpırdı içi bir narın bir tanesini bile yere düşürmeden yemeyi beceremeyişi bundandı belki de... çekingendi, tutuktu, asildi, elinde aynasıyla gelmişti ki her baktığında kendini görebiliyordu... bu yüzdendi belki de gecenin bir diğer yarısına şükredişi... her cümlesinde yüzünün kızardığını göstermediği için... bir yanı çocuktu, bir yanı genç, bir yanı kadın... bir yanı hayvan, bir yanı insan; Pan’ın en büyülü haliydi o; büyülü gecede dolunaya kafa tutan... bu yüzdendi annesine yakarışı daha kalalım diye belki de.... gece yarısı tutuldu biri...

“çocukluğun tutmuş da yine aşık olmuşsun,
Sanki bana, sanki ah, sanki olur a
Aşk bile dolduramaz bazı aşkların yerini
Diye övgü, diye sana, diye haziran...”


Dokunmadan o duyguya, koklamadan, istemeden hissetmekti belki de doğru olan... her yıl yeni baştan yazdığı ve bir türlü bitmek bilmeyen hikayenin aynı giriş cümlesi bu sefer gerçek olmuştu belki de. Olmaz ya hani filmin sonu mutlu biterdi belki de bu yüzden...
belki de bu yüzden yakalayamadığı için mutlu sonları her seferinde aynı giriş cümlesiyle farklı hikayeler yazmaya çalışıyordu... olur muydu ki? Gelir miydi? Hesapsızca, sorgusuz, sualsiz, sessiz, kimsesiz? Ertesi gece şüpheye düştü biri...

“Heves uykudaysa ruh çıplak gezer
Gazel bundan , keder bundan, sır bundan
Gözlerin şehirden yeni ayrılmış
Gibi dolu, gibi ürkek, gibi konuşkan”


Heves uykuda değilse sen ruhunla koşuyorsun demekti ki bu yüzdendi ömründe hiç ayın peşinden koşmamış olanlar bilemezdi o hazzı... kayısı rengini alan ayın dağların ardına gireceğine dair bilinmez iddialara giremezlerdi... kaç dakikanın kaldığını bilemez ve bu iddiaya bir sigara nasıl eşlik eder kestiremezlerdi elbet... ayaklarını sarkıttığı duvarın üzerinde o anın bitmemesini dilemesi de bundandı belki de... bir sokak köpeğinin ağlayışına tanıklık etmiş, tabiatı elleriyle uyandırmıştı ... geceyi içine almış geriye gün ışığını bırakmıştı sefillere... şehirden ayrılma diyecek cesareti kendinde bulamayışı neden(di) peki? Neden(di) onu alnından öperek uyandırışı, dudakları sahipsiz , yalnız ve savunmasız dururken? Yanında uyuyacak gücü bulamayışı neden(di)? Cesur değildi, korkak değil, suskun değildi, konuşkan değil, aşık değildi aşk hiç değil... kendi mutsuz sonunu yine başlamıştı yazmaya... gidecekti bitecekti... bu yüzdendi belki de köpeğin ön ayaklarını havaya kaldırıp göğsüne dayanarak ağlayışı... benim yerime, kendi yerine, bizim yerimize....öğle üzeri ikiye bölündü biri...

“hadi git yeni şehirler yık kalbimize bu aşktan “

Keşkeler, çaresizlikler, yapsaydılar, etseydiler, görseydiler, gitmeseydiler, imkansızlar... gereksiz bir msn iletisi gördü sonra :

- merhaba demek istedim...
- pardon tanıyamadım?

Ve aşk asaletini yitirdi o anda...

- Ben ... ben işte... o büyülü gecenin pren(se)si...

Paramparça oldu biri...


*çıktığım yolculuğun birinde otobüs dergisindeki şaire teşekkür ederim yaşadığı ve yaşattığı için...




..

......

10 Temmuz 2008

- ya , aslında korkuyorum bana eşlik eder misin?
- ne garip değil mi? olmayan bir şeyden korkuyorsun...
- e öyle de.... zaten bilinmezlik değil midir insanı korkutan?
- .......
- Bu kız burada biter...ve ben çekip giderim...

yarım kalmışlar ( III )

20 Haziran 2008






Bir NEV'i alaturka gecesiydi...Aylardan ŞEVVAL'di ve SAMyeli esiyordu...Sahneye karşı oturuyorduk...Sırtımı dayamıştım koltuğuma ve bana göre yüzlerce dayanağa... Bir garip hayalin peşinden sürükleniyorduk öylesine...Renklerin en kızılıyla en mavisinin birleştiği absürt noktadan ,notaların en bemolü ile en diyezinin birleştiği absürt noktaya yani ; sahneden yüreğimize YANSIMALAR sürüyordu… Bir anons geldi ardından şimdi sırada "MEKTUP" var diye… Kapat gözlerini dedim… Kapat ve bırak kendini bana ve onlara… Farzet ki bu gece bir mektup yazacağız seninle fondaki bu notalarla… Kulağına doğru eğildim… O kadar yaklaştım ki kirpiklerim kulağına değiyordu… nefes sesimle başladım anlatmaya ve sonra başladı her şey;

Sabah serinliğinde ürpererek uyanmışım…Tenimde çiğ tanelerinin ısırıkları…Yeni sağdığım sıcak süt fincanımda şimdi… Evimin verandasında sarılmışım battaniyeme…gözlerimde bir umut, umutla bakıyorum karşımdaki yeşil çayırlara… Gözlerimi kapatıp yalın ayak o çayırlarda koştuğumu varsayıyorum… Ruhumdaki dinginliğin beni sarmasına izin veriyorum usulca… Güneş doğmakta yavaş yavaş… Saçlarımın içinde güneş damlaları… Sonra; sonra çıkıyorum evden, kumsala iniyorum… Uzanıyorum aldırmadan …Tenimde güneş damlalarının ısırıkları… Sırtüstü uzanıp aralıyorum gözlerimi sonsuz maviliklere… Parmak uçlarım bulutlara dokunuyor… Onlardan yeni resimler yapıyorum gökyüzüne… Saçlarımın içinde kum taneleri… Tadını çıkartarak yaşıyorum her anın… Ayak parmak uçlarım suyun içinde… En güzel şarkılarını mırıldanıyor bülbüller benim için kulağımın içinde , ılık nefeslerini yanaklarımda hissediyorum …Oh be diyorum oh be ne güzel huzurluyum… Doğruluyorum sonra… Elimde bir kalem , bir kağıt… Başlayacağım az sonra mektubumu yazmaya… İçimi birden bir tedirginlik kaplıyor? Sahi giriş cümlem ne olmalı? Nasıl anlatmalıyım bu mektupta olup bitenleri?

Facebook'u O'ndan, öldüğünü Facebook'tan öğrendim...

27 Mayıs 2008



- Nedir abi bu facebook olayı?
- aHA Semmy bana bişey soruyor değerlendirmek lazım...
- E ama hadi anlat...
- Dur ben sana davet yoliiim...
- Hey Allaaam yareppim...
-------------------------------------------------------
- Vallahi olum şaka yapmıyorum. Tiyatro oyunu çıkartıyoruz.
- Ah yaa...Semmy ben yönetmen olayım mı?
- Olmaz çok fırın ekmek yemelisin...
- Tamam sen yaz senaryoyu ben de oyniim...
- Sana ne diyelim peki?
- ŞEHZADE....
-------------------------------------------------------
- kNOCK...Knock...Semmy ordamısın?
- He burdayım...
- Görünmüyosun?
- Provadan provaya koşturuyorum da ondan...
- Özledim ya...
- Aynen ben de ama dur Marttan sonra seninim azcık sabır...
- Bizim film noldu? Yazıyomusun?
- Başlayamadım...
- Şöyle uçuk bişey olsun..
- .....
- Heyecan yaptım şimdi...
- .....
- Allooooo ordamısınnn?
- Savaşım meşgulüm yaa:(
- Peki....
-------------------------------------------------------
- Savaşım anlatacaklarım var...
- Ooooo Semmy gelmiş ofline....
- Dur başlıyorum...
- E hadi dinliyorum...- ......
-------------------------------------------------------
- Biliyomusun yoğun bakıma gitti denenler hiç dönmüyor...
- Dönüyordur da sen klinikten çıkmış oluyorsundur:)
- Yok yok dönmüyo...biliyom ben...
- öfff şehzade sus bi yaaa..
- işin mi var yine?
- yok işim sevmedim konuyu, eee filmdeki konumu beğendin mi?
- ı ıhh..
- aman be sende:(
-------------------------------------------------------

Kahpe facebook... bugün 27 mayıs 2008 .... öldüğüm gün...

Show adamı Beyazıt Öztürk'ün programına katıldığı için ona hediye edilen notebook ile sanal aleme hızlı giriş yapıp sonra öğrendiklerini benimle paylaşan pembe hacker... Facebookun nasıl bir sistem olduğunu ondan öğrenmiştim... beni davet etmiş ve bende yumuşak iniş yapmıştım o aleme....
Vakti zamanında "Ah Savaş Mart Ayından sonra seninim ama şu sıralar çok yoğunum " dediğim...sabrıyla beni mutlu eden genç delikanlı...
Oyun projesinde bir fiil yer almak isteyen sonrasında okulu nedeniyle aramıza hiç katılamayan olgun çocuk...
Bana oynamamız için çeşitli senaryolar yazdıran ve çekeceğimiz kısa filmde yönetmen olayım diye yalvaran cesur yürek...
Serhan ve Şeyda'nın bulduğu gitar hocasını bir türlü ona kavuşturamadığım müzik adamı...
Facebook ne alaka dediniz değil mi? Orada onun sayfasına girip "ulen eşşek o kadar oynuyoruz bi gelip bakmadın oyunumuza heee..." yazacaktım... evet aynen bunu yazacaktım...
Kahpe facebook!!! oraya arkadaşları "mekanın cennet olsun kardeşim" gibi şeyler yazmışlar...İnanmadım...inanmadım...inanamadım...hemen aradım onu...telefonu kapalı...ablasını aradım açtı...nasıl sorulurdu ki? SAVAŞ yenildi mi? diye?

Sesimi duyar duymaz "ablacım kim söyledi sana dedi sema...kim söyledi öldüğünü?!?!...." Düğüm düğüm oldum... döküldüm paramparça... konuşamadım...

Gel de ah ulan rızayı anma şimdi... Harbiden öyle oluyormuş...gerçekten koca bir çınar ağacını kökünden dinamitleyip üzerine yıkıyorlarmış...

Facebookta fotoğrafımın altına yazdığı not kaldı şimdi elimde:
"Aslında kendisi Eiffel kulesini hiç sevmez. bigün Eiffel kulesinin restorantında capuccinosunu yudumluyordu. ''hani sevmezdin bu kuleyi'' dedim, ''yine sevmiyorum,Paris te eyfel kulesinin görünmediği tek yer burası'' dedi.Buda böyle bi anımdır.:)"
"

eeee?!?! Hani Savaş? başka anımız olmayacak mı yani şimdi?
Şimdi anlıyorum ki bu proje peşinden koşarken hayat devam ediyormuş... yakınlarım ölüyormuş... ben yaşıyormuşum... Bu proje benim için artık çok daha ama çok daha anlamlı...

Okuyucum bu okudukların edebi bir metin değildir... Bu benim çığlığımdır!!!! Bu isyanımdır!!! Bu haykırışımdır benim!!! Ben bir çocuğumu daha, ben bir kardeşimi daha, ben bir gencimi daha, bir dostumu, bir sırdaşımı, bir dildaşımı daha kaybettim...acım sonsuz... 19 yaşında harika yürekli SAVAŞ ORMANCI' yı kaybettim... Söyleyecek şey bulamıyorum yazacak şeyim çok... O'nu unutmam için en az yüz Savaş daha tanımam gerek... Ayrıca benden bu haberi saklayanları da affetmeyeceğim...

Ve Yarın akşam yani 28 mAYIS 2008 gecesi ben onun için sahnede olacağım...

Ruhu şadolsun...

Boşluk ... Bomboşluk...

23 Mayıs 2008

Boşluk... bomboşluk... içime işlemekte... hergün bir sürü şey olmakta ama hiç biri kayda değer bulunmamakta tarafımdan... o kadar...ölmeler, yaşamalar, kızgınlıklar, sevgiler, hasretler, dediydiler, demedimler, olmuşlar, olmamışlar, olamamışlar, kabullenişler, kabil gelmeyişler, gelemeyişler, yitişler, yok olmalar... tanıdık hepsi...

Boşluk hissiyatı yazmaya itmekte beni... kafamdan geçenler bir yol bulamamakta... kalem kağıtla buluştuğunda soğuk bir havada birbirbirlerine "merhaba" demekte... benden habersiz aralarında kötü şeyler olmakta ya da ben bunu böyle sanmaktayım.... ikisi başbaşa kaldıklarında kısa buz gibi bir önsevişme yaşanmakta ve ben bunu bir türlü hızlandıramamaktayım... kalemin sivri ucu kağıda zarar vermekte, kağıt kendini geri çekmekte ... herşey anlık olmakta... "cesurca bir sevişme sahnesi yazmak istiyorum" cümlemi "sevişmek istiyorum" olarak anlayan zihniyetlere karşı savaşmakta bedenim...

Budur...ve kalem kırılır... boyun bükülür...

Hikaye...

5 Mayıs 2008


Gittim… evet gittim… Koskoca bir şehri arkamda bırakarak gittim… Uzun virajlı yollardan geçtim…Yetişmem gereken yerden çok kaçtıklarım vardı benim için…
Sen bu hikayenin neresindeydin bilmiyorum... Girişinde olmadığın gerçekti.Ve bu gerçek ile hayatımı tepeden tırnağa yalana çevirdin…

Kaçtım… evet kaçtım… Senden kaçtım, kendimden kaçtım…Koskoca bir yüreği arkamda bıraktım…Sonuçlarından çok sebepleri tutmuştu yakamdan…silkinip kaçtım…
Sen bu kaçış hikayesinin neresindeydin bilmiyorum…Gelişme bölümünde olduğun bir hayaldi…Ve bu hayal ile kendimi tepeden tırnağa mahkum ettim; çok bilinmeyenli yok çözümleyeni bu sanrıya…

Yenildim… evet yenildim… Sana yenildim, kendime yenildim…Koskoca bir dünyayı yıkıp geçtim.Sen bu hikayenin neresindeydin bilmiyorum… Sonucunda olmadığın belliydi. Ve her sonuç gibi yıkıntılarımın arasında yalnızlığımı aradım…

Şimdi ufka dalarken gözümden iki damla yaş akıyorsa, şimdi mırıldandığım her şarkıda senden bir iz arıyorsam, şimdi denizin sesi yerine senin sesini duyuyorsa kulaklarım ve adını her anmak istediğimde dilimi ısırıp durduruyorsam kendimi demek ki; bu hikayeyi ben değil sen yazmışsın
Kalem ucun bitmiş, tükenmezin tükenmiş... Mürekkebine yalan katmışsın...


Bozcaada 05.08

Theatron...

28 Nisan 2008


Oyundan önce sordu;
"Nasılsın?Heyecanlı mısın?" diye.
"Bomboş hissediyorum kendimi ve çok korkuyorum" dedim...
"Korkma" dedi... Yapacaklarını bir tek sen biliyorsun, yanlış bile olsa yine bir tek sen bileceksin...Zaten hayat da öyle değil midir? Bazı şeyleri bir tek sen bilirsin" dedi...
Sustum...Derin bir nefes aldım ve çıktım sahneye...Bir tek ben biliyordum ...
Keşke herkes bilseydi de paylaşsaydı acımı ... Ama Theatron "TEK KİŞİLİK" ti...

yarım kalmışlar ( II )

12 Nisan 2008

Anladım o an,
an-lardan değil aslınd-an ibaretmiş yaşam...
anladım an-ılarda kaldım...
hamdım, piştim, yandım...
yandım...yanıldım...
şimdi susma vakti...

Hangisi ayrılık?

9 Nisan 2008

Gözünden kan damlayan adamın fotoğrafı elimde… siyah beyaz bir fotoğraf bu tek renkli kısmı gözündeki a(kan)…göğsünde kalp yerine kelebek taşıyan bu adam poz vermiş öylesine... başını öne eğmiş bir suçlu gibi adam…

Fotoğraf uzun zamandır elimde… Öyle sanıyorum ki öncesinde bir takım konuşmalar geçmiş… Misal kadın sormuş adama "beraber olmasak da yaşayabilir miyiz?" diye… adam cevap vermiş "evet ama ne gerek var?" bükmüş boynunu kadın… Adam sormuş sonra "Kötü mü?" yanıt verme sırası kadındaymış… "hayır ama…. " diye bırakmış ne gerek varmış konuşmaya devamını… Sonra özür dilemiş adam… kadın "boşver demiş… yürek dediğin vasati ufak bir et(*)…. Biliyordum çıkmamalıydım karşına, o yüzden özür dileme benden… özür kırılgan bir mesafe gibi gelir bana; eskisi gibi olmayacak bir paylaşımın mürekkepsiz imzası ya da...(*)"

kalkmış sonra masadan kadın… Ayrılırken arkasına bakarak kırık, dökük, kopuk bir "görüşürüz" ü eklemiş sonrasında…

Gözünden kan damlayan adamın fotoğrafı elimde… siyah beyaz bir fotoğraf bu tek renkli kısmı gözündeki a(kan)…göğsünde kalp yerine kelebek taşıyan bu adam poz vermiş öylesine... başını öne eğmiş bir suçlu gibi adam… İnandığı, sandığı, varsaydığı ya da yaşanmışlık adına ne varsa yaptığı hepsini kendine saklamış... ka(e)derinden kaçamamış, gözleri kanlanmış adamın...belki de diğer kadının aşkı da vasati 40 çöp kadarmış...


(*)merdümgiriz'e teşekkür ederim.

yarım kalmışlar ( I )

8 Nisan 2008

Sen köşe başında birden karşıma çıkan cicili bicili bir hediye paketiydin…
özenle yapılmış, ustaca süslenmiş, zevkle kurdelalanmış…jelatinin öyle parlak öyle güzeldi ki pakete baktıkça kendimi görüyor ve beğeniyordum… o kadar ki açmak için tereddüt ettiğim bir hediye paketiydin işte…
İçinden kırık bir palyaço maskesi çıkacağını nereden bilebilirdim ki… İçinden korkulu düşler çıkacağını nereden bilebilirdim ki…
açmasaydım ölürdüm, açtım öldüm…

DOKUNSAM HİSSEDEBİLİR MİSİN SATIRLARIMDA?

1 Mart 2008

Aslında ben kozmik güçlere inanmam… inanırır görünürüm sadece…

Şimdi bu inanır görünmek ile inanmak arasındaki bağı bir kerede kesecek ve kurtulacağım günden güne içimdeki huzursuzluğu besleyen kordondan….

Ellerim…ellerimiz…milimetrik mesafede avuç içlerimi kanatan o ısıya geleceğim sonra…ne olduğunu ve neden olduğunu asla bilemeyeceğim… Bilmek istemeyeceğim belki de ve tez zamanda bu doğum sancısından kurtulacağım…Nur topu gibi huzur olacak bu kez kollarımda… içimde huzursuzluk veren şey dışarı çıktığında huzura kavuşacak belki de…

Hafta sonlarımı dolduran boşluktan kurtulduğum günden beri belli bir amac güderek ama bu amaca hiç hizmet etmeyerek günlerimi geçiriyorum. Haftanın belirli gecelerini de bu günlere ekledim şimdilerde…Bu gecelerden birinde sırtımda taşıdığım yükü hemen kapı girişine bırakarak ama aynı ağırlıkta evin içinde dolaşmaya başlıyorum… Bir süre sonra da kendimi bir zamanlar keyif aldığımı düşündüğüm için ev eşyalarına dahil olmasını istediğim tek kişilik koltukta oturur buluyorum… Ayaklarımı koltuğun kolçaklarından aşağıya sarkıtmış vaziyette hem de… oldum bittim bir yerlere tünemeyi sevmişimdir zaten…elimdeki sert ama tutması kolay olan uzun ince dikdörtgen alet ile de sanıyorum ki dünyayı kontrol ediyorum. Aslında yaptığım hiç bir şey yok.Sadece üzerinde rakamları olan tuşlara basıyorum ve sahte dünyanın gerçek olduğu idda edilen yüzleri çıkıyor karşıma… anlamsız ve boş baktığımı fark ediyorum sonra… sonra birilerinin öldüğünü, öldürüldüğünü, kaçırıldığını, trenlerin çarpıştığını, istediği şarkıyı söylerken sevgilisinin gözlerine baktı diye vurulan sözde sanatçıları görüyorum… güzel şeyler olmalı bu aptal kutusu denen alette… bunca zamandır karşısına oturmuyordum çünkü… kendini değiştirmiş geliştirmiş olmalı… hani orta yaşlı bir kadın gibi mesela…
Misal eski sevgilisi ile bir gün ansızın karşılaşır. Bakar ki ikisi de yalnız… ikisinin de açlıktan yürekleri kazınır. “Bana yemeğe gel eski günleri analım” der hafifçe kadın. Yılların ağırlığını taşımayı bilmiş olmasının verdiği güçle. Adam hemen kabullenir bu fikri. “Uzun zaman sonra kapımı kendim açmayacağım, başkasının olsa bile biri bana kapıyı açacak ve hoş geldin diyecek” hevesiyle… Hani o kadın saatlerce aynada yıllara karşı yaptığı meydan savaşından ne kadar sağlam çıktığını ispat etmek için uğraşır ya işte bu da o hesap… bu kutu da yıllar sonra bana kendini ispat etmeli diye düşünüyorum. Ama olmuyor…hangi tuşa bassam aynı yüzler…hangi tuşa bassam bir eskiyle bir eski yer değişiyor hiçbir yenilik yok…

Sonra mı? Sonrası belki de bir düş...

Bir tuşa daha basıyorum... alt yazılı bir dizi bu... bir çocuk köpeğiyle bir yamaçtan aşağıya koşuyor... isteksizce baktığım ekranda birden hep hayallerimde olan yamacı gördüğümü ayrımsıyorum. Biraz daha dikkatlice baktığımda yeşilin,sarının her tonunun olduğunu fark ediyorum. Hatta çayır çimen kokusu burnuma kadar geliyor... birden köpeğe bir araba çarpıyor ve o anda irkiliyorum. Yüzüm gözüm allak bullak oluyor . Bu ne şimdi? diyorum kendi kendime...
sonra artık tam karar vermişken bu kutuyu kapatmaya parmağım kırmızı düğmedeyken çocuk hızla köpeğin yanına gidiyor ve ona dokunuyor köpek yaşamaya başlıyor...
Bilim kurgu!!! Vazgeçemediğim şey...parmağım kırmızı düğmenin üzerinde...gözlerim ekranda takılı... sahneler ilerliyor... Çocuğa verilen bir yetenek var ortada...çocuk ölen birine dokunduğu anda ölen kişi tekrar yaşamaya başlıyor...bu harika bir şey diyorum kendi kendime...ama her güzelliğin bir bedeli var... ya da öyle sanılır...işin ilginç yanı bu sanrı her gün teyid edilir yine ka(e)der tarafından... yani bir şey alırken bir şey vermek şart olmuştur...işte bu harika olayın iki bedeli var। İlki dokunduğun kişiye, hayvana, bitkiye tekrar dokunursan o gerçekten ölüyor ... diğeri hayata döndürdüğün kişiyi dokunarak bir dakika içinde tekrar öldürmez isen o kişinin yerine yakında olan başka bir kişi ölüyor...Vay canına diyorum ne zor şey... Nedendir bilinmez bu yetenek ile bir de sınav çıkartıyorlar karşısına..Çocuk karşı komşunun kızına o kadar aşık ki "Aşk Nedir?" diye sorsalar kızın adını verecek...Sonra o çocuk ADAM oluyor...Bağlanmaktan, sevmekten, dokunmaktan korkan, kaçan bir adam oluyor...Belleğindeki tek isim ise karşı komşu kızı...Sınav bu ya kız ölüyor ve adam kızın yanağına dokunarak hayata döndürüyor tekrar...Belki de ölmek gerçekten yaşamaya başlamak için iyi bir neden ikisi için...

Sebep? Sevgisi...
Sonuç? Kız ile bir ömür birlikte yaşamaya and içiyorlar...
Bedel? Sevdiğine asla dokunamayacak olman...

İşte bedeli... Biliyorum aslında her sevginin bir bedeli olduğunu... Biliyordum da dokunmadan bu bedelin ödenebildiğini bilmiyordum işte... Olayı birden öyle bir karmaşık hale getiriyorum ki ben bile şaşırıyorum... Beynim karıncalanmaya başlıyor... Aynı emir kipi tekrar tekrar vuruyor bedenimin her santimine "do-kun-ma" "do-kun-ma" dokunma!! Oturduğum koltuktan kalkıyorum... Elimde iğreti duran kumandayı bırakıyorum ilk aldığım yere usulca...
Sonra gecenin karanlığında dışarısını izlemeye başlıyorum... Aklıma birden gecenin en zifir yerinde Ankara'nın ışıkları geliyor... Otelin camından baktığımda Los Angeles' a benzettiğim geliyor Ankara'yı.... Los Angeles'i görmüşlüğümden, görmek istediğimden değil... Şuursuzluğumdan sadece...
Sonra pencere camına dokunuyor parmaklarım...Parmaklarımla dokunduğum yerde buz kesiyorum...Aksimi görüyorum şehrin en ışıklı yerinde, en göbeğinde, en derininde bir yerde...Aksime dokunuyorum bu sefer korkmadan, üşümeden, düşümden... Düşümden geçen ama gerçekte olmayan yerlerime dokunuyorum... Dokunmak hissetmektir diyorum ama nedense kendimi hissedemiyorum...
"dostluğun bana yetmiyor,
konuşurken düşlüyorum ellerini,
özlüyorum...
sevmek dokunmak demiştin,
biliyorum sürmese de eskiye benzemese de
hala benim tek ezberim:
dokun bana...ne olur dokun banaaa"

Bu şarkı dolanıyor usumun içindeki küçük klübelerde...Her eve giriyor arıyor, aradığını bulamıyor ve sonra çıkıyor,başka yere giriyor...ama hep aynı tını...
Do-kunnnnnn-maaaaaa....
Dokunduğumda ölecek sevdiklerimi görüyor parmaklarım, pencere camının buğusunda ve üşüyor...Ve düşünürken, düşümden düşüyorum....Bu kez kulaklarım kendi sesimi duyuyor; dokunduğum tek şey gözyaşlarım; sesimi duyuyorum hep aynı cümlede, hep aynı tekrarla :
Dokumayı çok ama çok istediğim ama bir türlü dokunamadığım mutluluğumsun sen ...biliyorum ki dokunduğum an yok olacaksın...çünkü seni zaten ben varettim...

Korktum

7 Ekim 2007

Ben
Yüzde ben...
yüzde yüz ben...
yüzde yüz benim...
yüzde yüz benim oldu...
yüzde yüz benim oldu sandım...
yüzde yüz benim oldu sandım ama...
yüzde yüz benim oldu sandım ama yanılmışım...
yüzde yüz benim oldu sandım ama yanılmışım aslında...
yüzde yüz benim oldu sandım ama yanılmışım,aslında hiç olmamış...
yüzde yüz benim oldu sandım ama yanılmışım,aslında hiç olmamış
YAZIK...
Sen...
Aynı sen...
Aynı sen gibi...
Aynı senin gibi...
Aynı senin gibi olacaktı...
Aynı senin gibi olacaktı ben sanacaktım...
Aynı senin gibi olacaktı ben sanacaktım gidecekti...
Gidecekti...
KORKTUM...

Başkalarının hayatları benim oldu...

18 Haziran 2007


Cerrahpaşa kan ünitesindeki hemşire damarlarıma geçirdiği o kalın iğneyi çıkarırken uyarmıştı “pamuğu iyice bastır ki morarmasın” diye. Kolumda bir morluk ile dolaşma fikri bana “ürkütücü” gelmiş olacak ki iğneyi çıkarır çıkarmaz basırmıştım pamuğu üzerine. Şimdi, o günden bir hafta sonra, morarmış olan koluma bakarak gülüyorum halime. Benim bundan sonra kapanacak yaralarım olacak diye. Ama onun, Ayşe’nin kapanacak yaraları bir daha hiç olmayacak. Ailesinin yüreğinde ikinci defa açılan kapanması zor yaralardan başka...
Oysa sevmezdim “forward” edilenleri...
Başka insanların hayatlarına dahil olmak şaşırtmıyor artık beni. Hele ki iletişimin bu denli hızlı ve soyut olduğu bu çağda. Soyutluktur belki onu bu denli hızlandıran bilinmez ama artık öylesine bir gün, öylesine bir zamanda, aklının ucundan bile geçiremeyeceğin bir mekanda, görmeyi düşünmeyeceğin insanların hikayelerine dahil olabiliyor anılarında yer alabiliyorsun.
Benim başka bir hayata dahil oluşum da, İstanbul’da bir öğleden sonra mail kutuma düşen “forward” bir maille başladı. Aslında hiç sevmezdim iletişimimi kirlettiğine inandığım “forward” mailleri. Gönderen arkadaşımın konu başlığına takılıp kalmıştım bu sefer. Belki de vicdanımı rahatlatmak için silmeden açmıştım maili...
“12 yaşındaki bir kıza acil kan” yazıyordu başıkta ve maili açınca bir not düşüyordu önüme. “Hastaneyi arayıp teyit ettim. Bilgiler doğru. Hadi bakalım tanıdıklarınıza gönderin” Yapabileceğim ilk şey kendimi ikna etmekti çünkü aradıkları kan damarlarımda geziniyordu o an. Malin “aradım hastaneyi teyit ettim” kısmı beni harekete geçirmişti birazda. Ben de aramalıydım, inanmalıydım. Zira bu soyut alemde duygusal istismarlar yapıp para kazananlar yok değildi. Uzun uğraşlar sonucunda hastaneden abisine ulaşmıştım. Ben de ikna olmuştum artık ve ertesi gün hastanede olacaktım. Zaman zaman isyan edip, olmak istemediğimi yinelediğim bu dünyadan gitmemesi için Ayşe’ye kanımı bağışlayacaktım.

Alışmışlık, yorgunluk ve bekleyiş...
12 yaşında, acilde yatan ve kan bekleyen bir kız çocuğu. Daha çok küçük diye içimden geçirerek girdim acilin kapısından. Yorgun bir aile karşıladı beni. Bekliyorlardı ama neyi onlar da bilmiyorlardı. Dört aydır İstanbul’daydılar ve Urfa’dan gelmişlerdi. Hastanede çok vakit geçirip(!) artık doktor literatürünü bilen insanlar gibi olmuşlardı. Ayşe’nin durumunu sorduğumda doktor dili ile konuşuyorlardı ama ezbere, ezbere de bekliyorlardı...
Ayşe’nin abisi Yunus ile gittim kan alma ünitesine. Form doldur, kan örneği ver ve muayene ol derken uzunca bir süre bekledik onunla salonda. O zaman aralığında konuşma şansımız oldu. 20’li yaşlardaydı Yunus. Bir ara “Sigara içiyor musun abla?”diye sordu “Hayır” dedim. “Ben başladım, bir haftadır içiyorum” dedi. “Çare değil ki Yunus” dedim. Sadece dedim, çare olmadığını ben de biliyordum. O an söylenebilecek en iyi sözcük sanki oymuş gibi çıktı ağzımdan. Sadece 20’li yaşlardaydı Yunus, kardeşim gibiydi, kıyamadım...
O uzun bekleme anında abilerini de bir kaç yıl önce Akdeniz Anemisi’den kaybettiklerini öğrendim. Ailesi bir acı zaten yaşamıştı, o an daha bir kuvvetli yalvarır oldum Allah’a Ayşe için. Ailesi ikinci defa bir yıkıma uğramasın diye ama nafile... Yunus’a laf arasında “alışmış bir ifade var hepinizde” dedim, öyleydiler gerçekten de. Yüzlerine yerleşen yorgunluğun yanında bir alışmışlık da vardı. 4 aydır oradaydılar ve bekliyorlardı. Bekleye bekleye beklemeye mi alışmışlardı bilemedim. Bilmek de istemedim. Yaşamadan anlayamazdım, onların yaşadıklarını yaşamak istemediğimi itiraf ettim kendime bencilce. Yunus gelen her telefona “şimdi daha iyi” diye yanıt veriyordu, bana da “ne yapalım abla biz ayakta durmazsak kim ilgilenecek” demişti. Hissettiklerini okuyabiliyordum yüzünden biraz, bana bu yüzden yalan söyleyemedi. Alışmışlardı bu duruma, alışmak zorundaydılar. Ama yüreklerinde ikinci defa aileden birisini kaybedebilecek olmanın korkusu vardı... Nitekim o da gitti.... Yunus beni hastaneden uğurlarken şakayla “4 ay sonra görüşürüz abla” diyip gülümsemişti, “İnşallah gerek kalmaz” demiştim gülümseyerek, “inşallah hemen iyileşir de Urfa’ya dönersiniz” demek istemiştim. Gerek kalmadı 4 ay sonrasına, kan vermeme, vermemize. Çünkü Ayşe birkaç gün sonra vefat etmişti. Ölüme alışkın değildim, ölümün soğuk ve karanlık fikrine hele hiç. Haberi Yunus vermişti bana, dilim düğümlenmişti o an. Bir iki kırık kelime döküldü dilimden. Kapadık telefonları ve ben hala iyileşmemiş olan kolumdaki ize baktım.
“Forward” edilen mailleri sevmezdim oysa. Öylesine bir zamanda, öylesne bir mekanda, öyle güzel insanlarla tanışmıştım. Urfa’da bir anım olacaktı benim. Biraz buruk biraz gülümseten bir anım. Ve benim iyileşmesi uzun zaman alacak yaralarım olacaktı, ama Ayşe’nin...



Gamze ARAS
Muhabir
(* bu yazı 12.06.2007 tarihinde Radikal Genç'te yayımlanmıştır.)

fotoğraflar benden metinler her telden

17 Haziran 2007


ölü gibi
soğuk bir
gece
senin
sokağına
sisler çöktü

sokağın
gerinmiş bir kedi
gibi
bu gece
şimdi
avını beklemekte

mavi ay
sokağını
aydınlatırken
yağmur camına
ince elifler
çizdi
cinler karanlığa
gizlendi
gökyüzü camura
bulandı
yıldızlar korkudan
bulutların arasına
pusdu
ruhlar
evlerin damlarından
atladı

ugursuz rüzgarla
birlikte
ruhunu şeytana
satmış
köpekler
geçti
önümden

her yanımda
ateşböcekleri
vardı
küçük ışıklar saçan
ama
ateşböceği olmayan

son şişeyi de
atarken
hayata
saklandığım yerden
çıktım
elimde
hayali bir kılıç,
cebimde
varolmayan
bir tabanca,
sakalımla,
paltomla,
geceye karıştım...


kurumuş kuyunun suyu
incirin sütü çoktan çekilmiş
bir zamanlar dünya sandığım bahçeyi
ayrık otları,dikenler bürümüş...
bardaktaki su, denizdeki kum kadar umarsızdım...
ANNE ben geldim.
Dizlerin duruyor mu başımı koyacak?
ANNE ben geldim...
ben,OĞLUN, HAYIRSIZIN...



benim doğduğum topraklarda
insanlar gülmesini bilmezdi
ben bu yüzden böyle naçar kalmışım
güldür biraz...
...benim doğduğum köylerde şimal rüzgarları eserdi
ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır
öp biraz....


Varoşların aşkları gerçek olur çıkarsız
Bende seni öyle sevdim gözüm gibi yalansız
İş ararken kahvelerde inanan gözlerin Vardı
Aş pişmeyen ocaklarda aç doyuran umut vardı
Yağmur çamur varoşlarda sımsıcak yürekler vardı
Yalınayak çocuklarda tertemiz gelecek vardı

Varoşların sevdaları gerçek olur çıkarsız
Bende seni öyle sevdim gözüm gibi yalansız
Gözlerimde bir ümitti yanıyordu güneş gibi
Yoksulluğun pençesinde arıyordu gözlerini
Yağmur çamur varoşlarda sımsıcak yürekler vardı
O dalgalı saçlarında gül kokan rüzgar vardı

Şimdi sarılıp o geçmişe ağlar.
Ağlar açılmaz yüreğim
Suçumuz neydi bizim


gelmediğin her gün
öldürüleceğimden korkuyorum
siyah gölgeler
önümü kesiyor,
sensiz saatler
arkamdan geliyor
bek yine
gelmedin,
sessiz harfler
kiralık katiller gibi
gerilirken
masanın üzerinde
silahlarım
seni
bekliyorum...


dünya dört ucu açık bohçaymış...
aynı anda hepsi kapanamazmış...
öğrendim...
kader örmüştü ağlarını...



gelme üzerime öyle
karanlık gibi
ben başkasına aidim
olamam senin
bak hala rüyalarımda
hatıraları hala
hafızamda...
gelme üzerime öyle
gölge gibi
biliyorum
bu benim
suçum
hem büyük bir yorgunluk var
üzerimde..
gelme üzerime
öyle saat gibi
peşime kelebekleri taktılar
kuşlar her gün
suikast
planları yapıyor
kokladığım her çiçekte
ağır kan kokusu..
gelme artık
kış geceleri gibi
birazdan zaman
dolacak
bırak
tek
başıma
öleyim...



Komutan

I
zırhlı tümenler geçerken
önünden
yaşanmamış aşkları düşündü
hala dayanmakta olan orduları
düşmeyen kaleleri
yeni doğmuş
bir çocuk gibi
gökyüzünü

emir subayı
yıldızları işaret
ederken
oturduğu yerden kalktı
zırhlı tümenlere
bakarken
kaybedeceğini
şimdiden biliyordu...

II
büyük ordular tüketip
kaleyi alamamış
savaşta ordusunu
ülkesini kaybetmiş
komutan

şimdi
gökyüzü kahverengi
ince yeşil bir asit yağmuru
ağır ceset kokusu
aklında sorular
yüreğinde bitmeyen aşk
dudağında söylenmemiş bir şarkı
elinde yırtık eski bir harita
her an suikastte uğrayacakmış gibi
paranoyak
yurdundan uzakta
eski subaylarının ismini çizmiş

biliyor komutan
bitmediğini savaşın
mağlup ama mağrur
baska bir savaşa
gidiyor...
(İlker Halil Türer)






Hiç bir zaman olması gerektiği gibi değil dedi insanlar,
müziğin sesi, sözcüklerin yazılışı.
her bir zaman olması gerektiği gibi değil, dedi, bütün
bize öğretilenler, peşinde koştuğumuz aşklar,
öldüğümüz bütün ölümler, yaşadığımız
bütün hayatlar, hiç bir zaman olması gerektiği gibi değiller,
yakın bile değiller.
birbiri arasındaki yaşadığımız
bu hayatlar,
tarih olarak yığılmış,
türlerin israfı,
ışığın ve yolun tıkanması,
olması gerektiği gibi değil,
hiç değil,
dedi.

bilmiyor muyum?
diye cevap verdim.

uzaklaştım aynadan.
sabahtı,öğlendi,
akşamdı,

hiçbir şey değişmiyordu
her şey yerli yerindeydi
bir şey patladı,bir şey kırıldı,
bir şey kaldı.

merdivenden inip içine
daldım.

özür...


Daha fazla alkış ve popülerlik katmak için ilkokulda pencerenin dış tarafından pervazda yürüdüğüm ilkokulumun karşı binasında 3. katta oturan teyzeden özür dilerim…ben düşersem diye korkusundan saçını başını yolacak duruma gelirdi...

Anneannemden özür diliyorum büyükannemin Fransızca tuttuğu günlüğü zimmetime geçirdiğim için...bir gün onları deşifre edeceğim…

Bakkal amcaya bir adet leblebi tozu parası verip iki adet, yine bir adet düdüklü şeker parası verip 4 adet alma başarısını gösterdiğim için özür borçluyum. Allah rahmet eylesin…

Betül’den de özür dilerim belki hatırlamaz ama dağıtılan bebeklerden sırf onunkini beğendiğim için onu bana vermişler gibi yapmıştım.

İlkokul Öğretmenimden özür dilerim öğretmenler tuvaletindeki sabununu kullandığım,onu yere düşürünce kızar korkusuyla tuvaletin içine atıp rezervuarı çektiğim için...

Özellikle babamdan özür diliyorum harçlık verdiğini unutup tekrar verirken sesimi çıkarmadığım için.

Kendime verdiğim değer ve özgüven yüzünden sevmeyi beceremediğim sevgililerimden özür diliyorum.

Ve elbette çocukluğumdan özür diliyorum onu içime hapsettiğim için..


ps.bu yazı geliştirebilirdi belki ama yaşamımdan dilemem gereken özür en ağırı olacaktı...buna gerek var mıydı? yoktu...

ayaklar(ımız)...

31 Mayıs 2007




yere karşı başkaldırışımın sınırı
ve hayata direnişim.
kavgamın en çok saldırılan noktası.
kaderime yapışan iz
ve her buluşmanın delili.

istisnasız emre itaatte
ama neden
kararsızlığımda hep geri giden.
hiç çıkmak istemedi bu resimden
hep...

bi rastlantı bu sadece
o onu yerde gördü ve çok beğendi.
fotoğraf aşkına.
sence...



*(a.kuru. anısına..seni an(R)ıyorum...

siz olsaydınız ne yapardınız?

21 Mayıs 2007

Bir çocuk… Sarı sırma saçları gözlerinin önüne düşmüş, tutuyor annesinin elinden. Annesi ivedilikle bir kalem almak istediğini söylüyor. Tezgahtar kız uyuşmuş bir vaziyette yerinden kalkmak için tenezzül ediyor. Çocuk bir kitabı göstererek almak istediğini söylüyor.”Sonra!!” cevabını işitiyor . Çocuk okumak istediğini söylüyor “Sonra!!” diyor anne. Çocuk “ama….”ile başlayacak cümlesini tamamlayamıyor bile annesinin avuç içi çocuğun yüzüyle birleşiyor. Ve o tokat beraberinde diğer tokatları izliyor. Çocuğun üst dudağının kenarından bir kılcal damar içindekini boşaltıveriyor. O tokat sesine herkes irkiliyor . Çocuk kanıyor, çocuk korku bakıyor, çocuk susuyor, çocuk ağlayamıyor bile…oradaydım , irkildim…siz olsaydınız ne yapardınız?
Bir kadın… yaşlı bir kadın…ağlıyor ve “ne olur kurtarın onu!” diye yalvarıyor. Sokak ile caddenin birleştiği kaldırıma boylu boyunca uzanmış adam. Yoldan geçenler adamın ölüp ölmediğini ona dokunarak anlıyorlar. Dokunmak fiili yerde yatan adama ayakla bir kez itekleyerek gerçekleştiriliyor. Aynı ayaklar beyine gönderdikleri emre istisnasız itaat ediyor “ölmüş, kaç! Uzaklaş oradan!!!oradaydım, ağladım… siz olsaydınız ne yapardınız?
Bir kedi…yavru bir kedi…korkunç bir çığlık duyuyor caddenin sakinleri …pahallı marka bir otomobilde, ucuz gençler, pahalı ses sisteminin hakkını veriyorlar…”şeyk it ap şekerimmm” melodisi bile bastıramıyor yavru kedinin çığlığını. Pahalı aracın ucuz insanları tekerlek ile arabanın tamponu arasında yuvarlanan ve bağıran kediyi fark etmiyorlar. Kedi tampon ve tekerlek arasındaki görevini bitirmiş ve ölmek üzere asfalta düşüyor tekrar. Pahalı aracın yarım kalmış görevini başka bir araç devralıyor. Ölü kedi asfaltta…Trafik lambaları kırmızıyı gösteriyor. Bekleyen araçlardan ilk sırayı alan taksi şoförü ileri geri manevra yaparak kediyi ortalıyor… Lamba yeşili gösterdiğinde, sarı araç asfaltı bir kez daha kırmızıya buluyor…Oradaydım, kusmak istedim siz olsaydınız ne yapardınız?

Kurt… bir kurt doğal ortamından alınıp ne için, hangi amaç uğruna belli değil ama kafeste besleniyor… Aynı kafesin içine canlı canlı bir de eşek konuluyor. Bunun amacı da mantığı da belli… Kurt eşeği parçalasın, yesin aç karnı doysun…bu ikili “insanoğlu”na inat dost oluyorlar…Okudum, ürperdim siz olsaydınız ne yapardınız?

Sevdası uğruna açlık ve sefalet içerisinde bırakılan çocukların annelerine “ne olur gel” diye yalvarışlarını görüyorum, ufacık bedenlerin çıplaklığıyla kendi açlıklarını besleyenlere savaş açılıyor sanal alemde takip ediyor, mumlar yakıyorum,bir yudum sıvı uğruna eşeğin kıçına ağzını dayamış Afrikalı çocukların fotoğraflarına bakıyorum, çocuklarının önünde gözleri yarı açık bağlanarak kurşuna dizilen insanları izliyorum her akşam…Utanıyorum siz olsaydınız ne yapardınız?